Menu

29 Ocak 2016 Cuma

Au Revoir


Pekâlâ, evde yalnızım ve seveceğim türden bir film bulup izledim ki bu da son birkaç saattir içimde dönüp duran duygu yoğunluğunu iyice arttırdı, neredeyse kaleme alınacak kadar.

Ancak hikâyeye başlamadan önce iki şey söylemek istiyorum.

Birincisi; izlediğim filmin adı One Day. Durağan bir film olduğunu söylemeliyim ama bence kesinlikle güzel ve aşk dolu bir filmdi. En sevdiğim iki oyuncu oynuyordu; Anne Hathaway ve Jim Sturgess (İngiliz aksanına bayılıyorum sanırım). Belki izlemek isteyen, merak eden olur diye belirtmek istedim.

İkincisi ise birazdan kaleme alınacak olan hikâyemiz hakkında. Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı. Ancak bugün şahit olduğum bir olay beni –mmm nasıl demeli; en iyisi dememeli, büyüyü bozmamalı- başka bir hikâye yazmaya yöneltti.

Öyle ise, buyurunuz efenim;
 

- Au Revoir -

“Bir gün, -derin nefes- evet şimdi bir gün hayal edin. Kendiniz için; bütün bir ömrünüzden, kendiniz sadece kendiniz için ayıracağınız tek bir gün. Koskoca ömürde bencilce geçireceğiniz bir tek gün hayal edecek olsanız, ne seçerdiniz?”

Gözyaşları içinde karşısında kendisine şaşkın gözlerle bakan bu tanıdık yabancılara yöneltti sorusunu Gönül. Küçük, kare kare gri halılarla döşenmiş bir zemin; açık ve metalik grilerden ibaret bir toplantı masası, turuncu mu kahverengi mi ayırt edilemeyen tuhaf ofis koltukları, odanın bir köşesinde beyaz bir tahta ve artık yazmayan kırmızı kaleme eşlik eden mavi kalem, diğer köşede video konferanslarda kullanmak için yerini almış son teknoloji ürünü televizyon..

Evet içinde bulundukları atmosfer böyleyken, rengi ayırt edilemeyen koltuklara yerleşmiş kimi on yedi kimi iki kimi altı yıllık dostlarından oluşan topluluğa sorusunu yöneltmişti. Sonra cevaplarını beklemeden kendi yanıtladı;

-Ben bilmiyorum..

Gözyaşlarıyla savaşırken, içinde kabaran öfkeye hakim olamıyordu. Kime daha çok kızması gerektiği kestiremediğinden, Gönül en çok kendisine karşı öfkeliydi. Kafasının arkasında bir ses, derinden ve sürekli olarak “Öyle yapmasaydım, şöyle olmasaydı, böyle demeseydim” başlıklı cümleler kuruyor kendisine bir huzur vermiyordu. “Keşke bu kadar bağlamasaydım kendimi bu şirkete, keşke bu kadar önemsemeseydim, keşke daha önce kendim isteyerek gitseydim, keşke keşke keşke işte..”

-Yapma böyle Gönül’üm, bak bu son değil biliyorsun.

-Evet, bak hayırlısı böyleymiş. Sana söylüyorum, üzme canını git canın ne yapmak istiyorsa onu yap bundan sonra…

-Aynen, evet Sibel çok haklı.

-Sporda çok iyisin, özellikle yogada. Buket, ben gördüm daha önce Gönül’ü. Cidden çok iyiydi o kadar esnek ki, Gönül’cüm biliyorsun ben sana bunu daha önce de söyledim. Ben yerinde olsam şuan yapmak istediklerime konsantre olurum. Git biraz kilo ver, yogaya başla hatta git yoga sertifakası al eğitmen ol, valla bak.

Anlıyordu, her şeyi anlıyordu ve teselli cümleciklerine hak da veriyordu zaman zaman. Bir kapı kapanırsa diğeri açılırdı, hem bundan sonra yapmak istedikleri için ayırabileceği bolca zamanı da olacaktı, yogayı da seviyordu cidden. Ama ah amalar işte, yetmiyordu bu teselliler.

Yetmiyordu çünkü endişelendiği geleceği değil, şuanıydı. Böyle gidiyor olmaktı, söylemek istediklerini duyuramadan gidiyor olmaktı, her gün kocasından çocuğundan daha fazla gördüğü iş arkadaşlarından ayrılıyor olmaktı, istese de artık bu kapıdan giremeyecek olmaktı. Kalbi ve gururu çok derinden büyük yaralar almışken bu kapıdan başı dik çıkamamaktan korkuyordu.

-Demi, evet öyle yapayım ben. Tabi zaten ben bunları biliyorum, üzüldüğüm başka biliyorsunuz.

Yarından korkmak için bugünün dertlerinden kurtulmalıydı, bugünün acıları çok tazeyken yarının tesellileri onu rahatlatmıyor adeta boğuyordu.

Telefonu çaldı, arayan kocasıydı gelmişti. En zor görev ona düşmüştü, hem ailenin maddi yükünü artık tek başına yüklenecek hem de Gönül’ün manevi dayanağı olacak, onu gülümsetmeye çalışacaktı. Bunu düşününce içi ezildi Gönül’ün, aradan geçen 15 yıla rağmen kocasına duyduğu sevgi azalmamış hala kalbini sıcacık tutacak kadar taze kalmıştı. “Ona yük olmamalıyım, onu çok üzmemeliyim” diye geçirdi içinden.

Kapıdan çıkacağı an yaklaştığında, arkadaşları eşyalarını arabaya yüklemesinde yardım ederken o da kapının eşiğinde durmuş bir geriye bir elindeki son kutuya bakıyordu. Kutuda on beşinci yılını doldurduğu için kendisine verilen plaket, oğlunun anneler günü hediyesinde verdiği kalem kutusu, arkadaşlarıyla çekilmiş yılbaşı fotoğrafları, uzun pembe tüylü bir kalem, telefonunun yedek şarjı ve çekmecesinden çıkardığı yarım bitter çikolata.

-Git ve o tek bir gününü bul arkadaşım ve gel bize o günü anlat. Anlat ki umudumuz, tutunacak bir dalımız olsun senin tek günün; zaman dönüp bugün sana olanların aynısı bizim başımıza geldiğinde..

Dedi Buket ellerini arkadaşının omuzlarına koymuş, yaşlı gözlerini Gönül’ün gözlerine kilitlemiş bir halde.

-Ben daha yolun başındayım, ve sonumuzun aynı olacağını bilerek diyorum ki; yarınki umudum için git ve o tek gününü bul. Bul ve yaşa. Olur mu arkadaşım?

İki arkadaşın gözleri yaşlar içinde kalmıştı, ağlamak istiyorlardı ama ikisi de göyaşlarını başlatan taraf olmamak için büyük çaba harcıyordu. Başlarlarsa asla duramayacaklardı..

Sesi titrek “Kendinize dikkat edin” diye fısıldadı Gönül ve arkasına son bir kez bakıp veda etti on yedi yıl boyunca gelip gittiği, acısını sevincini kahkahalarını duvarlarına kazıdığı şirketine.. İçinden sadece “Au revoir” diyebildi şuana kadar bildiği tek hayata..


Sonsöz

Hayatta geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey geçer, her şey unutulur dostum.. Biz yeter ki gerçekten değer vermemiz gereken şeyleri bulabilelim, gerisi sadece dekor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder