Pekâlâ, evde yalnızım ve seveceğim türden bir film bulup izledim ki bu da son
birkaç saattir içimde dönüp duran duygu yoğunluğunu iyice arttırdı, neredeyse
kaleme alınacak kadar.
Ancak hikâyeye başlamadan önce iki şey söylemek istiyorum.
Birincisi; izlediğim filmin adı One
Day. Durağan bir film olduğunu söylemeliyim ama bence kesinlikle güzel ve
aşk dolu bir filmdi. En sevdiğim iki oyuncu oynuyordu; Anne Hathaway ve Jim
Sturgess (İngiliz aksanına bayılıyorum sanırım). Belki izlemek isteyen, merak
eden olur diye belirtmek istedim.
İkincisi ise birazdan kaleme alınacak olan hikâyemiz hakkında. Aslında
bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha
sıcak olacaktı. Ancak bugün şahit olduğum bir olay beni –mmm nasıl demeli; en
iyisi dememeli, büyüyü bozmamalı- başka bir hikâye yazmaya yöneltti.
Öyle ise, buyurunuz efenim;
- Au Revoir -
“Bir gün, -derin nefes- evet şimdi bir gün hayal edin. Kendiniz için; bütün
bir ömrünüzden, kendiniz sadece kendiniz için ayıracağınız tek bir gün. Koskoca
ömürde bencilce geçireceğiniz bir tek gün hayal edecek olsanız, ne seçerdiniz?”
Gözyaşları içinde karşısında
kendisine şaşkın gözlerle bakan bu tanıdık yabancılara yöneltti sorusunu Gönül.
Küçük, kare kare gri halılarla döşenmiş bir zemin; açık ve metalik grilerden
ibaret bir toplantı masası, turuncu mu kahverengi mi ayırt edilemeyen tuhaf
ofis koltukları, odanın bir köşesinde beyaz bir tahta ve artık yazmayan kırmızı
kaleme eşlik eden mavi kalem, diğer köşede video konferanslarda kullanmak için
yerini almış son teknoloji ürünü televizyon..
Evet içinde bulundukları
atmosfer böyleyken, rengi ayırt edilemeyen koltuklara yerleşmiş kimi on yedi
kimi iki kimi altı yıllık dostlarından oluşan topluluğa sorusunu yöneltmişti.
Sonra cevaplarını beklemeden kendi yanıtladı;
-Ben bilmiyorum..
Gözyaşlarıyla savaşırken,
içinde kabaran öfkeye hakim olamıyordu. Kime daha çok kızması gerektiği
kestiremediğinden, Gönül en çok kendisine karşı öfkeliydi. Kafasının arkasında
bir ses, derinden ve sürekli olarak “Öyle
yapmasaydım, şöyle olmasaydı, böyle demeseydim” başlıklı cümleler kuruyor
kendisine bir huzur vermiyordu. “Keşke bu
kadar bağlamasaydım kendimi bu şirkete, keşke bu kadar önemsemeseydim, keşke
daha önce kendim isteyerek gitseydim, keşke keşke keşke işte..”
-Yapma böyle Gönül’üm,
bak bu son değil biliyorsun.
-Evet, bak hayırlısı
böyleymiş. Sana söylüyorum, üzme canını git canın ne yapmak istiyorsa onu yap
bundan sonra…
-Aynen, evet Sibel çok
haklı.
-Sporda çok iyisin,
özellikle yogada. Buket, ben gördüm daha önce Gönül’ü. Cidden çok iyiydi o
kadar esnek ki, Gönül’cüm biliyorsun ben sana bunu daha önce de söyledim. Ben
yerinde olsam şuan yapmak istediklerime konsantre olurum. Git biraz kilo ver,
yogaya başla hatta git yoga sertifakası al eğitmen ol, valla bak.
Anlıyordu, her şeyi anlıyordu
ve teselli cümleciklerine hak da veriyordu zaman zaman. Bir kapı kapanırsa
diğeri açılırdı, hem bundan sonra yapmak istedikleri için ayırabileceği bolca
zamanı da olacaktı, yogayı da seviyordu cidden. Ama ah amalar işte, yetmiyordu
bu teselliler.
Yetmiyordu çünkü endişelendiği geleceği değil, şuanıydı. Böyle gidiyor olmaktı, söylemek istediklerini duyuramadan gidiyor olmaktı, her gün kocasından çocuğundan daha fazla gördüğü iş arkadaşlarından ayrılıyor olmaktı, istese de artık bu kapıdan giremeyecek olmaktı. Kalbi ve gururu çok derinden büyük yaralar almışken bu kapıdan başı dik çıkamamaktan korkuyordu.
-Demi, evet öyle yapayım
ben. Tabi zaten ben bunları biliyorum, üzüldüğüm başka biliyorsunuz.
Yarından korkmak için
bugünün dertlerinden kurtulmalıydı, bugünün acıları çok tazeyken yarının
tesellileri onu rahatlatmıyor adeta boğuyordu.
Telefonu çaldı, arayan
kocasıydı gelmişti. En zor görev ona düşmüştü, hem ailenin maddi yükünü artık
tek başına yüklenecek hem de Gönül’ün manevi dayanağı olacak, onu gülümsetmeye
çalışacaktı. Bunu düşününce içi ezildi Gönül’ün, aradan geçen 15 yıla rağmen
kocasına duyduğu sevgi azalmamış hala kalbini sıcacık tutacak kadar taze
kalmıştı. “Ona yük olmamalıyım, onu çok üzmemeliyim” diye geçirdi içinden.
Kapıdan çıkacağı an yaklaştığında, arkadaşları eşyalarını arabaya yüklemesinde yardım ederken o da kapının eşiğinde durmuş bir geriye bir elindeki son kutuya bakıyordu. Kutuda on beşinci yılını doldurduğu için kendisine verilen plaket, oğlunun anneler günü hediyesinde verdiği kalem kutusu, arkadaşlarıyla çekilmiş yılbaşı fotoğrafları, uzun pembe tüylü bir kalem, telefonunun yedek şarjı ve çekmecesinden çıkardığı yarım bitter çikolata.
-Git ve o tek bir gününü
bul arkadaşım ve gel bize o günü anlat. Anlat ki umudumuz, tutunacak bir
dalımız olsun senin tek günün; zaman dönüp bugün sana olanların aynısı bizim
başımıza geldiğinde..
Dedi Buket ellerini
arkadaşının omuzlarına koymuş, yaşlı gözlerini Gönül’ün gözlerine kilitlemiş
bir halde.
-Ben daha yolun
başındayım, ve sonumuzun aynı olacağını bilerek diyorum ki; yarınki umudum için
git ve o tek gününü bul. Bul ve yaşa. Olur mu arkadaşım?
İki arkadaşın gözleri
yaşlar içinde kalmıştı, ağlamak istiyorlardı ama ikisi de göyaşlarını başlatan
taraf olmamak için büyük çaba harcıyordu. Başlarlarsa asla duramayacaklardı..
Sesi titrek “Kendinize dikkat edin” diye fısıldadı
Gönül ve arkasına son bir kez bakıp veda etti on yedi yıl boyunca gelip
gittiği, acısını sevincini kahkahalarını duvarlarına kazıdığı şirketine.. İçinden
sadece “Au revoir” diyebildi şuana
kadar bildiği tek hayata..
Sonsöz
Hayatta geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Her
şey geçer, her şey unutulur dostum.. Biz yeter ki gerçekten değer vermemiz
gereken şeyleri bulabilelim, gerisi sadece dekor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder