Menu

25 Şubat 2016 Perşembe

Yeniden


“Şimdi ben sana nasıl anlatayım ki aşkımı; içimi eriten, kalbimi sıcacık saran bu duyguları nasıl dile getireyim ve gözlerinin içine bakarak bunları sana nasıl söyleyeyim? Düşünüyorum bu ateş kalbime nasıl düştü, ben farketmeden ruhumu nasıl sardı? Sorularım var cevaplarını bulamadığım, sorularım var cevapları çok da önemli olmayan. Tek bir gerçek var içimde, o da sana olan sevgim ve sana ait olan ruhum. Başka bir kelam, başka bir söz yok geriye kalan..”

Zihnindeki bu düşünceler eşliğinde yürüyordu, yağmur damlaları üzerine düşüyor, ıslanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar; damlalara karışıyor ve çoğalıyordu onlarla birlikte. Sevdiği adam yoktu artık, gitmişti. Şimdi yerinde sonsuz bir boşluk, geçmesi mümkün olmayan bir acı ve sabahsız geceler vardı. Aşkta geriye bunlardan başka ne kalıyordu ki?

Ayakları çıplaktı, üzerindeki hırka yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve artık damlalar elbisesini de ıslatıyordu. Acıyordu, ağlıyordu, büyüyordu istemeden. Olgunluk kelimesi zihnine geldi birdenbire.. “Anlamsız ve ne kadar boş; büyümek, büyük olmak, olgun olmak bu acılarla hayata devam etmekse ne anlamı vardı ki olgunluğun veya ne önemi? Gözleri olmayacaktı, güldüğünde sol yanağında beliren hafif gamzesi olmayacaktı, kızdığında çatılan kaşları olmayacaktı, uyandığında onu öpen dudakları olmayacaktı. Böylesi bir olgunluk neden istenir ki?”

Yağmur şiddetleniyordu, gök gürültüsü ve şimşek dans ederek ona eşlik ediyordu. Mutluluk dansı değildi bu, sadece acısına eşlik ediyorlardı. Ufukta bir yerlere yıldırım düştü, gözünü kırpmadı bile. Yıldırımın şuan tam onun üzerine düşmesi bile korkutamazdı onu. Zaten asıl ve en vurucu yıldırım onun kalbine düşmüştü çoktan. Yakıp geçmişti, geriye bir yığın kalmıştı. Hıçkırıkları artıyordu, sesi yükseliyordu ve bağırmak ihtiyacı içinde yalpalıyordu artık. Yığılıverdi birden bire olduğu yere, sarsılarak ağlıyordu artık.“Neden, neden böyle oldu?”
 
Doğa ve tabiat ona eşlik ediyordu bu yolculuğunda; gök gürültüsü çığlıkları, yağan yağmur gözyaşları ve düşen yıldırımlar acılarıydı. Kaç dakika veya kaç saat geçmişti, gün bitiyor muydu yoksa başlıyor muydu.. Bilmiyordu ama hıçkırıkları azalmaya, gözpınarları artık kurumaya başlamıştı. Ayağa kalktı, gökgürültüsü ve şimşeklerin uzaklaştığını, yağmurun dinmeye başladığını şaşırarak farketti.

Yorgun adımlarla ilerlemeye başladı, adım atmak istemese de beyni değil vücudu hakimdi artık hareketlerine. Yürüyüşü bir refleksten ibaretti ama yine de ilerliyordu. Yağmur azalsa da dinmiyordu, ıslanıyor muydu acaba? “Hislerimi kaybettim dedikleri bu olsa gerek. İlerde parlayan ışık bile içimi acıtıyor. Gözlerimi yakıyor. Bu yolu bitirmek, sonuna varmak imkansız benim için.”
 
Seyrek seyrek düşüyordu artık damlalar, hareketlerine biraz daha canlılık gelmişti. Gözlerindeki bulanıklık azalmaya başlamış, çevresini görmeye başlamıştı. İlk bahar aylarından fırlamış gibiydi tüm manzara. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçlar, yağmur sonrası taze toprak kokusu, kış uykusundan uyanıp hayata dönen böceklerin sesleri. Etrafı yeşillikler ve hatta moruyla, sarısıyla göz kırpan çiçeklerle doluydu. “Yürüdüğüm bunca zaman boyunca, tüm yol böyle miydi? Ben hep bu yoldamıydım yoksa artık başka bir yerde miyim? Bahar kokularını yeniden alabiliyorum, kuşların ürkek seslerini yeniden duyabiliyorum. Başka bir zaman dilimi mi bu, yoksa bana bahşedilen yeni bir yaşam mı? Kalbim sızlıyor hala, acılarım duruyor kalbimde kendilerine edindikleri yerlerinde. Yine de, gözlerini hatırlamak acı değil, gözyaşı değil tebessüm veriyor artık bana. Yolun sonu hala uzaklarda, ama sanki o sondaki ışık artık umut dolu, daha bir sıcak.. Beni kendisine tüm samimiyetiyle çekiyor şimdi..Geliyorum, yürüyorum, koşuyorum..”

19 Şubat 2016 Cuma

Bana şans dileyin


Heyecan, heyecan, heyecan…

İçim kıpır kıpır, pır pır, uçuş uçuş.. Evet ne kadar ikileme var ise "tatlı heyecanı" anlatan şuan hepsi bünyemde mevcut.. Çünkü birkaç gün önceki üzüntümün (en azından sebeplerden bir tanesinin) çözümü geldi de çattı..

Tamam sır gibi konuşmayı bırakıyorum, bu kadar gizem şuan ki heyecan seviyem için çok fazla. Çok uzun zamandır kendime yeni bir laptop almak istiyordum, düzeltiyorum bu sefer özellikle Macbook Air almak istiyordum. Şımarık bir istek gibi görünebilir, ama cidden uzun dönem sıkıntısız kullanabileceğim bir bilgisayara ihtiyacım var ve isteklerimi tek karşılayan Macbook gibi duruyor. 

Neyse çok uzatmayayım, önce yurtdışından almaya karar verdim. Mesleğim gereği ben ve iş arkadaşlarım yurtdışına çok çıkıyoruz ve bu yüzden böyle bir imkanım var diye düşündüm. Ne tesadüftür ki benim bu seneki seyahat planımındaki ülkelerin; Macbook alabileceğim ülkeler ile uyuşmadığını gördüm (kaldı ki gidebileceğim bile meçhul, Rusların şuan ülkelerinde fazladan bir Türk görmek isteyeceklerini hiç sanmam). Söylemiştim değil mi, ne zaman bir şey almak istesem mutlaka olmuyor ve önüme gereksiz engeller çıkıyor diye. Durun daha yeni başladım J

Sonra bir arkadaşım Almanya’ya yakın zamanda gideceğini ve benim için alabileceğini hatta çok uygun fiyata geldiği gibi kredi kartı sayesinde taksit imkanının da olacağını söyledi. Nasıl sevindim anlatamam, resmen gün saymaya başladım.
 
Hangi modeli, kaç gb (gigabyte) ram (hafıza) ile almak istediğime; kaç gb alırsam daha uzun dayanabileceğine; klavyesi İngilizce olacağından Türkçe yapmak için neler gerektiğine; hangi programları indirmem gerektiğine, pil ömrü için en uygun kullanım şeklinin ne olması gerektiğine kadar ve hatta çok daha fazlasına kadar araştırdım ve beklemeye başladım.

Benle ilgili ufak bir not, herhangi bir şey kafama takıldıysa o konuyu sonsuza kadar araştırabilirim, tahmin edemeyeceğiniz en ufacık detaylara kadar kurcalar tatmin olana kadar asla durmam. Hem kötü hem iyi bir özellik, bazen kontrol etmesi zor oluyor J

Neyse efenim, gün geldi çattı arkadaşım Almanya’ya gitti (bir aydan fazla bekledim sanırım o arada). Olanları sıralamak gerekirse;

·         Mağaza’ya gittiğinde sadece Almanca klavyenin mağazalardan satıldığı ve İngilizce klavye için internetten sipariş vermesi gerektiği bilgisini edindik. Dahası sipariş sonrası 10 gün beklemek gerekiyordu teslim süresi olarak.

·         Arkadaşım ertesi gün döneceği için bu seyahatte alamadı elbette.

·         Şansıma ikinci bir seyahati daha vardı ve bu sefer ki 3 hafta sürecekti. Yani bu sefer alabilecekti (yani ben öyle umuyordum). 

·         İnternetten sipariş vermek istediğinde 3-4 gün sonrasında alabileceğini gören arkadaşım otelde bir şey olmaması (çalınma, kaybolma, vs.) için son haftayı beklemiş ve son hafta web sitesine girdiğinde de bu sefer teslim süresi 10 gün olarak belirlenmiş. Yani yine alamayacağımız ortaya çıkmış. 

Özetle, tüm bu yaklaşık üç aylık sürecin sonunda ben boşu boşuna beklemiş ve “aldım”, “alacağım”, “şimdi geliyor”, “bu sefer oluyor” derken bir sürü hayal kırıklığı yaşamış oldum.

Kabul ediyorum bir anlamda tüm bu engelleri kendi önüme kendim koymuş gibi oluyorum, yani bu yazıyı okuyan dışarıdan bir göz olsam “ne kastın be arkadaşım git gir bir mağazaya al” derdim. (Kendimi eleştirme konusunda oldukça acımasız olduğumu da söylemiş miydim?) 

Ama işte ben böyle biriyim, tanımını bile yapamıyorum, bu duruma bir isim veya tasvir bile bulamıyorum. Böyle karmaşık bir zihnim sanırım.

Tabi şimdi çok mutluyum, en son Çarşamba günü diğer başka sebepler ile birleşen yurtdışından alamayacak olduğum gerçeği beni çok üzmesine rağmen bugün Türkiye’de bir zincir mağazada (adını vermeyeceğim, reklam olmasını istemiyorum çünkü normalde sevmem kendilerini) kampanya olduğunu gördüm.  

Yurt dışından alabileceğim fiyata göre daha yüksek ancak Apple store’dan alacağıma göre daha düşük. Hatta tam olarak ikisinin orta noktasında ve ben gözümü kararttım. Karar vermiş olmak ve iki saat sonra gidip alacak olmak beni çok rahatlattı. Hemen sizle paylaşmak istedim.

Ne dersiniz, sizce bu sefer alabilir miyim? Malum ben de bu bedevilik varken stoklar tükenebilir, mağaza yanabilir, komple iflas edip kapatmaya karar verebilirler yani bence her şey olabilir J


Dipnot: Bahtsız bedevilikte sınır tanımadığımı başka bir yazıda hatta bir hikaye ile örnekleyerek anlatabilirim, o zaman sanırım neler hissettiğim çok daha net anlaşılabilir J


Dipdipnot: Çok uzun bir yazı olduğunun ve fazla subjektif olduğunun farkındayım. Ama heyecanlanınca çenem düşüyor, mazur görmeniz dileği ile efenim..

 

                                                                                                                                Maceramız devam edecek..

18 Şubat 2016 Perşembe

Durgun

Merhaba, 

Bugün içimden bir şiir paylaşmak geldi, hem de bana ait bir şiir J

Biraz karamsar görünebilir, özellikle de iki gün önceki “ağlamak istiyorum” temalı yazımdan sonra, ancak meraklanmayın ruh halim çok daha iyi şu anda ve bu şiir de oldukça eski bir tarihten “11 Mayıs 2014”. Aralarında bir ilişki yok anlayacağınız.
 
Umarım içinizi karartmam J 
 

-- DURGUN --

Durgun,
Durgun yüreğim.
Yaralı kalbim,
Sessiz çığlıklarım
ve ben durgun..
Bir hazin hava,
Dudaklarımda
Eksik bir gülümseme..
Sensiz bensiz umutsuz bir hayat
Ve ben durgun..
Ne sen ne ben
Bulutların bile çığlıklarını duymazken,
Kalbimizin acısı
Sadece içimize batarken,
Hayat ve ben durgun..
 
 
 
 
 
 
 
 

16 Şubat 2016 Salı

İç Dökme


Yine yazamıyorum bir süredir..

Ve yine başka şeyler yazacaktım ama birkaç saat içinde olanlar modumu da yazacaklarımı da hissettiklerimi de değiştirdi.

An itibarı ile baya baya ağlamak istiyorum, hani nasıl desem annemin deyimiyle “hırsımı alana kadar” ağlayasım var. 

Ne zaman bir şeyler denemek istesem önüme gereksiz bir sürü engel çıkıyor, ne zaman bir şeyi çok fazla istesem mutlaka olmuyor, şu güne kadar istisnasız cidden hiç abartmadan söylüyorum; hem de hiç istisnasız böyle oldu.

Hayır insan nefsi, istemeyi de bırakamıyorsun hayal kurmayı da denemeyi de. Ama o kadar yıprandım ki, gerçekten enerjimin giderek azaldığını hissediyorum.  

Daha önce bir röportaj okumuştum, Christopher Nolan hakkında. Yani öyle olduğunu sanıyorum çok çok önce idi okuduğumda, tekrar referans olması için arattım ancak bulamadım. Yanlış bilgi vermek istemem. Yine de aklımda kaldığı kadarı ve zihnimde yarattığı etki çerçevesinde biraz bahsedeyim. 

Ciddi anlamda çok etkilenmiştim, şöyleydi. Christopher Nolan “Batman” serisini çekmeye çok önceden karar verdiğinden, çocukluğunda bu fikri kafasına koyduğundan bahsediyordu. Batman’i çok farklı bir kahraman olarak anlatmak istediğini yapımcılara gidip söylediğinde tüm kapıların kendisine kapandığından bahsediyordu.

“Düştüm ama her seferinde tekrar kalktım ve üzerimdeki tozu silkip bir sonraki kapıyı çaldım” diyordu ya da buna benzer bir şeyler. Dedim ya orijinal kaynağı bulamadım, zihnimde böyle kalmış.

Zamanında bu lafından çok etkilenmiştim, hayalinin peşinden hiç vazgeçmeden bıkmadan usanmadan koşan biri olması bana ilham olmuştu gerçekten. Benimle uyuşan yanları vardı çünkü, okuyucu olarak şunu biliyorum ki okuduklarımda kendimden bir parça bulduğumda daha çok bağlanıyor daha çok seviyorum. Bu da öyleysiydi..

Tüm engellere rağmen, tüm “Hayır”lara rağmen devam etmek, mücadele etmek.. Yine de bugün değil, bugün bu bile kurtarmıyor beni oturup ağlamak istiyorum. Bu kadar çok mücadele etmek zorunda kalmaktan, bir şeylerin ters gitmesinden sıkıldığımdan, yine de duramayacağımı tekrar ayağa kalkıp üzerimdeki tozu silkeleyip bir kez daha deneyecek olduğumu bildiğimden hepsinden ama hepsinden ötürü ağlamak istiyorum; hırsımı alana kadar..

9 Şubat 2016 Salı

Yaşasın ki Yaşasın


Valla reklam değil..

Tamam enteresan bir giriş oldu kabul ediyorum. Ancak şuan o kadar ve o kadar çok mutluyum ki, anlatamam J

Tabi yine de en iyisi en baştan başlamak. İki gün önce Babil.com’dan aşağıdaki listeyi sipariş vermiştim.

·         Alemdağ’da Var Bir Yılan – Sait Faik Abasıyanık  (Kitaptan yapılan birkaç alıntıyı okuyunca ben bunu okumadan duramam diyip listeme almıştım.)
 
·         Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku – İlhami Güngör (Çoktandır okusam diye düşünüyordum, Kağıt Salıncak’ın blogunda yorumlarını da görünce dayanamadım hemen alıvermek istedim.)

·         Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk (Neden bilmem adet oldu bende Orhan pamuk’un her çıkan yeni kitabını almak. Biraz da ismini aldandım, kendimde kırmızı saçlı olduğumdan sanırım J ) 

·         Çöküş – Steve Taylor (Bu kitap iş yerinden bir arkadaşım için) 

·         Veeeeee Kitap Koruma Kılıfı (en heyecanla beklediklerimden biri de buydu, kitaplarımın çantamda zarar görmesi beni çok üzüyordu, artık koruma altındalar ! J )

 


Hepsi böyle, dünden beri heyecanla kitapların ve kılıfımın bana ulaşmasını bekliyordum ki az önce geldiler. Bu kadar mutlu olma sebeplerime gelecek olursak.

En başta tabi ki bana ulaşmış olmaları var. Sanki fırından yeni çıkmış bir ekmek misali insanın içini ısıtan kitap kokuları etrafımı sardı, nasıl sevinmem ki böyle bir şeye. Değil mi ama? J

Diğer sebebim ise giriş cümlemi açıklama niteliğinde.. Son birkaç seferdir siparişlerimi babil.com üzerinden veriyorum ve her seferinde paketin içerisine saklanmış ufak sürprizler buluyorum.. Büyük hediyeler olmasa da insanı mutlu ediyorlar ki bu sefer bence gayet de büyük hediyeler yollamışlar. Şimdi paketimden çıkanları da aşağıda yazıyor.

·         Yukarıda özetlediğim liste 

·         Ek olarak tam 12 adet kitap ayracı + 1 de Kırmızı Saçlı Kadın’ın kendi ayracı  

·         (YKY yayınları ile ilgili sevdiğim bir özellik) 

·         Ek olarak Arka Kapak dergisinin 2. Sayısı 

·         Daha da ek olarak 5 adet küçük Babil.Com Baykuşlu defterleri 
 
 

“Daha nolsun?”dedirtiyor cidden insana. Ayrıca o kadar özenle paketlemişler ki, kitaplara değer veriyor oldukları kesin. Cidden bundan sonraki tüm alışverişlerimi bu siteden yapacağım gibi görünüyor. 

Bu nedenle en başta “Valla reklam değil” diye başladım söze, çok övmüş gibi oldum farkındayım. Ancak işte ufacık dokunuşlar öyle etkili ki müşteri deneyiminde; hele de o müşteri grubu bizim gibi kitaplarına evlatları gibi bakan, incinmesinden, zarar görmesinden ölesiye korkan kişiler olursa ufacık detay büyük önem arz ediyor.  

Sanki benimle aynı hassasiyeti paylaşıyorlar gibi hissediyorum bu site için, bu nedenle de gönül rahatlığıyla bugün burada onlar hakkında hislerimi yazabiliyorum..

 

 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Nefes (hikaye)


Selamlar,
 

Bugün bir hikaye paylaşmak istedim. Hani daha önce bahsetmiştim “Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı” diye. İşte bu hikaye o hikaye. 

Ancak yazarken fark ettim ki biraz uzayacak, bu nedenle iki veya üç parça olarak yayınlayacağım. İşte ilk parçası J 

Nefes ( 1 )

Baharın ilk güneşi, Taksim’in arnavut kaldırımları yağan yağmur sonrası kurumaya yüz tutmuş yer yer ıslak.. Öğlen vaktinin telaşı almış tüm insanları; öbek öbek öğrenci grupları, turist kafileleri hepsi bir akın halinde İstiklal’e vermişler kendilerini. 

Tatlı bir özgürlük duygusu ile dolmuş yüreğiyle metro çıkışında öylece durmuş etrafındaki telaşı izliyordu Müge. Uzun kıvırcık saçları, kahverengi bukleler halinde beline kadar iniyor, üzerindeki siyah deri ceketini bir aksesuar misali tamamlıyordu.

     -Oh be, havaya bak… Ben de böyle miyim ya? Normal zamanda ben de mi böyle güneşin güzelliği fark etmeden koşturuyorum oradan oraya? 

Kendi kendine konuşuyordu, muhtemelen etrafından geçenler ona deli gözüyle bakıyordu. “Olsun be” diye kendi kendine kikirdedi Müge.  

İş günü olmasına rağmen kot pantolon ve salaş bir tişört giyebilmenin gözle görülebilir, elle tutulabilir hafifletici bir etkisi olacağını hiç tahmin edememişti daha önce. Şimdiyse bunun mutluluğunu yaşıyordu. Kendini iplerinden kurtulmuş Pinokyo gibi hissediyordu.  

İstiklale doğru ağır adımlarla harekete geçti, istiklal’in sol girişindeki Burger King’e şöyle bir göz attı. Bekleyenleri inceledi dalgın dalgın. Kimisi saatine bakıyor, kimisi beklediği kişiyi arıyor nerede olduğunu soruyor, grup halinde olanlar aralarında şakalaşıp kaynaşıyorlardı. Kiminin yüzü sert, kimisi umutlu, kimi mutlu, kimi bıkkındı. Hayat herkes için olanca hızıyla akıp gidiyordu işte.

      -En azından bugün değil, diye mırıldandı Müge.
 
Ne yapması gerektiğini, nereye gitmesi gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini söyleyen olmayacaktı bugün. Bugün tüm iplerinden kurtulmuş, rahatlamıştı. Bu kadar çok rahatlayabilmeyi ummuyordu Müge, çünkü kendisini bağlayan iplerin ne denli sıkı olduğunun farkında değildi, neydi bu? Ne deniyordu buna? Heh “Stockholm sendromu” diyorlardı buna.

Dün girdiği toplantıda boğulacak gibi olduğunu hissetmişti ve bir gün daha işe gelecek hali kalmadığını anladığında hemen plan yapmıştı. Yıllık izninden bir gün feda edecekti, tatil hakları böyle zamanlar için değil miydi zaten?  

Çinlilerle olan toplantısını bir bahaneyle erteletti, müdürüne kimliğiyle ilgili bir sorunu halletmek için nufüs müdürlüğüne gideceği yalanını attı –kafa dinlemek istiyorum deseydi, asla izin vermez yazı bekle derdi- ve hemen ekledi “Olur da işim erken biterse gelirim mutlaka, ama gelemezsem de yıllık iznimden düşersiniz”. Bunu duyan müdürünün gözleri, para görünce gözleri dolar işareti olan çizgi film karakterleri gibi parlayıverdi.

      -Ah tamam Müge’cim, sen işini hallet önemli olan o. Dönünce de sistemden yıllık izin girişini yaparsın.

İçinden “Çakal” diye geçirse de Müge, müdürüne sadece tatlı tatlı gülümsemekle yetindi. İzni ayarlamıştı gerisinin bir önemi yoktu. Sadece kendisi için bir gün çalmıştı hayattan.  

      -İki ıslak hamburger bir de ayran lütfen.

      -Olur abla, sen geç şöyle otur.

Karnını doyurmak için Taksim’in meşhur ıslak hamburgercilerini seçmişti. Kahvaltı etmemişti ama bugün her şeyi tersten yapabilirdi, bugün onundu. Telefonuna baktı, erkek arkadaş adayı aramıştı. Selçuk, ismini de tam sevememişti ama aslında iyi çocuktu. Eli yüzü düzgün, işi sağlam tam anne babaların sevdikleri cinsten iyi kısmetti. “Amaan..”

Geri aramadı, telefonu tekrar attı çantaya. Islak hamburgerleri mideye gömdükten sonra ödemeyi yapıp çıktı, aheste aheste İstiklal’de yürümeye başladı. Arkadaşı Fransız konsolosluğunun içindeki kafeden ve konsolosluğun bahçesinden bahsetmişti. Oraya gitmek istedi; baktı tadilat var, kapısı duvar “Kısmet değilmiş” deyip yolunu Tünel’e doğru çevirdi.

      -Çocuklara destek olmak istemez misiniz? 

Unicef’te çalışan maviler içindeki bir genç çocuk yolunu kesmişti; hiçbir zaman yeteri kadar vakti olmazdı bu gençleri dinlemeye Müge’nin. Bu sefer bir şans vermeye karar verdi, bu maviler yeşiller sarılar içindeki gençlerin enerjisine imreniyordu. Hepsi de inandıkları şeyler uğruna sokaklarda yağmur, kar, soğuk, sıcak, rüzgar,çamur demeden çabalayan güzel çocuklardı; dinlemeliydi.

      -Haydi anlat bakalım.

      -Unicef’i duymuşsunuzdur, tüm dünya ülkelerinde çocukları ve yaşam haklarını korumak için çalışmalar yürüten bir kurum. Türkiye ofisi olarak yaptığımız kampanyalardan bahsetmek istiyorum ben de.  

Öyle büyük bir heyecanla anlatıyordu ki, gözleri yaşardı Müge’nin. “Çocuklar bedeli elli kuruş bile olmayan kızamık aşısı olamadıkları için ölmesinler” derken gözleri parlıyordu bu çocuğun. Daha kendisi de bir çocuktu oysa, yüreği kadar tertemizdi gözleri de..

      -Biz sizden bizim ailemize katılmanızı düzenli destekçimiz olmanızı istiyoruz? Deyince genç çocuk, sazı bu sefer Müge aldı eline. 

      -Senin adın ne canım?

      -Barış, ya senin abla?

      -Müge benim de.. Sen çok mu seviyorsun çocukları?

      -Çocuk dediğin de insandır be abla, nasıl sevmem?

      -Oooo, Yaşar Kemal de okuyoruz.

      -Biliyor musun cidden? Okudun mu sende?

“Bilmeyen var mıdır ablacım” diye sordu sonra kendi sorusunun manasızlığını anlayıp yine kendi cevapladı “Vardır elbet ama ben bilirim. Getir hadi ne gerekiyorsa yapalım size destekçi olmak için..”

Barış’ın içinde yeşil mavi ela kahverengi saklı gözlerinde ışıklar çaktı, sadece destekçi kazandığından değil kendisini içtenlikle dinleyip anlayan biriyle tanıştığından. 

      -Barış, mavi Unicef, yeşil de Greenpeace. Eee bu sarılar ne onları bilemedim?

      -Onlar Af Örgütü için çalışanlar abla.

      -Tanıyor musunuz siz birbirinizi?

      -Çoğunu tanıyoruz abla, zaten üç örgütte birbirinden besleniyor gibi. Af örgütündeki sokak çalışmalarını kuranlar, eskiden Unicef’te çalışanlarmış. Laf aramızda akşamları da buluşur kendi aramızda bir şeyler yaparız. Bak şu kız varya –başıyla sarı kıyafeti içinde kızıl saçlı bir kızı işaret etti- adı Asya, ah abla bir güzel bir bilsen.

Müge gülümsedi “Sen biliyorsun ya, yetmez mi” dedi.

      -Benim bildiğimi ona da bir söyleyebilsem, ah. 

Bir taraftan Müge’nin kart bilgilerini kağıda geçiriyor öte yandan Asya’ya nasıl vurulduğunu anlatıyordu. Etraflarından düzinelerce insan geçiyor, bazısı bir bakış atıyor, kimi hiç umursamıyor görmezden geliyor, kimi de çarpıp geçiyordu.

Asya ne güzel isim diye düşündü Müge, verdiği talimatın altına imzasını attıktan sonra elinde kalem gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti ve “Cesur ol, emi?” diyerek sıcacık gülümsedi. 

      -Tamam değil mi şimdi her şey, ben gidiyorum bak?

      -Tamam abla, teşekkür ederim çocuklar adına.
 
Müge tam arkasını dönmüş yoluna devam edecekken Barış daha içten daha hürmetli daha saygılı daha duygulu bir sesle seslendi arkasından; 

      -Saol be abla!!.. 

İzni alalı yirmi dört saat, evden çıkalı iki saat, Taksim’e varalı bir saat olmamışken daha şimdiden yüzü gülmeye başlamıştı Müge’nin, nefes almaya başladığını hissediyordu.