Menu

kalbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2016 Pazar

Neredesin Sen?

Check-in

Hayattayım, merak eden dostlarım için. Fakat neredeyim? Kah orada kah burada, kah Nazım Hikmet’in mezarında kah Tolstoy’un evinde.. Kah uçakta, kah trende sırtımda çanta dolaşmaktayım. Kah ofiste kah sokakta koşturmadayım.

Evet dostlar, bilenlerinizin tahmin ettiği üzere bir süredir Moskova’dayım. Bu nedenledir ki burayı “az biraz” ihmal ettim. Yine de bu aralıkta boş durmadım paylaştıklarınızı mümkün olduğunca takip ettim, bu ülkeyi ve insanlarını, yaşama koşullarını ve hayata bakış açılarını bol bol gözlemledim.

Size hayat koşullarının ne kadar iyi olduğunu, sağlanan imkanların ne kadar güzel olduğunu anlatmak istesem bile hem samimi gelmez hem de uzun uzun yazacağım satırlar sıkıcı gelir. 

Onun yerine sizlere, burada bana kalan ilk zaman diliminde -işyerinden fırsat bulduğum ilk dakikada- Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiğimden bahsedebilirim. Novodeviçi Manastırının hemen yanındaki Novodeviçi Mezarlığında yatıyor Nazım dizi dibindeki son aşkı Vera ile. Anton Çehov’la ve bir çok yazar, şair, düşünür ile birlikte..

 



Arkadaşımla beraber Nazım’ın yanından ayrıldıktan sonra yarım saat taban tepmeyi göze alıp, elimizde birer harita Leo Tolstoy’un yolunu tuttuk sonra mesela. Dedik ki madem ki günü Nazım ile açtık bırakalım bugün ki gezi “edebiyat gezisi” olsun bizim için.

Çok hoş bir evi vardı Tolstoy’un, giriş ücretli 300 ruble (şuan ki kur ile 4 Euro yani 13-15 türk lirası arasında). Tolstoy hakkında çok fazla bilgim yoktu, mesela çok fazla çocuğu olduğunu, “Hacı Murat” isimli bir kitabı olduğunu, ayakkabı yapmayı çok sevdiğini, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen tüm parasını fakir halk ile paylaştığını gibi gibi detaylardan hiç haberim yoktu. Kendime yeni edindiğim hobi gereği -“gittiğim ülkelerden, o ülkenin yazarlarından birinin kitabını yine o ülkenin kendi dilinde alma”- hemen kendime Hacı Murat’ı ediniverdim. Türkiye’ye döndüğümde, derhal kendi dilimde de edineceğim bu kitabı..



Sonra her gün sabah akşam bindiğim metrolarda insanların sürekli ve durmadan, kalabalık demeden ayaktayım demeden kitap okuduklarını gördüm. Ya elektronik kitap var ellerinde ya benim en sevdiğim haliyle mis gibi kokan baskı kitaplar. Biri ikisi değil ya da bir defa iki defa değil her sabah her akşam büyük çoğunlukta böyle olduğunu gördüm hem de mesela.

Yazının buraya kadar olan kısmı güzelleme gibi gelebilir, yazabileceğim negatif deneyimlerim de var elbette; biraz durum biraz gezi yazısı olmasına tam göz yumacakken içimi yine bir hüzün kapladı. Havaalanındayız şuan, yanımıza bir aile geldi. Zannedersem Arap bir aile ya da Orta Doğu’nun bir yerinden bilemiyorum. Benden küçük bir kız ve benden biraz daha büyük bir kadın var adamın yanında. Yanlarında altı çocuk, en büyüğü sekiz yaşında ya var ya yok.

Benden küçük olan kızın önce adamın büyük kızı olabileceğini “umdum”, “ummak istedim”. Oysa incelediğim kadarıyla anladığım, ya da arkadaşımla beraber anladığımız bu kızcağız adamın karısı. Benden birkaç yaş büyük ya var ya yok ablam ise -benim yaşım çok subjektif oldu, şunun adını koyalım yirmi yedi diyelim- beline doladığı kuşak içine yatırdığı bebeği ile durmadan ayakta. Ben mi gözlerinde hüzün görüyorum, dudaklarında burukluk görüyorum da yanlış mı yorumluyorum bilmiyorum. Belki de..

Yine de tek hissedebildiğim mutsuzluk yüzünde. Yanlarındaki çocuklardan dördü kız çocuğu, dört küçücük yürek ve belki on belki on beş yıl sonra bir başkasının ikinci karısı belki üçüncü karısı olacak dört küçücük çocuk. 

Onlar için normal olabilir, toplumları kendi içinde bulundukları zaman ve koşullara göre değerlendirmek gerekir belki.. Ben değerlendiremiyorum, çok açık ve net kız çocuğum olmasından korkuyorum. Böyle bir coğrafyada doğsa onun da benzer bir kaderi paylaşabileceği ihtimali aklıma geldikçe bu dört küçük çocuk için canım yanıyor. 
Yok mudur bunun başka yolu, ya da nedir bunun doğrusu? Onlar adına üzülmek bana düşmez mi yani? Mutlular mıdır acaba? Ya da mutlu olmak diye bir kavram var mıdır bu kadınlar için? Varsa aradıkları mutluluk bu mudur? Sık sık aklıma “Cahillik mutluluktur” diyen arkadaşım geliyor. Öyle midir gerçekten? Yoksa ben oturmuş, kendi sakin köşemde burnu büyüklük mü yapıyorumdur acaba? 

Cevabını hiç bulamayacağım sorular sorduğumu biliyorum, doğrunun ve yanlışın bir olmadığı bir dünyada yaşadığımı da ve yine yazımı hüzünlü bir konuya çevirdiğimin de farkındayım. Yine de bunları yazmadan edemezdim. Beynimi yiyen tüm sorulara kulaklarımı tıkayıp Moskova’nın ne kadar gelişmiş bir şehir olduğundan bahsedemezdim. Affedin..

12 Nisan 2016 Salı

Ruhuma dokunan ezgileriyle, Evgeny Grinko

Bazı sesler vardır sizi düşünmeye, hissetmeye iter. Bazı tonlar, notalar vardır kalbinize en derininden, en ummadığınız yerden dokunur.

Evgeny Grinko..

İşte öyle biri, bir kısmınız tanıyor bile olabilir belki. Kim olduğunu sorsanız belki ben de çok şey anlatamayabilirim. Karışık biraz. 

Rus olduğunu ve Valse isimli parçası ile Türkiye’de oldukça dinlendiğini söyleyebilirim. Benim gidebildiğim ama onun gelebildiği 3 konseri oldu İstanbul’da sanıyorum. Kendi ülkesinde bilinirliği çok yok zannediyorum, zira ben Moskova’daki arkadaşların yalancısıyım. Sorduğumda bilmiyorlardı.

Parçaların tamamı ona mı ait? İnanın bilmiyorum, belki benim bilmediğim klasik eserleri de çalıyordur ama benim kendi iç dünyama soracak olursanız ona ait. En azından dinlediğimde beni ona ait kılabiliyor.

Evgeny ile tanışıklığımız biraz gerilere, 3 yıl öncesine uzanıyor. Vals’i göndermişti çok sevdiğim bir dostum bak sen seversin diye. 

Sevdim evet, günlerce durmadan usanmadan ara vermeden dinledim. O kadar çok dinledim ki, o zamanlar daha henüz bilmediğim ama kalbimin çoktan farkında olduğu “gelecekteki” ayrılığım ve bu şarkı için bir hikaye bile yazdım. Sanki kelimeler kendiliğinden dökülüverdi yüreğimden sayfalara.

Birkaç gün sonra Серенада - Serenad isimli şarkısını keşfettim. Sonrasında benim için en anlamlı eserlerinden biri bu oldu. 

Ardından devam eden zaman içerisinde her dinlediğimde yüreğimin en ücra köşelerine dokunmaya devam etti bu güzel insan, keşfettim ki sanat sanattan doğar. Onu dinledikçe içimden daha çok yazmak, daha çok üretmek geldi. Anladım ki sadece ben değilim böyle düşünen.

Mabel Matiz de zannedersem benim gibi hissetmiş olacak ki, Vals’e sözler yazmış albümüne eklemiş. En sevdiğim iki müzisyen bir araya gelmiş anlayacağınız. 

Henüz dinleyememiş olsam da bir arkadaşım da benim Vals için yazdıklarımdan esinlenerek bir beste hazırlamış, dinlemek için sabırsızlansam da henüz beklemedeyim.

Şimdi yine Evgeny dinliyorum, tam şuan da. Yine o bilindik dokunuşlarıyla ulaşıyor bana, kulağıma acı tatlı sözler fısıldıyor hem geçmişten hem gelecekten. Günün birinde tanışabilme umudu taşıyor yüreğime ve eski bir dosta selam gönderme, özlendiğini -ki kendisi bunu bilmese de- hatırlama vesilesi oluyor bana. 

Not: Aşağıda tüm bahsi geçen parçaları bulabilirsiniz, umarız siz de seversiniz.

Beni ilk yakalayan şarkısı.
Hemen ardından favorim olan hala da en sevdiklerimden biri olan parçası.

Hayatımı değiştiren, bambaşka bir mutluluk getiren parçası -Henüz paylaşmamış olsam da hikayesini daha sonra paylaşırım bakarsınız :) 


Ve son olarak şuan da dinlemekte olduğum parça. Bu parça ismi “Polyushka Polye” imiş ve orjinalinde bir Rus marşı imiş. Ama o kadar farklı ki orjinalinden, dinlemek isteyenler için aşağıda orjinal halini de paylaşıyorum :)


2 Şubat 2016 Salı

Belki de, ne bileyim ben.. (Barış Manço Anma Günü)


Tesadüflere inanır mısınız? Ben inanırım, inanmak için hep güçlü sebeplerim oldu. İşte bunlardan birinden bahsedeceğim şimdi.

Barış Manço..

Hürmetle andığım, gönülden sevdiğim birisi. Barış Manço Anma gününden bağımsız olarak bahsetmek istiyorum bugün kendisinden. (31 Ocak tarihi Barış Manço anma günü idi.) 

Oldum olası severim Barış abi’yi, çocukken Adam Olacak Çocuklar serisini çok izleyememiş olmama rağmen hem de. Özellikle son dönemde çalışırken Barış Abi’nin şarkıları olmadan yaptığım işte ilerleyemez, konsantre olamaz oldum.

Dinlediğim her şarkısı neredeyse istisnasız hepsi bana bir çeşit ilham veriyor. Sözleri çok şahane değil mi, mesela “Süleyman” şarkısını ele alalım. Der ki;

Kendini yoksa sultan mı sandın
Seninki sade isim benzerliği Süleyman
Bu dünya kimseye kalmamış
Hele bir düşün, sana niye kalsın Süleyman
 

Ya da “Kezban” şarkısında dediği gibi; 

“Kitabına uyduran kervanı yükleyip yüksek dağlardan aşırır
Beceriksiz kişi sağa sola bakınıp ta düz ovada yolunu şaşırır”
 

Bu her iki şarkıda o kadar eğlenceli ki, aralarına sıkıştırdığı derin mesajlar insanı hiç rahatsız etmiyor. Hatta çoğu zaman fark etmiyoruz belki de, ama ben farkına varmaya başladığımdan beri bir başka saygı duymaya başladım Barış abi’ye. Benim belki sayfalar dolusu sözle anlatmak isteyeceklerimi bir şarkının içine iki satırla öyle bir yerleştirmiş ki kendisine sadece gıpta edilebilir.

Ben böyle bir yandan kendi içimde severken, severken Cumartesi akşamı esti kafamıza açtık youtube. Barış abi’nin kliplerini izleyelim dedik. İzledik de.. Saatlerce “vay be ne efsaneymiş”, “oo şu kıyafetine bak”, “Kurtalan ekspreste baya iyiymiş he” naraları eşliğinde kulaklarımızın pasını attık. Dönence’den başlayıp Nick The Chopper’a, oradan Gamzedeyim’den Hemşerim Memleket Nire’ye derken büyük bir tur attık.

Ertesi gün yolumuz Kadıköy’e düşünce “madem dün bu kadar dinledik hadi Barış abi’nin evine gidelim” dedik. Aslında gerçekten çok ilginç olabilecek bir ziyaretti bu. Olabilecek diyorum çünkü bazı olumsuz izlenimlerim oldu. Hoş hakkını yiyemem yine de ilginçti ama beni biraz üzdü işte bu ziyaret.

Barış abi de, evi de, sergilenen hatıraları da, çok güzeldi; ancak aşırı kalabalıktı ve dahası kuru kalabalıktı. 31 Ocak Barış Manço anma günü olunca müzeye giriş ücretsizdi ve çok fazla ziyaretçi vardı. Bu kadar kalabalığa, ziyaretçiye rağmen sanki kimse oraya Barış Manço için gelmemişti. 

Nasıl yani diyeceksiniz, şöyle ki; sadece fotoğraf çekiyor veya çektiriyorlardı. Yani oradaki ödüllerin, Barış Abi’nin yüzüklerinin, ne bilim yattığı yatağın, hatta banyosunun, plaklarının, oturduğu koltukların, kendisi için hazırladığı şövalye odasının, bu odalarda aldığı nefesin, bu odalarda yazdığı şarkıların, yaşadıklarının hiçbir önemi yoktu sanki çekilen fotoğraflara dekor olmaktan başka. 

Nasıl anlatabilirim bilmiyorum hissettiklerimi, öyle mutsuz ayrıldım ki oradan. Hayır yanlış anlaşılmasın fotoğraf çekilmesin demiyorum asla, çünkü öyle anlar geliyor öyle yerlere gidiyorum ki ben de yapıyorum bunu, fotoğraf çekip o andan bir parçayı saklamak istiyorum..

“Bu değil söylemek istediğim..” 

Orada olup görmeliydiniz, adım atacak yer yok aşırı kalabalık. Bir sürü insan bir odadan öbür odaya, bir köşeden bir diğerine itiş kakış geçiyor. Geçince tek yaptığı telefonunun küçücük ekranından çektiği fotoğraf karesine bakmak oluyor. Sonra da hemen bir diğer köşeye atlıyor, yeni fotoğraf kareleri için. 

“Şimdi beni sağ profilimden, şimdi yukardan, şimdi soldan biraz da önden çek!! Arkadaki heykelleri de al, off ya alamamışsın hadi bir daha çek..”

Ali Atay’ın bir şarkısı yine kulaklarımda; “Belki de, ne bileyim ben” diyor. Heh işte şuan ki ya da ziyaret sırasındaki ruh halim tam olarak da böyleydi.

Ama hani Barış abi, onun hayatı, onun başarısı, sıcaklığı, dostluğu nerede? Benim bulmak istediklerimle toplumun geri kalan büyük çoğunluğunun aradığı çok farklı sanırım. Bilmiyorum, belki de ben yanlış beklentilerle, yanlış pencerelerden bakıyorumdur hayata, insanlara, sanata, sanata gönül vermiş Barış abi’lere.. Belki de benimdir hatalı olan, ne bileyim ben..

28 Ocak 2016 Perşembe

Dinlerken kaybolan, kayboldukça kendini bulan ben


“Gerçek hayat dediğin nedir ki
Kurduğumuz hayallerden,
Uydurduğumuz hikâyelerden başka.”

 
Bugünlerde yazamadım pek, vakit bulamadığımdan değil de ne yazmak istediğime bir türlü karar veremediğimden. En sonunda dedim ki "Hiçbir şey yazmamaktan iyidir birşeyler karalamak, o zaman haydi durma başla"..

Yukardaki giriş cümleciğime bir hikaye yazmak istedim son birkaç gündür ancak bir türlü anlaşamadı aklıma gelen fikirlerle dilimin söylemek istedikleri. Sonuç ise kararsızlık oldu elbette. Ama yazacağım, çünkü çok hoşuma gitti Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız'daki son satırları..

Napıyorum peki son zamanlarda? Spora başladım, evet kendim de çok şaşırmış durumdayım ama kendimde bir azim ki sormayın gitsin. Hiç inandırıcı olmasa da 5 gündür her gün en az 40 dakika spor yapıyorum ki bu çocukken beden dersinden kaçan biri için çok hem de çok fazla demek, benim gibi olanlar bilir. 

“Yalan, ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan
Bilirsen unutamazsın
Aşikârı saklayamazsın
Kimdeyim
Arıyorum ben”

Ne güzel şarkı, şuan dinliyorum. Ali Atay’ın o sakin ve derin ve yumuşak ve çok şey anlatan sesinden bu sözler dökülüyor kulaklarıma, sonra içime. Ne de güzel geldi, siz de dinleyin. Yani bence dinleyin, eminim ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ali Atay’ın bendeki yeri oldukça başka sanırım, her şey onun bu sesiyle başladı diyebilirim. Sevmekten korktuğum günlerden birinde aslında çoktan aşık olduğumu, kalbimin en derinliklerine çoktan sızdığını onun sesinde keşfettim ben.

Ali Atay;

“Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin
Gitme kaybedince daha çok seveceksin”
 

Diye kulağıma fısıldadıkça korktum; korktukça anladım onun yokluğuna dayanamayacak kadar aşık olmuştum, dinledikçe kabul ettim hislerimi.

Bunu neden anlattım bilmiyorum, paylaşmak için çok derin çok özel bir şey oysa ki. Ama bir taraftan dinlerken hissettiklerim beni bu noktaya, bunları yazmaya getirdi. Nasıl alıkoyabilirdim ki kendimi yazmaktan… Belki de ne çok aşık olduğumu haykırmak istediğimden ancak şuana kadar cesaret edemeyecek kadar çekingen olduğumdan da olabilir.

Karmakarışık bir yerlerdeyim anlayacağınız; bir tek söz, bir tını, dinlediğim bir şarkı, okuduğum bir satır beni alıp bambaşka bir yerlere götürebiliyor. Sonuç da ortada işte..
 
Gerçi iyi ki de böyle yapıyor, bir itirazım yok seviyorum bu “daldan dala” hallerimi J

21 Ocak 2016 Perşembe

Empati yoksunlarına

Gözleri gözbebeklerinden fırlayacak kadar dışarı çıkmış; yaşadığı şokun etkisiyle delilere özgü bir bakışla bir sağa bir sola bakıyor etrafını kolluyordu. Soluğu ciğerlerine sığmamış, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Titriyordu ama titrediğinin farkında değildi, gecenin kör karanlığında bu çıkmaz pis sokakta kapana kısılmış bir vahşi hayvan gibiydi; elleri kan revan içinde.. 

Önünde iki seksen uzanmış, vücudunda tam yirmi yedi delik olan bir diğer hayvana gözü kaydı. Yüzü kararmış zaten çirkin olan kirli sakallı suratına daha bir çirkinlik gelmiş, etrafa bilinmez pis bir koku yaymıştı. Ona bakarken tiksindiğini hissetti, içi bulandı hemen arkasında duran çöp kovasına zor yetişerek kustu, kustu, kustu.. Ellerindeki kan yüzüne de bulaşmış, napacağını şaşırmıştı.

Oysa o böyle birimiydi, çok değil iki sene önce saygın bir ailenin şanlı bir mensubuydu. Arkadaşlarla yenen akşam yemeklerinde vatan, millet kurtarırdı, diğer herkes gibi.. hatta belki biraz daha fazla, sonuçta şanlı bir ailenin oğluydu o. Kurtuluş savaşı zamanı büyük büyük dedelerini şehit vermişlerdi ve dedesinin kahramanlık hikayeleriyle büyütülmüştü Ferit.

Damarlarında akan kanın şerefi, kendine olan inancı öylesine güçlüydü ki son dönemlerde haberlerde sık sık karşısına çıkan “Savaştan kaçan insanların dramı” ona tiksinme hissi veriyordu. Öyle ya, insan ülkesini kanının son damlasına kadar savunmalıydı ve asla terk edip kaçmayı düşünmemeliydi. Kendi ataları böyle miydi oysa, ya kendi büyük büyük dedesi? Karısını ve iki oğlan çocuğunu bırakıp, memleketini savunmaya cepheye gitmişti. Geride kalanların başlarının çaresine bakacağına inancı tamdı.

        -Naptım ben, naptım.. diyerek sokakta gerilemeye başladı, bir ellerine bakıyor bir yerdeki pisliğe; sonra midesi bulanıyor içinde çıkartacak bir şey kalmadığından ağzına sadece acı sular geliyordu.

Bacakları ona ait değilmiş gibi, kontrolden çıkmış titremekten ve açlıktan güçsüz düşmüştü. En son ne zaman yemek yemişti, ya da ne yemişti tam hatırlayamıyordu. Savaş bir ülkeyi ele geçirdiğinde bomba sesleri ne kadar artıyorsa, yiyecek bir şeyler bulma ihtimali de o kadar azalıyordu. Bunu nereden bilebilirdi ki? Dedesinin kahramanlık hikayelerinde bu detaylar hiç anlatılmamıştı.

Hep “Çok zor yıllardı; kıtlık, sefalet, hastalık kol geziyordu” demişlerdi. Ama sadece tek bu cümle geçerdi, açlığın sefaletin bu denli ağır olduğundan, insanı nasıl çaresiz ve güçsüz bıraktığından, bir parça ekmek için insanlıktan çıkılabileceğinden kimse bahsetmezdi. Ya da belki Ferit bunları duymazdan gelir, duysa da algılayamazdı. Onun başına gelecek değildi ya; gelse de o güçlüydü şanlı bir ailenin oğluydu dayanırdı, ailesine kol kanat gerer ülkesini kanının son damlasına kadar savunurdu..

Öyle olmamıştı, olamamıştı. Savaş kendi ülkesini de vurduğu zaman önce kendi şehrine bir şey olmaz zannetti, yaşadığı şehre ilk bomba düşünce kendi semtine uğramaz zannetti, ne zamanki karşı apartmanı gözünün önünde yerle bir oldu anladı ki artık kendisi de bu savaşın tehdit ettiği zavallı halktan biriydi.

Ne yapması gerektiğini bilemiyordu; ölüm her an ensesinde, çocuklarını ve kendisini sürekli tehdit etmekteydi. Kime karşı savaştığını bile bilemiyordu; ellerinde kalan son yiyecekleri komşularından, elindeki son parayı yağmacılardan, kızını ve oğlunu sicim gibi yağdırılan mermilerden korumaya çalışıyordu.

Sokağa adımını attığı anda, daha fazla ölüm daha fazla kan daha fazla acı daha fazla çaresizlikle karşı karşıya kalıyordu, nasıl olduysa olmuş hala kendi evleri bombaların hedefi olmamış sağlam kalmıştı. Şimdilik tek sığınakları evleriydi ama Ferit biliyordu, bir gün gelecek evleri de hedef olacak canından çok sevdiği karısı, kızı ya da oğlu kanlı bir saldırının kurbanı olacaktı. Ya da sevdiklerinin gözü önünde kendi can verecek, onları bu savaşın ortasında yapayalnız bırakacaktı.

Geceleri bomba sesleri altında bu düşünceler onu esir alır, evin içinde dört dönmesine neden olurdu. Böyle zamanlarda geçmişte kestiği ahkamlar şimdi de kendi önünü keser, nefesi çekilir acımasız gerçeğin kendisini ezmesine engel olamazdı. Son zamanlarda sıkça kafasını kurcalayan fikri evire çevire düşünürken söyledikleri aklına gelir kendisine okkalı bir küfür savururdu. Sahi ne demişti bir keresinde
 
        “Kurtuluş savaşı zamanında bizim kadınlarımız da sonuna kadar savaştı, cepheye bomba taşıdı ama ülkelerini teröristlere terk etmedi..”
 
Bunu söylerken omuzları kabarıyor, sırtı dikleşiyor, göğsü şişiyordu.
 
        “Biz," diyordu "biz işte böyle bir milletiz beyler. Ülkesini kadın erkek bir arada savunan, korkusuz bir milletiz. Bir avuç teröriste pabuç bırakmayız”

Sendeledi, tutunacak bir şeyler aradı bulamadı dizleri onu daha fazla taşıyamadı yere çöktü.. Başına gelenlere şaşırmayacak kadar çok şey gördüğünü sanıyordu, ama öyle olmamıştı. Yine..

On adım ilerde yirmi yedi delikten sızan kanın oluşturduğu bir havuzun içinde yatan adam, bir zamanlar dostuydu. Kendisine bir iş tutturmuş, insan kaçakçılığına başlamıştı. Oldum olası karanlık bir yanı olan bir adamdı, bu savaş ona yaramış kendisine “krizden” fırsat yaratmıştı.

Karısını ve çocuklarını ülkeden çıkartmak için çare aradığı günlerde karşılaşmıştı Berke ile (Berke diye insan kaçakçısı adı mı olur, olmazdı elbet o da yeni bir ad bulmuştu kendisi için. Mahmut’tu artık, kelli felli insan dostu insan kaçakçısı Mahmut! ).

Mahmut ona eski günlerin hatırına bir indirim yapmış, hemen bir sonraki botta yer ayarlayabileceğini söylemişti. Gel gör ki indirim yapılmış hali bile çok fazlaydı Ferit için, çaresizlik esir almıştı kendisini yine. Uykusuzluk, korku ve açlık ile sınanan bedeni iyice zayıflamıştı, şimdi de ailesini kurtaramayacak olmanın acısı eklenmiş histeri krizleri bedenine hakim olmuştu.

Babasının bu halini izlemek Deniz’i çok üzüyordu, ailesi için çırpınıyor çırpındıkça daha çok batıyordu. Sonunda bir karar verdi gidip Mahmut denilen adamla konuşacak, ondan arkadaşlıkları hatırına babasına yardımcı olmasını rica edecekti. On yedi yıllık yaşamında yaptığı en büyük hata bu olmuştu..

Mahmut karşısında beyaz tenli renkli gözlü, bu savaşa bu kirliliğe bu pisliğe rağmen teninden mis gibi kokular gören bu kızı görünce gözü dönmüş bir hayvana dönüşmüştü. Önce ceylanı ürkütmemeye çalışmış, sonra kızın çaresizliğinin kokusunu çakal misali almanın verdiği özgüvenle konuya girmişti. Hem kendisini hem de tüm ailesini (babası da dahil, Mahmut buraya vurgu yapmıştı) ülkeden kaçırabilirdi, elbette karşılığında kendisinden ufak bir isteği olacaktı.

Kız önce duyduklarının etkisiyle sevinmiş, adam oturduğu sandalyede arkasına geçip kolları omuzlarında üzerine doğru eğilince tuhaf bir içgüdüyle kaçması gerektiğini kavramıştı. Adam kulağına kendisiyle birlikte olması karşılığında istediği her şeyi yapabileceğini fısıldıyordu, isterse Yunanistan’da ona bir ev tutabileceğini ve prensesler gibi bakacağını vaat ediyordu.

        -Ha eğer direnirsen, bak burası benim adamlarımla dolu istesen de kaçamazsın. Zorlatırsan ne ananı ne o zavallı babanı ne de o sümsük kardeşini kaçırmam bu ülkeden. İşimi bitirdiğim gibi koyarım seni kapının önüne.

Duyduklarıyla soluğu kesilmişti Deniz’in, babasının arkadaşı değil miydi bu adam? Hem nasıl faydalanmaya kalkardı böyle bir durumdan? Herkes canını kurtarmanın peşine düşmüşken, kendi insanına düşmanından beter bir şeyi nasıl yapardı bu adam böyle?

Babasının “dostu” eğilmiş boynundan somurmaya başlamışken ve korkudan kitlenip kalmışken kapının aniden açılmasıyla yerinden sıçramıştı Deniz ve can havliyle kapıya doğru zıplayıvermişti. Şanslıymış ki gelen adam Mahmut’un ortağıydı ve Mahmut’a hemen gelmesini söylüyordu.

        -Dün gece yolladığımız bot batmış (tam bu noktada yere tükürüp tekrar dönüyordu) yirmi sekiz kişi ölmüş oğlum, kalk işimiz var yürü, diye bağırıyordu.

Mahmut bir Deniz’e bir ortağına bakmış sonra ceketini kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Duvar diplerine sığınarak eve dönerken nasıl da şans eseri kurtulduğunu düşünmüştü Deniz. Kimseye anlatamazdı olanları ama ya adam babasına bir şey derse diye de ödü kopuyordu.

Eve döndüğünde annesi renginin atmış olmasından ve en çok da boynundaki mor lekeden dolayı Deniz’i iyice köşeye sıkıştırmış anlatmak zorunda bıraktırmıştı. Ne olduysa da o zaman olmuştu, babası da kızının hallerinden şüphelenmiş kapının girişinde sessizce ana kızın konuşmalarını dinliyordu. Olanları elleri ağzına gömülü dinledi, çenesini öyle bir sıkıyordu ki dişlerini tenine geçirmiş sağ elinde üç delik açmıştı.

Mutfakta bulduğu büyücek bir bıçağı ceketinin cebine saklayarak çıktı kapıdan, bombalara direnmiş ancak hainlerin saldırılarından kurtulamamış evinin kapısından. Planı, sanki günlerdir bunun üzerinde düşünüyormuş gibi kafasında bir anda belirivermişti kızını dinlerken. Olanlardan hiç haberi yokmuş gibi Mahmut’un yanına gidecek parayı hazırladığını ama bir yere sakladığını söyleyecekti. Nasıl hazırladığını sorarsa (ki sorardı, çakal Mahmut mutlaka bu durumdan şüphelenirdi) eski müdürü olan Ayten hanım’ın parasını sakladığı yeri bulduğunu söyleyecekti.

Buna karşı dayanamazdı Mahmut iyi bilirdi çünkü Ayten hanım’ın hem babadan hem kocadan zengin olduğunu, savaştan önce pırlantalarla süslü şıkır şıkır altın takılarla dolaştığını. Çektiği kuytuda da kızına yaptıklarının hesabını soracaktı.

Elindeki kanlara baktı, hak etmişti pis herif hak etmişti elbette böyle gebertilmeyi. Faydalanmaya kalkmayacaktı biricik kızından, bir kene gibi emmeye kalkmayacaktı kendi kanından olan memleketlisini.. Hak etmişti elbette, ama katil olmak için yeterli sebep miydi bu işte bunu kestiremiyordu bir türlü. Kanlı ellerini saçlarının arasına sokmuş iki büklüm yere çökmüş halde düşündü, belki de kendisi “katil” olarak cezalandırılmayı hak etmişti. Ne demişti:

        “Ülkeni teröristlere terk edip kaçarsan taciz edilmeyi de tecavüz edilmeyi de hak etmişsindir demektir.”

Beylik lafları kendi başına gelmeden etmenin bedeliydi belki de bu, hayat böyleydi belki de.. En emin olduklarımızla sınardı bizi..

 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Day 1


Her gün yeni bir şey öğrenmek.. 

Sürekli kurcalıyorum, bir şeyler araştırıyorum. Kafamda bir şeyler beliriyor sonra çok hızlı kayboluyor. Sanki sürekli bir şeyler arıyorum da aradığımı bulamadıkça pes edip kaderime küsüyorum gibi.
 
Ertesi gün yeni bir macera başlıyor, internet koca bir dünya ve oradan oraya sürüklenirken insan çok fazla şey bulabiliyor. 

İşte bu arayışlar sırasında son zamanlarda en çok “pes etmemek” ve “çok çalışmak” ve “kendini yaptığın şeye tamamen adamak” temalı hikayelerle karşılaşıyorum. Belki de kendime “devam et” deme yöntemim budur, bilemiyorum ki..

İnsanın fikri ne ise zikri o olurmuş derler ya, nam-ı diğer algıda seçicilik. Yani belki de şuanda en çok bu konulara yöneldiğim için zihnimde, bulduklarım da ona göre şekilleniyordur. Tabi bende bunları işaret saymaya meyilli kişiliğimle böyle yorumluyorumdur. Kimbilir? 

Artık hangisi bilemiyorum, üzerinde çok kafa patlatmak da istemiyorum. Sadece yapmak istediğime konsantre olmak istiyorum, zihni dağınık biriyim şimdiye kadar çoktan anlaşıldığı kadarıyla. Yine de denemeye değer değil mi? Belki günlük tutar gibi bu sayfalara bir şeyler karalamak işe yarar?

Hafızam giderek zayıflamaya başladı, belli başlı anıları hiç unutmuyorum sanki kazınmışlar gibi en derinlere ve bunlara ek yazdıklarım sayesinde tekrar hatırladıklarım var. Yazdıklarımı tekrar okuduğumda, daha önceden zihnime kazınmamış olsa bile bu ikinci sefer onları kazıyabilmemi ve unutmamamı sağlıyor. O yüzden denemeye değer, değer değil mi?

“Giveit100” diye bir site gördüm, insanlar yapmak istediklerine ulaşmak için kendilere 100 gün süre veriyorlar ve bu 100 günü her gün 10 saniye olacak şekilde videoya alıyorlar. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla siteyi kuran iki genç bir şekilde bunu para kazanacak bir yapıya dönüştüremediklerinden başarısız olmuşlar. 

Kapitalizm bakış açısıyla elbette, yoksa bence yine de bir başarı hikayesi gizli altında. Ne kadar büyük kitlelere ulaştılar bulamadım, ancak birkaç örnekte gördüklerim bile yeter. Bir anne ve kız veya kilolarından kurtulmak isteyen bir başka genç kadın veya yeniden yürümek isteyen bir kadın, hatta ve hatta ayak parmak ucuna dokunabilmek isteyen bir baba vardı videolarda. En güzeli de hepside bir şekilde başarıyordu, istediklere sonuçlara ulaşıyorlardı. 

Burada beni en çok etkileyen, bu insanların hepsinin çok zorlanmış olması ve başta kendileri için imkansız görünen hedefleri başarmış olmaları. Bana da bir şekilde umut verdi, evet evet kabul ediyorum kesinlikle düzenli biri değilim –işin komiği düzen hastalığı ile bilinen bir başak olmama rağmen, yine de hiç olmamasından iyidir. Öyle değil mi? 

Yani şöyle düşünüyorum, ben her gün günlük tutar gibi ya da aklıma gelen herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir tarzda oturup yazarsam, kendimi biraz geliştirebilirim. Bu illa 100 günün her günü olmak zorunda değil ya, sadece bu bir alışkanlık kazandıracak kadar beni harekete geçirebilir.

Her konuda fazla ciddiyim ve bu ciddiyet beni devam etmekten alı koyan ilk engelim. Daha başlamadan kafamda bir ton engel koymama sebep oluyor bu ciddiyet, o nedenle bir mücadeleye girmeye değer sonunu getirememe riskime rağmen değer..

Böyledir işte..

12 Ocak 2016 Salı

Düşsel Veda


Derin nefes, depderin nefes hadi bir daha bir kere daha.. Alışsın gözlerim karanlığa, uyandım değil mi uyanmış olmalıyım.. Noldu, nasıl oldu? Neden hala rüyalarıma giriyor bu çocuk, bıraksa ya artık yakamı..

Çığlık çığlığa uyandığından beri kendi kendi konuşup duruyordu Ayla, soluğu ciğerlerine yetmiyor göğsü defalarca şişip şişip iniyordu. Yatağın içine oturmuş karanlıkta bir şeyler görmeye çalışıyor, yüzünü avuçlarının içine alıyor sonra saçlarının üzerinden sıkıca geçiştiriyordu. Bir türlü kendine gelemiyordu, yataktan kalkmak istedikçe bacakları daha da ağırlaşıyor odanın içindeki hava daha da soğuyor yataktan çıkmaktan vazgeçiriyordu Ayla’yı.

Uyandığından iyice emin olduktan sonra, rüyasını hatırlamaya çalıştı. Nolmuştu? 

“ –Sana açıklamam gerekenler var Ayla..
-Hayır dinlemek istemiyorum, seninle ilgili hiçbir şey duymak istemiyorum artık. 

Bunları söylerken yüreğinin hafiflediğini, kafesinin kapısı açılan bir kuşun duyduğu tatlı heyecana benzer kıpırtıların tüm vücudunda dolaştığını hissediyor. Bulunduğu yeri seçemiyor, ama Kerim’in bir şeylerden kaçtığını sezinleyebiliyor. Kerim için bunun son an olduğunu, onu kurtaracak başka hiçbir şeyin kalmadığını anlıyor ve en tuhafı da ilk defa yüzünde derin bir pişmanlık görüyor. 

Karşında telaş içinde bir arkasına bir kendisine bakan adam ona hem en yakın hem en yabancı erkek ve daha önce onda hiç görmediği bir ifade ile kendisine bakıyor. Yüzünde acı, pişmanlık, umut en çok da korku var. Neyden korkuyor acaba?

-Beni anlamalısın, seni üzmeyi asla istememiştim.
-Aldatırken mi? Tamam diyorum daha ne istiyorsun benden, seni kendi ayağına saldım.

Gerçekten de içinde hiçbir acı kalmamış olmasına, onu artık bir yabancıdan farksız görmediğine şaşırıyordu Ayla. Öyle ya, aylarca ağlamıştı arkasından. Olanları hiç unutamamıştı, tek güvendiğim erkek dediği adam onu çok sağlam boynuzlamıştı. Demek ki güvenmek o kadar da kolay olmamalıymış.

-Olanlar benim kontrolüm dışında oldu, bak dinlemen gerek bu son. (Yüzündeki acı tarif edilemez bir noktaya ulaşmıştı bunu söylediğinde..)

Yüreğini bir gurur kapladı Ayla’nın, demek ki hala kendisini seviyordu. Demek ki onu unutamamıştı, geri dönmek isteyecekti. Yüzünün yumuşadığını, bedeninin ona doğru çekildiğini hissetti ama sanki yürümüyor daha çok uçuyordu. Dahası vücudu onun dışında hareket ediyordu.
 
Tam yaklaşmıştı ki; kalbinde derin bir sızı hissetti, sanki zehirli bir hançer tam kalbine saplanmış alev alev yakıyordu tüm ruhunu ve bedenini.. Bakışlarından anlamıştı çünkü, ağzını açmadan Kerim’in ne söyleyeceğini bilmişti.

-Aşık oldum, istememiştim böyle olsun.. Durduramadım olanları, senden de kopamadım.. Söyleyemedim de, alçağın biriyim belki ama aşık oldum bunu en iyi sen anlarsın..

Dili mi tutulmuştu, hani unutmuştu onu? Hani kuş gibi özgür kalmıştı, ama işte bak kafesi tam da aynı yerinde duruyordu. Kafesinin kapısını açsalar da, uçup kaçsa da, geri dönüyordu işte hep aynı kafese. 

-İyi de ne diye geldin tekrar, ne istiyorsun benden? Defol git işte, tamam anladık seviyorsun sevdin tamam git git diye bağırıyordu Ayla..
-Dur dinle, onun için geldim işte. Bak bilmiyorum tamam mı, her şeyin bittiğini sandığım anda karşımda seni gördüm. O zaman anladım ki sana her şeyi anlatıp af dilemeliyim yoksa bana hiç huzur olmayacak..  

Arkasını dönmüştü Ayla, ne görmek ne de duymak istiyordu. Kulaklarını kapamak istedi, engelledi Kerim’in elleri. Sarılmıştı sıcacık, yine eskisi gibi. “Allah kahretsin” diye haykırıyordu içinden ama sesi çıkmıyordu. “Bırak beni” diyemiyordu, bırakılmak istemiyordu ki..  

-Kapatamadık, sonlandıramadık. Son görüşmemizde sana bir neden bile söylemeden bitti artık dedim biliyorsun. Sen de bıkmıştın ki artık ilgisizliğimden neden bile demedin. Ne aradık ne sorduk ne gördük sonrasında birbirimizi, ama bitmedi demi bak bitmemiş işte.. Sevdiğim kadına vedaya gidemedim, senden af dilemeye gönderildim.

“O ne demek” diye sormak istedi yine sesi çıkmadı, kendisini saran kolların hafif hafif gevşediğini hissediyordu ama engel olamıyordu. İçi de onla beraber çekilip giderken, arkasına dönüp bakamıyordu.. 

-Kalmadı zaman, affetmiş ol nolur sevgimi bağışlamış ol nolur. Huzur bulamam yoksa” 

Sonrası çığlıklar ve gözyaşları içinde uyandığı yatak odası ve karanlıktı. Ne saçma bir rüyaydı bu, aylardır ne düşünüyor ne de rüyalarında görüyordu oysaki. Evlenmişti Kerim, ondan beri her şey kapanmıştı Ayla için de.. Peki ya bu neydi şimdi? 

Üzerinde çok düşünmemeye anlam yüklememeye karar verip geri yattı, tam olarak uykuya dalamasa da gördüklerinin birçoğunu unutarak kalbinde kalan mini bir sızı ile uyumaya devam etti.

İki gün sonra Beşiktaş’ta her zaman kahve içmek için uğradığı cafede,  eski bir arkadaşıyla karşılaştı. Göz göze gelmemeye, konuşmak zorunda kalmamaya gayret sarfetmişti ama Leyla onu görmüştü. Oturduğu yerden “Aylaaaa, Aylaaaaa” diye bağırıyor, adeta tüm kafeyi inletiyordu. Mecburen yanına gitmek zorunda kaldı.  

Masadan nasıl kalktığını, bakan ama görmeyen gözlerle düşüp kalkmadan bir yerini kırmadan bir arabanın altında kalmadan eve nasıl geldiğini pek hatırlamıyordu. Aldığı haber içini yakmış, olanlara anlam verememiş, düşünme yeteneğini kaybetmişti.

Kerim yoktu artık, iki gün önce yola döşenmiş bir mayınla patlatılan asker taşıyan aracın içinde can vermişti diğer 5 kişiyle beraber. Nasıl olurdu, nasıl? Son dönemde neler yaptığını bilmiyordu, evlendikten sonra askere gittiğini duymamıştı, ilgilenmemişti de..

Meğer askerdeymiş, zaten hep derdi beni doğu’ya gönderirler diye öyle de olmuş. Olanları bir türlü sindiremiyordu Ayla, acaba gerçekten yani olabilir miydi yani gerçekten ama gerçekten o gece rüyasına gelip ona veda mı etmişti? Mümkün müydü bu? 

Her ne olduysa olmuş, belki de bu dünyadaki son gördüğü kişi Ayla olmuştu. “Sevdiğim kadın” dediği yerine zamanında “acılar içinde bıraktığı kadın”ı görmek zorunda kalmıştı ki bu da bir çeşit ilahi adaletti belki de.. Kimbilir..