Menu

blogentry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogentry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2016 Perşembe

Oblomovka'da Bir Gece

I was in “Oblomovka” tonight !!! 



İngilizce giriş için üzgünüm ancak yine de demek istiyorum “I was in Oblomovka, Ob-Lo-Mov-Ka!!..”  

Ah bir peri masalının içinde, bir masanın etrafını sarmış farklı kültürlerden gelen insanlarla beraber çok başka, çok özel, çok güzel bir akşam geçirdim bu akşam.. 

Sanki başka bir alemdeydim…

Okurken gözümde canlandırmakta zorlandığım, yaptıklarını anlamakta güçlük çektiğim Oblomov’un Oblomovka’sında, kitabın tam orta yerindeydim…

- Hikayenin Başlangıcı -

Tamam haydi baştan başlayalım nitekim farkındayım bende en az Oblomov kadar anlaşılmazım şuanda. Evet hikaye şöyle efenim;

Burada ara ara yazılarımın arasına da serpiştirdiğim gibi Rusya’ya çok seyahat ediyorum ve elbette yine Rusya’dayım. Tam şuan da dışarda muhteşem bir kar fırtınası var, heryer bembeyaz ve şuan bunu söylüyor olmak bana bile ne kadar tuhaf geliyor olsa da şunu diyebilirim ki -10 derece olmasına rağmen ılık bir hava var dışarıda. Nitekim, -20’leri görünce kar yağışı eşliğindeki -10 oldukça sevimli geliyor insana :)

Öyle ki; her ne kadar şuanda penceremden izlemekle yetinsem de, yarım saat kadar önce donmuş nehrin kıyısında -evet; bir gecede, 6 saat içinde gözümün önünde tüm nehir baya baya dondu- karların arasında yürümenin tadını çıkarıyordum. 

Moskova şehir merkezinin tarihi taş binaları arasında bembeyaz bir örtü, sokakta pek az insan ve bir de siz olduğunuzu hayal edin. Sol yanınızda nehrin donmamış küçücük bir kısmına sığınmış ördek sürüsü, yüzünüze yüzünüze yağsa da teninizde tatlı bir his bırakan kar tanecikleri ve siz. 




- Oblomov ile Göz Göze Gelişimiz -

Öhöm, evet konumuz. Dönelim tabi.

Her neyse bir süredir iş için Rusya’ya sıkça seyahat ediyorum. Bundan önceki seyahatimden -Ağustos- sonra bir akşam üzeri arkadaşımı beklemek için Kadıköy’de zaman öldürürken İş Bankası Yayınevinde, Gonçarov’un Oblomov’u ile göz göze geldik. Bilmem o anda ne oldu bana, içimde beliren ılık bir hissin ardından büyük bir heyecan ile -burada parantez açalım; daha önce bu kitabı hiç duymamıştım, kulağıma bile çalınmamıştı- kitabı edindim ve elimde o anda okumakta olduğum kitabı alelacele bitirip Oblomov’a başladım.



Bilmem içinizde okuyan var mıdır, ama kendisi oldukça zorlayıcı hatta çoğu durumda sıkıcı diyebileceğimiz bir kitap. Hatta o kadar ki, okumaya devam edemeyip yarıda bırakan arkadaşımın sayısı okuyanlardan daha fazla..

Ama benim durumumda; şuan benim en sevdiğim kitaplar arasında diyebilirim. 

Bakmayın öyle ne diyor bu kız diye, aklımı kaçırmadım henüz :)

Bir şekilde kendimi Oblomov’la özdeşleştirdim. Onda olan bazı şeyler bende de vardı ve öyle tatlı da bir kalbe de sahipti ki onu sevmemek mümkün değildi bana soracak olursanız. 

-Oblomovka’da Bir Akşam-

Gelelim bu akşama, yoksa Oblomov’u yazmaya devam edersem bu yazının sonu gelmeyecek. Yine bir iş seyahatinde olduğum ve bütün yıl için planladığımız tüm projeleri başarıyla tamamladığımız için buradaki arkadaşlarımız bir kutlama yemeği organize ettiler; işte bu akşamın peri masalı da böyle başladı.


Gideceğimiz restoranın adının “Oblomov” olduğunu söylediklerinde bu isim tesadüfüne elbetteki çok sevinmiştim. Hatta kitabı okuduğumu ve çok sevdiğimi söylediğimde onlar da çok şaşırdılar. Onlara göre de klasik Rus edebiyatını okumak zor çünkü :) Fakat özellikle Oblomov, sanırım daha bir başka zor. Bilemedim..


Şuan Kadıköy’de de Oblomov adında bir kafe var, bu nedenle ben bu restoran için isimden ötesini beklemiyordum açıkcası; benim için hoş bir tesadüftü sadece. 

Öyle sanıyordum, yanılıyordum, iyiki de yanılıyordum…

Kapıdan girer girmez geldiğimiz binanın en az 100-150 yıllık olduğunu gördüm. Tamam, hala hoş bir tesadüf..

Rusya’da hava çok soğuk olduğu için genelde bir çok binanın, restoranın, kafenin iki girişi oluyor. İlk kapıdan girdikten sonra ufacık bir hol, sonra ikinci kapı. İlk kapıdan girdik; ve hoş bir tasarım. Evet hala normal, çünkü pahalı bir restorandayız. Dizaynın güzel olması beklenen bir şey elbette.

İkinci kapıdan girdik ve ta-ta-ta-tam; vestiyerdeki tatlı mı tatlı amca bizi tamamen ogünlerdeki, yani 1850’lerdeki kıyafetlerden birini giymiş olarak karşıladı. -OMG!!-

Böylece kapıdan girdiğiniz anda, 2016 ilk kapının dışında kalırken kendinizi 1850’lerin atmosferine teslim ediyordunuz. Kim etkilenmez ki bundan??



Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum mekanı; masaları, kullandıkları tabloları, her katın kendine has havasını, garsonların kıyafetlerini, her köşe başında sizi karşılayan piyanoların odaya kattığı güzelliği, odanın duvarlarının dört bir yanını kapladıkları çok kalın ve geniş olmayan ancak çok hoş duran tatlı bir yeşile boyanmış rafları, rafların üzerindeki ogünlerden kalmış kitapların verdiği romantik havayı, sizi içine çeken sıcacık bu ortamı nasıl detaylandırabilirim inanın bilmiyorum.

Orası tam bir Oblomovka’ydı; sadece kişinin rahatı ve mutluluğu için düşünülmüş sıcacık bir yuva havası vardı her katmanında, her detayında, hatta menüsündeki alıntısıyla bile..


Sadece restoranın iç dizaynı değil; az öncede dediğim gibi garsonların kıyafetlerinden, piyanonun başına geçip bize leziz yemeklerin yanında müzik ziyafeti çeken piyanistin seçtiği bestelere, sipariş ettiğimiz her yemeğin Oblomovka ölçülerinde oluşundan yemeğin sonuna doğru bizi ziyarete gelen Oblomov’un Agafia’yasına kadar herşey ama herşey sizi kitabın bir parçası haline getiriyordu.

Bir kitap canavarı, kendi için başka ne isteyebilir ki? Hangimiz sevdiğimiz kitapların kahramanları olmayı dilemedik ki, hayalini kurmadık mı defalarca hikayenin bir parçası olmayı?

İşte benim için bu hayallerin biraz da olsa gerçeğe döndüğü böyle sihirli bir akşam oldu bu akşam..

Sihirli, inanılmaz, bulutların üzerinde, süprizlerle dolu hep hatırlanacak çok hoş bir gece.. 

Bütün sene boyunca, defalarca mesailerde kendimi paraladığım, artık sayısını unuttuğum toplantıların, bu maddeyi yapalım ama diğerini yapamayız diye pazarlık üzerine pazarlık yaptığım, yeri gelip yorgunluktan bithap düşüp hastalıkların pençesine düştüğüm, her seyahat öncesi panikle alışverişlere koştuğum, özellikle bu seyahatim öncesinde -20’de ne yapacağım ben diye günlerce endişeden kafayı yediğim bir sürecin böyle bir nokta ile kapanması..

Sihirden, büyüden, rüyadan başka ne olabilir ki.. 

Teşekkürler evren, bana hayatımın en güzel hediyelerinden birini verdin, çok ama çok teşekkürler..

Oblomov'un Huysuz Uşağı :)

Kitaptaki Agafia'yı canlandırdığını sanıyorum.. Bir Rus adeti olarak bize yolluk için meyveli vodka ikram ederken aceleyle çekebildim fotoğrafı, bulanık olmuş ama olsun :)
 


4 Ekim 2016 Salı

Minik Tesla


Ailemizin yeni minicik, mini minnacık ferdi Tesla bugün geliyor.
Aslında bu tek cümlenin arkasında o kadar uzun bir hikaye var ki.. Ben oldum olası kedileri çok seviyorum; onların o minik burunları, o meraklı bakışları, haylaz koşuşturmaları, pembiş patileri, sevildiklerinde çıkardıkları mır mır sesleri içimi ısıtıyor. Her gördüğüm yerde mutlaka oynarım ben kedilerle, elimi muhakkak bir kez atarım, sevmeye başını okşamaya çalışırım falan.
Ama bilemezsiniz aynı anda ne de çok korkarım ben hayvanlardan, özellikle kedilerden. Isırmalarından, tırmalamalarından, hırçınlaşmalarından.. İşte bunlar hep çocukken hayvanlardan korkutularak büyütülmekten. “Aman dokunma kızım ısırır, sakın dokunma evladım kuduz olursun, bak yüzünü çizer, kolların yara bere içinde kalır” vesaire vesaire.. Sonuç da bu işte, her sevmek istediğinde, içinden sevgi dolup taştığında bile elini uzatırken tereddüt etme durumu.
Tabi ki yıllarca gittim bu korkunun üzerine, en fazla uysal kedileri korkusuzca sevecek kadar da aştım tüm bu endişeleri ama yine de içimde kedi sahiplenip büyütmekle ilgili korkular vardı. Geçenlerde (kurban bayramında hem de tam 10 gün boyunca) bir arkadaşımızın yavru kedisini evimizde misafir ettik ve ısırılma korkumun küçük bir bölümünü böylece yenmiş oldum.
Malumunuz yavru kediler pek bir oyuncu J
Geçen bu 10 günün sonunda kedi bakamayacağımıza, bu işin çok zor olduğuna, evde sürekli hareket halinde ve ilgi isteyen bir canlı ile başa çıkamayacağımıza karar verdik.
Yani, vermiştik J Ta ki ben Tesla’yı görene kadar.
Evet şuana kadar çoktan anlaşıldığı üzere, müstakbel minik oğlumuzun adı Tesla. Kendisi minicik gri bir tekir, benim onu ilk görüp vurulduğum fotoğrafını göreceksiniz hemen aşağıda.

Biz daha canlı canlı tanışamadık, henüz. Bir hafta kadar oldu ailesi olmaya karar vereli, ancak hafta sonunu şehir dışında geçireceğim için bu haftaya ertelemiştik evimize taşınma işini.
Karar verdik vereli araştırmalar yapmaya, evde hem onu hem kendimizi nasıl rahat ettiririz diye planlar yapmaya başladım. Mutfak tezgahından nasıl uzak tutulur, evde çok koku olmaması için hangi kumu hangi tuvalet kabını almak gerekir, kum temizliği ne sıklıkla yapılmalıdır, tırmalama tahtasına nasıl alıştırılır, el ile oynamaması için neler yapmak gerekir hep bunların peşindeyim bu aralar J
Bunun büyük bir sorumluluk olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor, sadece yavruyken değil bütün ömrü boyunca ilgilenmek, onun da insanın kendi çocuğu gibi sevilip sahiplenilmesi gerektiğini bilmek gerekiyor. Şuan en büyük isteğim ona hak ettiği yuvayı ve sevgiyi verebilmek. Çünkü bana göre hayvanlar, özellikle de kediler olağanüstü canlılar.
Şimdi ne mutlu ki bana aileme böyle çok tatlı bir üye daha katılıyor J

P.S: Kedi bakımı için öğrenecek daha çooookk yolum var, bu konuda tecrübeli arkadaşlar var ve paylaşmak isterlerse hiç de hayır demem hani J

25 Eylül 2016 Pazar

Spotlight - Hı evet bir de döndüm tabi :)

Oh be..

Üzerimdeki Oblomovluğu attım ve döndüm. Uzaklarda değildim aslında hep izlemede idim, ancak biraz kafam dağılmış neresinden başlayacağımı bulamadığım bir dönemden geçiyordum.

Neyse ki şimdi üzerimdeki tozu silkeleme vakti. Yani, sanırım :) 

Yazacak belki de çok şey birikti bu süreçte, ancak kalemi kağıdı veya yeni yüzyılımızın getirdileri itibarı ile bilgisayarı klavyeyi elime almadım diyelim. Şimdi de geriye dönüp bu birikmiş olayları yazmak yanlış geliyor, yanlış demeyelim de büyüsü kaçmış gibi hissediyorum diyelim adına.

O yüzden bugün, daha bir iki saat önce izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum; Spotlight.  (Açıkçası filmin adını Türkçe’ye nasıl çevirdiler veya çevirdiler mi buna dair birşey bilmiyorum, internette de birşeyler bulamadım. Bu nedenle yazının kalanında İngilizce ismi ile devam edeceğim). Bilenleriniz, izleyenleriniz olmuştur belki de.

Filmin yönetmeni Tom McCarty, filmin yazarlığını Josh Singer ile paylaşmış. Konusu; kilisede rahipler tarafından “cinsel istismar”a uğramış çocuklara ait davalarının sümen altı edilmiş hikayesinin olaylardan neredeyse otuz yıl sonra bir gazete tarafından ele alınması ve ortaya çıkartılmaya çalışılması.

Filmin en çarpıcı yanlarından biri ise; gerçek olaylardan uyarlanmış olması.

Film 2015 yapımı, ilgilimi daha ilk günden itibaren çekmesine rağmen malesef ki bir türlü fırsat bulup izleyememiştim. Bugüne kısmetmiş.

Tam bu noktada ufak bir parantez açmak istiyorum, ben okunacak kitapların, izlenecek filmlerin, yapılmak istenen ama sırada bekleyen tüm herşeyin aslında en uygun zamanı beklediklerine yani bu beklemenin aslında olması gerektiği gibi gerçekleştiğine inanırım. Üşengeçlik veya fırsat bulamamak gibi görünse de aslında, herşey kendi en doğru zamanını beklemekte gibi gelir bana. 

Neden böyle bir parantez açtığıma gelecek olursak; son bir haftadır “kadınların uğradığı duygusal şiddet/istismar (Terim olarak: Emotional Abuse diye adlandırılan)” üzerine okumalar yapıyorum. Türkiye’de  bu konu üzerine neredeyse hiç çalışma yapılmamış olmasından kaynaklı, sürekli ingilizce kaynaklar bulup, ilgili kitaplara Türkiye’den erişmeye çalışıyorum. Bu konuda ileride daha detaylı bir yazı yazmayı da planlıyorum, şimdinin konusu değil tabi yine de filmin konusu ile benim okumalarım bir noktada kesişiyor; “istismar - abuse”. 

İstismarın türü ne olursa olsun - cinsel, duygusal, psikolojik ve ekomomik- günün sonunda derdimizi anlatacak kimseler bulamıyoruz. Anlatmak istesek bile toplumda gücü olan kişiler tarafından her zaman örtbas ediliyor. Hatta biz, kendimiz bile görmezden gelebiliyoruz bazen ya da kafamızı o anda “şans eseri” diğer yöne çevirmiş olabiliyoruz. 

İşte film tam da bununla ilgili, yıllar boyu görmediklerimiz veya görmek istemediklerimiz veya görmememiz için üstü kişiler veya kurumlar tarafından kapatılanlar hakkında. 

Takip etmesi zor bir film, çok isim geçiyor ve konuşmalarla dolu. Yani aksiyon beklenecek bir film değil. Filmin süresi iki saat ve filmin iki Oscar’ı var ( Best Motion Picture of the Year ve Best Writing).

Film hakkında çok teknik detay veremem, bu konudaki uzman kişi ben değilim. Ancak izlemenizi muhakkak tavsiye ederim, insanı düşünmeye sevk ediyor. Bilmediğimiz ya da bilip de bilincine varamadığımız bir çok şey oluyor etrafımızda. Bu tarz filmler insana bir bakış açısı katıyor diye düşünüyorum.

Şimdilik böyle, daha fazla iç karartmadan kaçıyorum. Umarım geri dönmek için seçtiğim bu ağır konu içinizi çok sıkmamıştır :) 

28 Haziran 2016 Salı

Suya yazı yazmak

Yani kaybolup gitmeyi en başından kabul etmek gerek..
Demek günlerce, gecelerce, saatler boyu, bıkmadan usanmadan, emek emek ördüğün satırların kimseye ulaşmayacak olma ihtimalini, hatta bu olasılığın çok da yüksek olduğunu kabul ederek devam etmek gerek..
Günün birinde geri dönüp baktığında, aslında hiç var olamadığını fark edeceğini bilerek pes etmemek gerek öyleyse..
Ne için yazdığı önemli yazarın ve nasıl ve ne denli sabırlı olduğu ya da bu durumda ne derece duyarsız olduğu?
Evet bana kalırsa duyarsız olmayı öğrenmesi gerek ben yazmak istiyorum diyen kişinin. Elbette topluma, gördüklerine, yazmak istediklerine, anlatmak istediklerine karşı değil. Kendi çocuğu gibi gördüğü ürettiklerine gelen tepkilere – tepkisizliklere karşı duyarsız olmayı öğrenmeli. Yoksa delirir kişi zannımca..
Notos Öykü’nün dördüncü sayısında “Yazar Olabilir miyim” sorusu bir dosya olarak ele alınmış. Bazı genç yazarlara da yer verilmiş bu dosyada.
Hep “Ya sonra?” diyen yanım nedeniyle merak sardı, isimlerine aşina olmadığımız bu “genç yazarlar” şimdi neredeler acaba sorusuna yenik düştüm. Kendimi sorguladım önce, isimlerine bilmediğime göre ya yeteri kadar takip edemiyorum–ki o zaman kendime edebiyat düşkünü demekte çok yersiz bir hak iddia ediyorum- demektir ya da zaman yine acımasız davranmış bu güzel insanlara da..
Maalesef ki ikinci tahmin güçlü bir adaymış, birkaç tanesine baktığımda devam eden birkaç çalışmadan sonra yazın dünyasını bıraktıklarını gördüm. Üzücü..
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır..” diye belirtmiş Semih Gümüş aynı dosyada. Tüm yazdıklarına katılmasam da bu söylediğine yürekten katıldım. Şöyle ki, eserlerini okumayı sevdiklerim arasında çile çekmemiş olan yazar yok gibi bir şey. Sadece “yazarlık” için de geçerli değil bence söylediği, “sanatın herhangi bir dalı ile uğraşmak çilekeş bir yola adım atmaktır” bana göre..
Bu nedenle altını çizdiklerim oldu Semih Gümüş’ün satırlarından, siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum. Paylaşmak istiyorum bu nedenle.
“Genç insan toplumsal ya da siyasal sorumluluk duygusuyla yazarlığa heves etmişse, baştan söylenmelidir ki sonu gelmez.”
“Edebiyat dünya görüşlerinin taşıyıcısı olmaya indirgendiğinde görev duygusunu tetikleyip edebiyat olmaktan da çıkmaya başlar.”
“Demek ki genç yazar şu soruyla yüz yüze gelir: İnsanı, başkalarının daha önce görmediği biçimde görebiliyor ve başkalarının yazmadığı biçimde yazabiliyor muyum?”
“Hayata uzak, insan ilişkilerinde başarısızsam, kendi hayatımı ve iç dünyamı anlattığım başlangıç metinlerinden sonra ne yazacağım?”
“…, sonunda bütün yazdıklarınızın karşılıksız kalabileceğini göze almadan o sokaklara girilmesini önermem.”
“Nasıl olsa yayımlanacak bir yer bulurum, düşüncesi de öldürür genç yazarı. Ya yayınlanmazsa, diye düşünen kazanır orada.”
“Edebiyat dergileri ilk sınav yerleri,..”
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır ve yaratıcı yazı, adı üstünde yaratıcılığı, hem de en üst düzeye çıkarmayı amaçlayanlarla alış veriş içinde olabileceğimiz bir dünyaya girmektir. Asıl çetin yol, o dünyanın kapısını araladıktan sonra çıkacaktır karşımıza.”
Tüm bunlar içinde beni en çok zorlayan “toplumsal ya da siyasal duygusuyla yazarlığa heves etmişse” demesi oldu. Nitekim ben kişinin anlatması gereken, satırları arasına saklaması gereken bir mesajı olması gerektiğini savunanlardan ve inananlardanım. Ancak illaki benim anlayamadığım, ya da eksik anladığım bambaşka bir pencereden değerlendiriyor olabilir “edebiyat”ı Semih Gümüş. Bilemedim. Hala düşünmedeyim.
Yalnız sizin görüşlerinizi merak ediyorum, yazmak böyle bir şey midir sizin için de? Bir kağıda en değerli en güzel cümlelerinizi döküp sonra suya bırakmak mıdır?
Alıntılar: Notos Öykü 04 – Yazar Olabilir miyim?

22 Mayıs 2016 Pazar

Neredesin Sen?

Check-in

Hayattayım, merak eden dostlarım için. Fakat neredeyim? Kah orada kah burada, kah Nazım Hikmet’in mezarında kah Tolstoy’un evinde.. Kah uçakta, kah trende sırtımda çanta dolaşmaktayım. Kah ofiste kah sokakta koşturmadayım.

Evet dostlar, bilenlerinizin tahmin ettiği üzere bir süredir Moskova’dayım. Bu nedenledir ki burayı “az biraz” ihmal ettim. Yine de bu aralıkta boş durmadım paylaştıklarınızı mümkün olduğunca takip ettim, bu ülkeyi ve insanlarını, yaşama koşullarını ve hayata bakış açılarını bol bol gözlemledim.

Size hayat koşullarının ne kadar iyi olduğunu, sağlanan imkanların ne kadar güzel olduğunu anlatmak istesem bile hem samimi gelmez hem de uzun uzun yazacağım satırlar sıkıcı gelir. 

Onun yerine sizlere, burada bana kalan ilk zaman diliminde -işyerinden fırsat bulduğum ilk dakikada- Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiğimden bahsedebilirim. Novodeviçi Manastırının hemen yanındaki Novodeviçi Mezarlığında yatıyor Nazım dizi dibindeki son aşkı Vera ile. Anton Çehov’la ve bir çok yazar, şair, düşünür ile birlikte..

 



Arkadaşımla beraber Nazım’ın yanından ayrıldıktan sonra yarım saat taban tepmeyi göze alıp, elimizde birer harita Leo Tolstoy’un yolunu tuttuk sonra mesela. Dedik ki madem ki günü Nazım ile açtık bırakalım bugün ki gezi “edebiyat gezisi” olsun bizim için.

Çok hoş bir evi vardı Tolstoy’un, giriş ücretli 300 ruble (şuan ki kur ile 4 Euro yani 13-15 türk lirası arasında). Tolstoy hakkında çok fazla bilgim yoktu, mesela çok fazla çocuğu olduğunu, “Hacı Murat” isimli bir kitabı olduğunu, ayakkabı yapmayı çok sevdiğini, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen tüm parasını fakir halk ile paylaştığını gibi gibi detaylardan hiç haberim yoktu. Kendime yeni edindiğim hobi gereği -“gittiğim ülkelerden, o ülkenin yazarlarından birinin kitabını yine o ülkenin kendi dilinde alma”- hemen kendime Hacı Murat’ı ediniverdim. Türkiye’ye döndüğümde, derhal kendi dilimde de edineceğim bu kitabı..



Sonra her gün sabah akşam bindiğim metrolarda insanların sürekli ve durmadan, kalabalık demeden ayaktayım demeden kitap okuduklarını gördüm. Ya elektronik kitap var ellerinde ya benim en sevdiğim haliyle mis gibi kokan baskı kitaplar. Biri ikisi değil ya da bir defa iki defa değil her sabah her akşam büyük çoğunlukta böyle olduğunu gördüm hem de mesela.

Yazının buraya kadar olan kısmı güzelleme gibi gelebilir, yazabileceğim negatif deneyimlerim de var elbette; biraz durum biraz gezi yazısı olmasına tam göz yumacakken içimi yine bir hüzün kapladı. Havaalanındayız şuan, yanımıza bir aile geldi. Zannedersem Arap bir aile ya da Orta Doğu’nun bir yerinden bilemiyorum. Benden küçük bir kız ve benden biraz daha büyük bir kadın var adamın yanında. Yanlarında altı çocuk, en büyüğü sekiz yaşında ya var ya yok.

Benden küçük olan kızın önce adamın büyük kızı olabileceğini “umdum”, “ummak istedim”. Oysa incelediğim kadarıyla anladığım, ya da arkadaşımla beraber anladığımız bu kızcağız adamın karısı. Benden birkaç yaş büyük ya var ya yok ablam ise -benim yaşım çok subjektif oldu, şunun adını koyalım yirmi yedi diyelim- beline doladığı kuşak içine yatırdığı bebeği ile durmadan ayakta. Ben mi gözlerinde hüzün görüyorum, dudaklarında burukluk görüyorum da yanlış mı yorumluyorum bilmiyorum. Belki de..

Yine de tek hissedebildiğim mutsuzluk yüzünde. Yanlarındaki çocuklardan dördü kız çocuğu, dört küçücük yürek ve belki on belki on beş yıl sonra bir başkasının ikinci karısı belki üçüncü karısı olacak dört küçücük çocuk. 

Onlar için normal olabilir, toplumları kendi içinde bulundukları zaman ve koşullara göre değerlendirmek gerekir belki.. Ben değerlendiremiyorum, çok açık ve net kız çocuğum olmasından korkuyorum. Böyle bir coğrafyada doğsa onun da benzer bir kaderi paylaşabileceği ihtimali aklıma geldikçe bu dört küçük çocuk için canım yanıyor. 
Yok mudur bunun başka yolu, ya da nedir bunun doğrusu? Onlar adına üzülmek bana düşmez mi yani? Mutlular mıdır acaba? Ya da mutlu olmak diye bir kavram var mıdır bu kadınlar için? Varsa aradıkları mutluluk bu mudur? Sık sık aklıma “Cahillik mutluluktur” diyen arkadaşım geliyor. Öyle midir gerçekten? Yoksa ben oturmuş, kendi sakin köşemde burnu büyüklük mü yapıyorumdur acaba? 

Cevabını hiç bulamayacağım sorular sorduğumu biliyorum, doğrunun ve yanlışın bir olmadığı bir dünyada yaşadığımı da ve yine yazımı hüzünlü bir konuya çevirdiğimin de farkındayım. Yine de bunları yazmadan edemezdim. Beynimi yiyen tüm sorulara kulaklarımı tıkayıp Moskova’nın ne kadar gelişmiş bir şehir olduğundan bahsedemezdim. Affedin..

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)