Yani kaybolup gitmeyi en başından kabul etmek gerek..
Demek günlerce, gecelerce, saatler boyu, bıkmadan usanmadan, emek emek
ördüğün satırların kimseye ulaşmayacak olma ihtimalini, hatta bu olasılığın çok
da yüksek olduğunu kabul ederek devam etmek gerek..
Günün birinde geri dönüp baktığında, aslında hiç var olamadığını fark
edeceğini bilerek pes etmemek gerek öyleyse..
Ne için yazdığı önemli yazarın ve nasıl ve ne denli sabırlı olduğu ya da bu
durumda ne derece duyarsız olduğu?
Evet bana kalırsa duyarsız olmayı öğrenmesi gerek ben yazmak istiyorum
diyen kişinin. Elbette topluma, gördüklerine, yazmak istediklerine, anlatmak
istediklerine karşı değil. Kendi çocuğu gibi gördüğü ürettiklerine gelen
tepkilere – tepkisizliklere karşı duyarsız olmayı öğrenmeli. Yoksa delirir kişi
zannımca..
Notos Öykü’nün dördüncü sayısında “Yazar Olabilir miyim” sorusu bir dosya
olarak ele alınmış. Bazı genç yazarlara da yer verilmiş bu dosyada.
Hep “Ya sonra?” diyen yanım nedeniyle merak sardı, isimlerine aşina
olmadığımız bu “genç yazarlar” şimdi neredeler acaba sorusuna yenik düştüm. Kendimi
sorguladım önce, isimlerine bilmediğime göre ya yeteri kadar takip edemiyorum–ki
o zaman kendime edebiyat düşkünü demekte çok yersiz bir hak iddia ediyorum-
demektir ya da zaman yine acımasız davranmış bu güzel insanlara da..
Maalesef ki ikinci tahmin güçlü bir adaymış, birkaç tanesine baktığımda
devam eden birkaç çalışmadan sonra yazın dünyasını bıraktıklarını gördüm.
Üzücü..
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır..” diye belirtmiş Semih Gümüş aynı
dosyada. Tüm yazdıklarına katılmasam da bu söylediğine yürekten katıldım. Şöyle
ki, eserlerini okumayı sevdiklerim arasında çile çekmemiş olan yazar yok gibi
bir şey. Sadece “yazarlık” için de geçerli değil bence söylediği, “sanatın
herhangi bir dalı ile uğraşmak çilekeş bir yola adım atmaktır” bana göre..
Bu nedenle altını çizdiklerim oldu Semih Gümüş’ün satırlarından, siz ne
düşünüyorsunuz merak ediyorum. Paylaşmak istiyorum bu nedenle.
“Genç insan toplumsal ya da
siyasal sorumluluk duygusuyla yazarlığa heves etmişse, baştan söylenmelidir ki
sonu gelmez.”
“Edebiyat dünya görüşlerinin
taşıyıcısı olmaya indirgendiğinde görev duygusunu tetikleyip edebiyat olmaktan
da çıkmaya başlar.”
“Demek ki genç yazar şu
soruyla yüz yüze gelir: İnsanı, başkalarının daha önce görmediği biçimde
görebiliyor ve başkalarının yazmadığı biçimde yazabiliyor muyum?”
“Hayata uzak, insan
ilişkilerinde başarısızsam, kendi hayatımı ve iç dünyamı anlattığım başlangıç
metinlerinden sonra ne yazacağım?”
“…, sonunda bütün
yazdıklarınızın karşılıksız kalabileceğini göze almadan o sokaklara girilmesini
önermem.”
“Nasıl olsa yayımlanacak bir
yer bulurum, düşüncesi de öldürür genç yazarı. Ya yayınlanmazsa, diye düşünen
kazanır orada.”
“Edebiyat dergileri ilk
sınav yerleri,..”
“Yazarlık elbette çilekeş
bir uğraştır ve yaratıcı yazı, adı üstünde yaratıcılığı, hem de en üst düzeye
çıkarmayı amaçlayanlarla alış veriş içinde olabileceğimiz bir dünyaya
girmektir. Asıl çetin yol, o dünyanın kapısını araladıktan sonra çıkacaktır
karşımıza.”
Tüm bunlar içinde beni en çok zorlayan “toplumsal ya da siyasal duygusuyla
yazarlığa heves etmişse” demesi oldu. Nitekim ben kişinin anlatması gereken,
satırları arasına saklaması gereken bir mesajı olması gerektiğini savunanlardan
ve inananlardanım. Ancak illaki benim anlayamadığım, ya da eksik anladığım
bambaşka bir pencereden değerlendiriyor olabilir “edebiyat”ı Semih Gümüş.
Bilemedim. Hala düşünmedeyim.
Yalnız sizin görüşlerinizi merak ediyorum, yazmak böyle bir şey midir sizin
için de? Bir kağıda en değerli en güzel cümlelerinizi döküp sonra suya bırakmak
mıdır?
Alıntılar: Notos Öykü 04 – Yazar Olabilir miyim?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder