Menu

8 Nisan 2016 Cuma

Yan Komşu

Aşık olmuştu kadın, aşık olmuştu ve aşkın bir hata olabileceği aklına hiç gelmemişti..
Kapı çaldığında ders çalışıyordu Yusuf. Vize dönemindeydi ve dersleri pek de parlak değildi. Annesi onu evde bırakıp pazara gitmişti, oğlu bölünmeden ders çalışabilsin diye pazardan alacağı tüm torbaları ne kadar ağır olurlarsa olsunlar kendi başına taşımaya razıydı. Annesinin ne kadar fedakâr bir kadın olduğunu biliyordu. İçten bakardı gözleri, kalbi her zaman biraz saf biraz kandırılmaya müsait. Öylesine iyi niyetli bir kadındı ki kimseyi kıramaz, kalbini kıran kişiler için bile aklında haklı bahaneler bulup onları affederdi.
Zil sesiyle irkildi Yusuf, oturduğu sandalyeden ayağa kalktı hızla. Annesi ne de çabuk gelmişti böyle, bir şey mi olmuştu acaba? Telaşta kapıya yöneldi, kapının koluna fazla yüklenmişti açarken kolunu incitti. Tam karşıya baktı kimseyi göremedi sonra nedense gayri ihtiyari yere doğru kaydırdı bakışlarını, küçücük boyuna rağmen kocaman kahverengi gözleri olan ve gözlerinde korku olan bir çocuk kendisine bakıyordu. Üstü başı kir pas içindeydi, ama çingene veya sokak çocuğu olmadığı da çok açıktı.
Bu ufaklığı bir yerlerden tanıyordu ama emin olamadı. Çocuk hala ona bakıyordu, oyun için zile basmış gibi durmuyordu hem bu küçücük haliyle zile nasıl yetişmişti acaba?
-          Noldu ufaklık, bir şey mi isteyecektin? Diyebildi en sonunda.
Sorusunun ardından uzanıp ufaklığın kıvırcık saçlarını okşama ihtiyacı hissetti, ama uzanmadı. Çocuk sanki sesi içinde bir yerlerde kaybolmuş da bulmaya çalışıyormuş gibi zorlanarak “Annem” demeyi başarabildi ve ardından Yusuf’u pantolonundan çekiştirmeye başladı.
O ana kadar yan kapının açık olduğunun farkına varamamıştı, demek ki bu çocuk annesinin sürekli şikayetle bahsettiği gürültücü yan komşularının oğluydu. Annesi daima apartmanlarına yeni taşınan komşularından şikayet ediyordu. Hakkı da vardı hani, ne zaman evde olsa bitmek bilmeyen bağırtı seslerini duyabiliyordu. Bağırtı seslerine de; ya evdeki kadının cılız inlemeleri ya da çocuğun korkudan daha yüksek çıkan ağlama sesleri eşlik ediyordu.
Demek bu yüzden tanıdık gelmişti bu ufaklık Yusuf’a. Nasıl da ilk seferde anlayamamıştı. Önyargı böyle birşey olsa gerek diye düşündü kendi kendine, oysa ailesinin gürültücülüğü şu küçücük masum çocuğun ne kadar günahı olabilirdi ki? İnsanlar acımasız olabiliyordu; sevmedikleri veya tasvip etmedikleri kişilerle karşılaştıklarında o kişilerle ilgili olabilecek diğer tüm insanları da göz ardı edebiliyordu demek ki..
O bunları düşünürken ufaklık çekiştirmeye devam ediyordu, çekiştirmesinde adeta bir yalvarma hali vardı. Portmanto üzerinde asılı olan anahtarını alıp cebine attı Yusuf. Sonra da kapıyı çekip yan komşunun evine adım attı.
Kapıdan girer girmez içini tarif edemediği bir duygu kapladı, birşeyler eksikti bu evde. Adını koyamadığı ama varlığının eksik olduğunun farkına varabildiği bir eksiklik vardı bu evde. Ufaklık hala çekiştiriyordu, oysa durup bu evde neyin yanlış olduğunu düşünmek istiyordu.
Koridor çok uzun değildi, beş adımda koridoru bitirebilmek mümkündü. Tam giriş kapısının karşısında kalan duvar dibine bir sürü ayakkabı düzensizce atılmıştı. Çoğu kadın ayakkabısıydı, birkaç da çocuk ayakkabısı. Hepsi eskiydi, hepsi bir köşeye öylece atılmıştı. Ayakkabılar içinde sadece bir tanesi özenle duvarın en köşesine konulmuştu, bir erkek ayakkabısıydı ve o yeniydi. Yeni boyanmış olduğu parıltısından belliydi, üzerinde toz tanesi bile yoktu. Koridorun tam karşısında mutfak kapısı ve yerde ise sadece bir kilim vardı. Evdeki herşey gibi o da eski duruyordu.
Ufaklık hala çekiştiriyordu, Yusuf onun yönlendirmesine izin verdi giriş kapısının iki adım ötesinde sağdaki kapıdan içeriye girdiler. Odada çok az eşya vardı. Bir çekyat bir de televizyon vardı, ve bir köşeye yerleştirilmiş ahşap küçük bir sehpa. Bu evin her yerinden fakirlik akıyordu, hayır fakirlik değil daha çok özenle bu hale getirilmiş gibi bir hali vardı bu evin. Birileri bu evde yaşayan iki kişinin mutlu olmasını istemiyor da özellikle onları bu sefil yaşama mahkum ediyor gibiydi.
Çekyatın hemen dibinde bir kadın baygın yatıyordu, odadan girer girmez ufaklık Yusuf’u daha da çok çekiştirerek kadının yanına götürmeye çalışıyordu. Sonra Yusuf’u bırakıp korkuyla koşarak kadının yanına gitti. Gözlerinde öylesine büyük bir sevgi vardı ki bu iki insan arasındaki bağın sözcüklerin ötesine geçtiği çok açıktı.
Yusuf kadını yerde görünce ne yapacağını şaşırmıştı, demek ufaklık bu yüzden zillerine basmıştı ve bu yüzden onu çekiştirip duruyordu. Annesini kurtarmak istiyordu, annesini kurtarabilecek birilerine ulaşabilmek istiyordu.
Kadın ölmüş müydü acaba, çabuk davranıp kadına bakması gerekiyordu ama sanki zaman katılaşmış ağırlaşmış ve hareket edebilmeyi imkansız kılmış gibiydi. Her adımında evin içindeki çekilen acıyı ispatlayacak nitelikte detaylar gözüne çarpıyordu. Mesela karşı duvarın bir yeri içe göçmüştü. Yumruk izi değil bir beden izi vardı o göçükte, birisi oraya öylesine sert bir şekilde fırlatılmış olmalıydı ki bu denli bir iz duvarda meydana gelebilmişti.
İkinci adımında ufaklığın sağ gözünün altındaki morluk gözüne çarpmıştı. Şuana kadar nasıl fark edemediğine şaşırdı, bu kadar güzel bakan gözlere ceza olarak mı yerleştirilmişti o morluk? Küçücük bir çocuğa nasıl yakıştırılmıştı bu çirkin iz?
Oda mı çok büyüktü zaman mı çok yavaş akıyordu yoksa o mu çok beceriksizdi bilmiyordu ancak kadına ulaşmak için asırları geçirmiş gibiydi Yusuf. Evde hissettiği eksikliğin yerini kendi evinde asla tatmadığı koca bir acı almıştı. Bu insanlara acıyordu artık hayır onlarla beraber canı acıyordu şuanda. En az yerde yatan kadın kadar kederli ve en az kadının yanında çaresizce oturan çocuk kadar korkuyla doluydu artık. Ölmüş müydü acaba kadıncağız? Kendi annesi nerelerdeydi şimdi, iyi miydi? Ya bu çocuğun yerinde kendi olsaydı o zaman ne yapardı? Kendisi de mi yan komşunun ziline ulaşıp gözleriyle yardım dilenirdi yoksa elinden bu bile gelmez miydi?
Diz çöküp hemen kadının yüzünü kendine doğru çevirdi Yusuf, ufaklık ürkek ürkek onu izliyordu. Annesine bir başka zarar gelmesini daha kaldıramayacağı yine gözlerinden okunuyordu. “Oh nefes alıyor” diye iç geçirdi. Yaşıyordu işte çok şükür, nefes alıyordu. Dudağı patlamış, kanı çenesine doğru akmış ve orada kuruyup kalmıştı. Her iki gözü de morarmıştı, yanaklarında da yer yer sarı lekeler vardı. Saçları dağılmıştı, sanki biri saçlarından tutup sürüklemiş gibiydi.
Yusuf’un baktıkça içi daha çok acıyordu, dayaktan ve eziyetten kendinden geçmişti bu kadıncağız. Üstelik yaşının da küçük olduğu o kadar belliydi ki, olsa olsa kendi yaşlarında veya birkaç yaş daha büyük. Yirmi beşin üzeri olamazdı bu kadının yaşı, buna rağmen elleri aynı Yusuf’un annesinin elleri gibi yıpranmış, eskimişti. Gözaltları morluklar dışında zayıflıktan da çökmüştü. Müthiş bir acının pençesinde kıvrandığı çok açıktı.
Genç kadını olabildiğince nazik bir şekilde çekyata yatırdı. Ne kadar nazik olursa belki o kadar kolay iyileşebilirdi acıları, baygın yatan bu kadının. Mutfakta biraz su bulabilme umuduyla kapıya yöneldi, ufaklık da çekyata yatırılan annesinin ellerini tekrardan kaptı hemen. Onu bir an bile bırakmak istemiyordu, ellerinden tutarsa annesi hemen iyileşebilirdi. Belki yine gözlerini açar ufaklığın gözlerine bakıp gülümserdi, belki onu kucağına oturtup yine sıcacık öpebilirdi.

--Devamı Yarın--

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder