Aşık olmuştu kadın,
aşık olmuştu ve aşkın bir hata olabileceği aklına hiç gelmemişti..
Kapı çaldığında
ders çalışıyordu Yusuf. Vize dönemindeydi ve dersleri pek de parlak değildi. Annesi
onu evde bırakıp pazara gitmişti, oğlu bölünmeden ders çalışabilsin diye
pazardan alacağı tüm torbaları ne kadar ağır olurlarsa olsunlar kendi başına
taşımaya razıydı. Annesinin ne kadar fedakâr bir kadın olduğunu
biliyordu. İçten bakardı gözleri, kalbi her zaman biraz saf biraz kandırılmaya
müsait. Öylesine iyi niyetli bir kadındı ki kimseyi kıramaz, kalbini kıran
kişiler için bile aklında haklı bahaneler bulup onları affederdi.
Zil sesiyle irkildi
Yusuf, oturduğu sandalyeden ayağa kalktı hızla. Annesi ne de çabuk gelmişti
böyle, bir şey mi olmuştu acaba? Telaşta kapıya yöneldi, kapının koluna fazla
yüklenmişti açarken kolunu incitti. Tam karşıya baktı kimseyi göremedi sonra
nedense gayri ihtiyari yere doğru kaydırdı bakışlarını, küçücük boyuna rağmen
kocaman kahverengi gözleri olan ve gözlerinde korku olan bir çocuk kendisine
bakıyordu. Üstü başı kir pas içindeydi, ama çingene veya sokak çocuğu olmadığı
da çok açıktı.
Bu ufaklığı
bir yerlerden tanıyordu ama emin olamadı. Çocuk hala ona bakıyordu, oyun için
zile basmış gibi durmuyordu hem bu küçücük haliyle zile nasıl yetişmişti acaba?
-
Noldu ufaklık, bir şey mi
isteyecektin? Diyebildi en sonunda.
Sorusunun ardından
uzanıp ufaklığın kıvırcık saçlarını okşama ihtiyacı hissetti, ama uzanmadı.
Çocuk sanki sesi içinde bir yerlerde kaybolmuş da bulmaya çalışıyormuş gibi
zorlanarak “Annem” demeyi başarabildi ve ardından Yusuf’u pantolonundan
çekiştirmeye başladı.
O ana kadar
yan kapının açık olduğunun farkına varamamıştı, demek ki bu çocuk annesinin
sürekli şikayetle bahsettiği gürültücü yan komşularının oğluydu. Annesi daima
apartmanlarına yeni taşınan komşularından şikayet ediyordu. Hakkı da vardı
hani, ne zaman evde olsa bitmek bilmeyen bağırtı seslerini duyabiliyordu.
Bağırtı seslerine de; ya evdeki kadının cılız inlemeleri ya da çocuğun korkudan
daha yüksek çıkan ağlama sesleri eşlik ediyordu.
Demek bu yüzden
tanıdık gelmişti bu ufaklık Yusuf’a. Nasıl da ilk seferde anlayamamıştı.
Önyargı böyle birşey olsa gerek diye düşündü kendi kendine, oysa ailesinin gürültücülüğü
şu küçücük masum çocuğun ne kadar günahı olabilirdi ki? İnsanlar acımasız
olabiliyordu; sevmedikleri veya tasvip etmedikleri kişilerle
karşılaştıklarında o kişilerle ilgili olabilecek diğer tüm insanları da göz
ardı edebiliyordu demek ki..
O bunları
düşünürken ufaklık çekiştirmeye devam ediyordu, çekiştirmesinde adeta bir
yalvarma hali vardı. Portmanto üzerinde asılı olan anahtarını alıp cebine attı
Yusuf. Sonra da kapıyı çekip yan komşunun evine adım attı.
Kapıdan girer
girmez içini tarif edemediği bir duygu kapladı, birşeyler eksikti bu evde.
Adını koyamadığı ama varlığının eksik olduğunun farkına varabildiği bir
eksiklik vardı bu evde. Ufaklık hala çekiştiriyordu, oysa durup bu evde
neyin yanlış olduğunu düşünmek istiyordu.
Koridor çok uzun
değildi, beş adımda koridoru bitirebilmek mümkündü. Tam giriş kapısının
karşısında kalan duvar dibine bir sürü ayakkabı düzensizce atılmıştı. Çoğu
kadın ayakkabısıydı, birkaç da çocuk ayakkabısı. Hepsi eskiydi, hepsi bir
köşeye öylece atılmıştı. Ayakkabılar içinde sadece bir tanesi özenle duvarın en
köşesine konulmuştu, bir erkek ayakkabısıydı ve o yeniydi. Yeni boyanmış olduğu
parıltısından belliydi, üzerinde toz tanesi bile yoktu. Koridorun tam
karşısında mutfak kapısı ve yerde ise sadece bir kilim vardı. Evdeki herşey
gibi o da eski duruyordu.
Ufaklık hala
çekiştiriyordu, Yusuf onun yönlendirmesine izin verdi giriş kapısının iki adım
ötesinde sağdaki kapıdan içeriye girdiler. Odada çok az eşya vardı. Bir çekyat
bir de televizyon vardı, ve bir köşeye yerleştirilmiş ahşap küçük bir sehpa. Bu
evin her yerinden fakirlik akıyordu, hayır fakirlik değil daha çok özenle bu
hale getirilmiş gibi bir hali vardı bu evin. Birileri bu evde yaşayan iki
kişinin mutlu olmasını istemiyor da özellikle onları bu sefil yaşama mahkum
ediyor gibiydi.
Çekyatın hemen
dibinde bir kadın baygın yatıyordu, odadan girer girmez ufaklık Yusuf’u daha da
çok çekiştirerek kadının yanına götürmeye çalışıyordu. Sonra Yusuf’u bırakıp
korkuyla koşarak kadının yanına gitti. Gözlerinde öylesine büyük bir sevgi
vardı ki bu iki insan arasındaki bağın sözcüklerin ötesine geçtiği çok açıktı.
Yusuf kadını yerde
görünce ne yapacağını şaşırmıştı, demek ufaklık bu yüzden zillerine basmıştı ve
bu yüzden onu çekiştirip duruyordu. Annesini kurtarmak istiyordu, annesini
kurtarabilecek birilerine ulaşabilmek istiyordu.
Kadın ölmüş müydü
acaba, çabuk davranıp kadına bakması gerekiyordu ama sanki zaman
katılaşmış ağırlaşmış ve hareket edebilmeyi imkansız kılmış gibiydi. Her
adımında evin içindeki çekilen acıyı ispatlayacak nitelikte detaylar gözüne
çarpıyordu. Mesela karşı duvarın bir yeri içe göçmüştü. Yumruk izi değil bir
beden izi vardı o göçükte, birisi oraya öylesine sert bir şekilde
fırlatılmış olmalıydı ki bu denli bir iz duvarda meydana gelebilmişti.
İkinci adımında
ufaklığın sağ gözünün altındaki morluk gözüne çarpmıştı. Şuana kadar nasıl fark
edemediğine şaşırdı, bu kadar güzel bakan gözlere ceza olarak mı
yerleştirilmişti o morluk? Küçücük bir çocuğa nasıl yakıştırılmıştı bu çirkin
iz?
Oda mı çok büyüktü
zaman mı çok yavaş akıyordu yoksa o mu çok beceriksizdi bilmiyordu ancak
kadına ulaşmak için asırları geçirmiş gibiydi Yusuf. Evde hissettiği eksikliğin
yerini kendi evinde asla tatmadığı koca bir acı almıştı. Bu insanlara acıyordu
artık hayır onlarla beraber canı acıyordu şuanda. En az yerde yatan kadın kadar
kederli ve en az kadının yanında çaresizce oturan çocuk kadar korkuyla doluydu
artık. Ölmüş müydü acaba kadıncağız? Kendi annesi nerelerdeydi şimdi, iyi
miydi? Ya bu çocuğun yerinde kendi olsaydı o zaman ne yapardı? Kendisi de mi
yan komşunun ziline ulaşıp gözleriyle yardım dilenirdi yoksa elinden bu bile
gelmez miydi?
Diz çöküp hemen
kadının yüzünü kendine doğru çevirdi Yusuf, ufaklık ürkek ürkek onu izliyordu. Annesine
bir başka zarar gelmesini daha kaldıramayacağı yine gözlerinden okunuyordu. “Oh
nefes alıyor” diye iç geçirdi. Yaşıyordu işte çok şükür, nefes alıyordu.
Dudağı patlamış, kanı çenesine doğru akmış ve orada kuruyup kalmıştı. Her iki
gözü de morarmıştı, yanaklarında da yer yer sarı lekeler vardı. Saçları
dağılmıştı, sanki biri saçlarından tutup sürüklemiş gibiydi.
Yusuf’un baktıkça
içi daha çok acıyordu, dayaktan ve eziyetten kendinden geçmişti bu kadıncağız.
Üstelik yaşının da küçük olduğu o kadar belliydi ki, olsa olsa kendi yaşlarında
veya birkaç yaş daha büyük. Yirmi beşin üzeri olamazdı bu kadının yaşı, buna
rağmen elleri aynı Yusuf’un annesinin elleri gibi yıpranmış, eskimişti. Gözaltları
morluklar dışında zayıflıktan da çökmüştü. Müthiş bir acının pençesinde
kıvrandığı çok açıktı.
Genç
kadını olabildiğince nazik bir şekilde çekyata yatırdı. Ne kadar nazik
olursa belki o kadar kolay iyileşebilirdi acıları, baygın yatan bu kadının.
Mutfakta biraz su bulabilme umuduyla kapıya yöneldi, ufaklık da
çekyata yatırılan annesinin ellerini tekrardan kaptı hemen. Onu bir an bile
bırakmak istemiyordu, ellerinden tutarsa annesi hemen iyileşebilirdi. Belki
yine gözlerini açar ufaklığın gözlerine bakıp gülümserdi, belki onu kucağına
oturtup yine sıcacık öpebilirdi.
--Devamı Yarın--
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder