Menu

Merdiven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merdiven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2016 Perşembe

MERDIVEN - AHMET HAŞİM

Bu sabah uyandığımda aklımda sadece bu şiir vardı. Bu şiirn benim için ironisi çocukluğumdan hatırladığım tek şiir olması ve belki de o yaşlarda okuyuup beğendiğim tek şiir olması.


Bilemedim. Çok karışık hisler besliyorum bu satırlara karşı. İçimde bir yerlere dokunuyor..


MERDİVEN
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Ahmet HAŞİM

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)