Menu

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2016 Salı

Suya yazı yazmak

Yani kaybolup gitmeyi en başından kabul etmek gerek..
Demek günlerce, gecelerce, saatler boyu, bıkmadan usanmadan, emek emek ördüğün satırların kimseye ulaşmayacak olma ihtimalini, hatta bu olasılığın çok da yüksek olduğunu kabul ederek devam etmek gerek..
Günün birinde geri dönüp baktığında, aslında hiç var olamadığını fark edeceğini bilerek pes etmemek gerek öyleyse..
Ne için yazdığı önemli yazarın ve nasıl ve ne denli sabırlı olduğu ya da bu durumda ne derece duyarsız olduğu?
Evet bana kalırsa duyarsız olmayı öğrenmesi gerek ben yazmak istiyorum diyen kişinin. Elbette topluma, gördüklerine, yazmak istediklerine, anlatmak istediklerine karşı değil. Kendi çocuğu gibi gördüğü ürettiklerine gelen tepkilere – tepkisizliklere karşı duyarsız olmayı öğrenmeli. Yoksa delirir kişi zannımca..
Notos Öykü’nün dördüncü sayısında “Yazar Olabilir miyim” sorusu bir dosya olarak ele alınmış. Bazı genç yazarlara da yer verilmiş bu dosyada.
Hep “Ya sonra?” diyen yanım nedeniyle merak sardı, isimlerine aşina olmadığımız bu “genç yazarlar” şimdi neredeler acaba sorusuna yenik düştüm. Kendimi sorguladım önce, isimlerine bilmediğime göre ya yeteri kadar takip edemiyorum–ki o zaman kendime edebiyat düşkünü demekte çok yersiz bir hak iddia ediyorum- demektir ya da zaman yine acımasız davranmış bu güzel insanlara da..
Maalesef ki ikinci tahmin güçlü bir adaymış, birkaç tanesine baktığımda devam eden birkaç çalışmadan sonra yazın dünyasını bıraktıklarını gördüm. Üzücü..
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır..” diye belirtmiş Semih Gümüş aynı dosyada. Tüm yazdıklarına katılmasam da bu söylediğine yürekten katıldım. Şöyle ki, eserlerini okumayı sevdiklerim arasında çile çekmemiş olan yazar yok gibi bir şey. Sadece “yazarlık” için de geçerli değil bence söylediği, “sanatın herhangi bir dalı ile uğraşmak çilekeş bir yola adım atmaktır” bana göre..
Bu nedenle altını çizdiklerim oldu Semih Gümüş’ün satırlarından, siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum. Paylaşmak istiyorum bu nedenle.
“Genç insan toplumsal ya da siyasal sorumluluk duygusuyla yazarlığa heves etmişse, baştan söylenmelidir ki sonu gelmez.”
“Edebiyat dünya görüşlerinin taşıyıcısı olmaya indirgendiğinde görev duygusunu tetikleyip edebiyat olmaktan da çıkmaya başlar.”
“Demek ki genç yazar şu soruyla yüz yüze gelir: İnsanı, başkalarının daha önce görmediği biçimde görebiliyor ve başkalarının yazmadığı biçimde yazabiliyor muyum?”
“Hayata uzak, insan ilişkilerinde başarısızsam, kendi hayatımı ve iç dünyamı anlattığım başlangıç metinlerinden sonra ne yazacağım?”
“…, sonunda bütün yazdıklarınızın karşılıksız kalabileceğini göze almadan o sokaklara girilmesini önermem.”
“Nasıl olsa yayımlanacak bir yer bulurum, düşüncesi de öldürür genç yazarı. Ya yayınlanmazsa, diye düşünen kazanır orada.”
“Edebiyat dergileri ilk sınav yerleri,..”
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır ve yaratıcı yazı, adı üstünde yaratıcılığı, hem de en üst düzeye çıkarmayı amaçlayanlarla alış veriş içinde olabileceğimiz bir dünyaya girmektir. Asıl çetin yol, o dünyanın kapısını araladıktan sonra çıkacaktır karşımıza.”
Tüm bunlar içinde beni en çok zorlayan “toplumsal ya da siyasal duygusuyla yazarlığa heves etmişse” demesi oldu. Nitekim ben kişinin anlatması gereken, satırları arasına saklaması gereken bir mesajı olması gerektiğini savunanlardan ve inananlardanım. Ancak illaki benim anlayamadığım, ya da eksik anladığım bambaşka bir pencereden değerlendiriyor olabilir “edebiyat”ı Semih Gümüş. Bilemedim. Hala düşünmedeyim.
Yalnız sizin görüşlerinizi merak ediyorum, yazmak böyle bir şey midir sizin için de? Bir kağıda en değerli en güzel cümlelerinizi döküp sonra suya bırakmak mıdır?
Alıntılar: Notos Öykü 04 – Yazar Olabilir miyim?

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

10 Mart 2016 Perşembe

Biz

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Ben her zaman geç kalırım; doğum günlerini kutlamakta, telefon edip geçmiş olsun demekte, dışarıya çıkıp havanın tadını çıkarmakta ve hatta düşündüklerimi söylemekte.. İşte yine öyle oldu, bir koltuğun altına iki karpuz sığmazken maymun iştahlılık edip beşini hatta altısını bir araya sıkıştırmak istersen böyle oluyor işte. Her şeye geç kalıyorsun.

Kendime çok yükleniyor gibi görünebilirim, belki de.. Kim bilir.. Sadece “kadın olmayı” düşündükçe sinirleniyorum bu da kelimelerime, düşüncelerime yansıyor. Evet baya bildiğiniz sinirleniyorum; haklarımı savunmak zorunda olmaktan, kendimi anlatmak zorunda olmaktan, okuduğum haberlerde şiddetin her türlüsüne maruz kalan kadınların hikayelerine içimin ezilmesinden ve yine de bir şey yapamamaktan dolayı sinirleniyorum.

Siz de öyle hissetmiyor musunuz? Ben kendimi bildim bileli “başlarına gelene katlanmak zorunda olan kadınların” hikayelerini dinliyorum, dinledikçe anlam veremiyorum yaşamak zorunda olduklarımıza. Sanırım hep bu dinlediklerimden sebep bir yanım fazlaca asi, söz dinlemez, başına buyruk hatta dağınık. 

8 Mart’ta haber sitelerinde, televizyonlarda, radyolarda kadına karşı şiddetin hat noktalara ulaştığı birçok haber yer aldı. Kocası tarafından terk edilmiş 15 yaşındaki Suriye’li “çocuk gelin”in kendini avcı tüfeğiyle vurduğu bir haber, kocasından boşanmak istediği için eşi tarafından defalarca bıçaklanan kadını anlatan bir başka haber, İzmir Karşıyaka’da terk ettiği eşi tarafından kurşuna dizilen bir kadın daha..

Hangi birine daha çok sinirlendiğime karar veremiyorum. 8 Mart olduğu için bu haberlerin altının daha kalın çizilmesine mi kızmalıyım, canlarından olan zavallı kadınlar için bir şey yapamıyor olmaya mı daha çok kızmalıyım? 

Hele ki tecavüz mağduru kadınlarımızı düşündükçe ve onlara bu acıyı reva gören “hayvan”ların mahkemeler tarafından serbest bırakılmasını, iyi halden indirim almalarını düşündükçe aklım yerinden uğruyor. 

Belki de yazmamam, söylemem gereken söylüyorumdur şuan. Öfkeyle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bilecek yaştayım, yine de içimdeki kadının sesini kısamam. Benim için şu hayatta kıymetli olan, beni ben yapan, bugüne getiren, düşüncelerimi ve kimliği şekillendiren kişileri düşünüyorum. Hayatımdaki üç önemli kadını.. Yaşları, eğitimleri, görgüleri, yaşadıkları birbirinden o kadar farklı iken söylediklerinin aynı olması beni hep düşündürmüştür. 

“Önce oku kızım, önce sen oku ki erkeğin eline bakma. Koca dediğin bulunur, sen yeter ki onun eline bakıp boynun bükük kalma.”

Eminim birçoklarınız duymuştur bu sözleri büyüklerinden, ben de çok duydum ve onları dinlemeye karar verdim. Hiç de pişman olmadım, iyiki beni böyle büyütmüşler. İşte şimdi bu yüzden bu üç güzel kadına borcumu diğer tüm kadınların hikayelerini anlatarak ödemek istiyorum. İçimden sadece kadınların sesini duyurmak, onların yaşadıklarını, hissettiklerini yazmak geliyor.


Yine de, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününüz kutlu olsun henüz tanışmadığım dostlarım, geç kalmış olsam da hep aklımdasınız. 

25 Şubat 2016 Perşembe

Yeniden


“Şimdi ben sana nasıl anlatayım ki aşkımı; içimi eriten, kalbimi sıcacık saran bu duyguları nasıl dile getireyim ve gözlerinin içine bakarak bunları sana nasıl söyleyeyim? Düşünüyorum bu ateş kalbime nasıl düştü, ben farketmeden ruhumu nasıl sardı? Sorularım var cevaplarını bulamadığım, sorularım var cevapları çok da önemli olmayan. Tek bir gerçek var içimde, o da sana olan sevgim ve sana ait olan ruhum. Başka bir kelam, başka bir söz yok geriye kalan..”

Zihnindeki bu düşünceler eşliğinde yürüyordu, yağmur damlaları üzerine düşüyor, ıslanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar; damlalara karışıyor ve çoğalıyordu onlarla birlikte. Sevdiği adam yoktu artık, gitmişti. Şimdi yerinde sonsuz bir boşluk, geçmesi mümkün olmayan bir acı ve sabahsız geceler vardı. Aşkta geriye bunlardan başka ne kalıyordu ki?

Ayakları çıplaktı, üzerindeki hırka yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve artık damlalar elbisesini de ıslatıyordu. Acıyordu, ağlıyordu, büyüyordu istemeden. Olgunluk kelimesi zihnine geldi birdenbire.. “Anlamsız ve ne kadar boş; büyümek, büyük olmak, olgun olmak bu acılarla hayata devam etmekse ne anlamı vardı ki olgunluğun veya ne önemi? Gözleri olmayacaktı, güldüğünde sol yanağında beliren hafif gamzesi olmayacaktı, kızdığında çatılan kaşları olmayacaktı, uyandığında onu öpen dudakları olmayacaktı. Böylesi bir olgunluk neden istenir ki?”

Yağmur şiddetleniyordu, gök gürültüsü ve şimşek dans ederek ona eşlik ediyordu. Mutluluk dansı değildi bu, sadece acısına eşlik ediyorlardı. Ufukta bir yerlere yıldırım düştü, gözünü kırpmadı bile. Yıldırımın şuan tam onun üzerine düşmesi bile korkutamazdı onu. Zaten asıl ve en vurucu yıldırım onun kalbine düşmüştü çoktan. Yakıp geçmişti, geriye bir yığın kalmıştı. Hıçkırıkları artıyordu, sesi yükseliyordu ve bağırmak ihtiyacı içinde yalpalıyordu artık. Yığılıverdi birden bire olduğu yere, sarsılarak ağlıyordu artık.“Neden, neden böyle oldu?”
 
Doğa ve tabiat ona eşlik ediyordu bu yolculuğunda; gök gürültüsü çığlıkları, yağan yağmur gözyaşları ve düşen yıldırımlar acılarıydı. Kaç dakika veya kaç saat geçmişti, gün bitiyor muydu yoksa başlıyor muydu.. Bilmiyordu ama hıçkırıkları azalmaya, gözpınarları artık kurumaya başlamıştı. Ayağa kalktı, gökgürültüsü ve şimşeklerin uzaklaştığını, yağmurun dinmeye başladığını şaşırarak farketti.

Yorgun adımlarla ilerlemeye başladı, adım atmak istemese de beyni değil vücudu hakimdi artık hareketlerine. Yürüyüşü bir refleksten ibaretti ama yine de ilerliyordu. Yağmur azalsa da dinmiyordu, ıslanıyor muydu acaba? “Hislerimi kaybettim dedikleri bu olsa gerek. İlerde parlayan ışık bile içimi acıtıyor. Gözlerimi yakıyor. Bu yolu bitirmek, sonuna varmak imkansız benim için.”
 
Seyrek seyrek düşüyordu artık damlalar, hareketlerine biraz daha canlılık gelmişti. Gözlerindeki bulanıklık azalmaya başlamış, çevresini görmeye başlamıştı. İlk bahar aylarından fırlamış gibiydi tüm manzara. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçlar, yağmur sonrası taze toprak kokusu, kış uykusundan uyanıp hayata dönen böceklerin sesleri. Etrafı yeşillikler ve hatta moruyla, sarısıyla göz kırpan çiçeklerle doluydu. “Yürüdüğüm bunca zaman boyunca, tüm yol böyle miydi? Ben hep bu yoldamıydım yoksa artık başka bir yerde miyim? Bahar kokularını yeniden alabiliyorum, kuşların ürkek seslerini yeniden duyabiliyorum. Başka bir zaman dilimi mi bu, yoksa bana bahşedilen yeni bir yaşam mı? Kalbim sızlıyor hala, acılarım duruyor kalbimde kendilerine edindikleri yerlerinde. Yine de, gözlerini hatırlamak acı değil, gözyaşı değil tebessüm veriyor artık bana. Yolun sonu hala uzaklarda, ama sanki o sondaki ışık artık umut dolu, daha bir sıcak.. Beni kendisine tüm samimiyetiyle çekiyor şimdi..Geliyorum, yürüyorum, koşuyorum..”

18 Şubat 2016 Perşembe

Durgun

Merhaba, 

Bugün içimden bir şiir paylaşmak geldi, hem de bana ait bir şiir J

Biraz karamsar görünebilir, özellikle de iki gün önceki “ağlamak istiyorum” temalı yazımdan sonra, ancak meraklanmayın ruh halim çok daha iyi şu anda ve bu şiir de oldukça eski bir tarihten “11 Mayıs 2014”. Aralarında bir ilişki yok anlayacağınız.
 
Umarım içinizi karartmam J 
 

-- DURGUN --

Durgun,
Durgun yüreğim.
Yaralı kalbim,
Sessiz çığlıklarım
ve ben durgun..
Bir hazin hava,
Dudaklarımda
Eksik bir gülümseme..
Sensiz bensiz umutsuz bir hayat
Ve ben durgun..
Ne sen ne ben
Bulutların bile çığlıklarını duymazken,
Kalbimizin acısı
Sadece içimize batarken,
Hayat ve ben durgun..
 
 
 
 
 
 
 
 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Nefes (hikaye)


Selamlar,
 

Bugün bir hikaye paylaşmak istedim. Hani daha önce bahsetmiştim “Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı” diye. İşte bu hikaye o hikaye. 

Ancak yazarken fark ettim ki biraz uzayacak, bu nedenle iki veya üç parça olarak yayınlayacağım. İşte ilk parçası J 

Nefes ( 1 )

Baharın ilk güneşi, Taksim’in arnavut kaldırımları yağan yağmur sonrası kurumaya yüz tutmuş yer yer ıslak.. Öğlen vaktinin telaşı almış tüm insanları; öbek öbek öğrenci grupları, turist kafileleri hepsi bir akın halinde İstiklal’e vermişler kendilerini. 

Tatlı bir özgürlük duygusu ile dolmuş yüreğiyle metro çıkışında öylece durmuş etrafındaki telaşı izliyordu Müge. Uzun kıvırcık saçları, kahverengi bukleler halinde beline kadar iniyor, üzerindeki siyah deri ceketini bir aksesuar misali tamamlıyordu.

     -Oh be, havaya bak… Ben de böyle miyim ya? Normal zamanda ben de mi böyle güneşin güzelliği fark etmeden koşturuyorum oradan oraya? 

Kendi kendine konuşuyordu, muhtemelen etrafından geçenler ona deli gözüyle bakıyordu. “Olsun be” diye kendi kendine kikirdedi Müge.  

İş günü olmasına rağmen kot pantolon ve salaş bir tişört giyebilmenin gözle görülebilir, elle tutulabilir hafifletici bir etkisi olacağını hiç tahmin edememişti daha önce. Şimdiyse bunun mutluluğunu yaşıyordu. Kendini iplerinden kurtulmuş Pinokyo gibi hissediyordu.  

İstiklale doğru ağır adımlarla harekete geçti, istiklal’in sol girişindeki Burger King’e şöyle bir göz attı. Bekleyenleri inceledi dalgın dalgın. Kimisi saatine bakıyor, kimisi beklediği kişiyi arıyor nerede olduğunu soruyor, grup halinde olanlar aralarında şakalaşıp kaynaşıyorlardı. Kiminin yüzü sert, kimisi umutlu, kimi mutlu, kimi bıkkındı. Hayat herkes için olanca hızıyla akıp gidiyordu işte.

      -En azından bugün değil, diye mırıldandı Müge.
 
Ne yapması gerektiğini, nereye gitmesi gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini söyleyen olmayacaktı bugün. Bugün tüm iplerinden kurtulmuş, rahatlamıştı. Bu kadar çok rahatlayabilmeyi ummuyordu Müge, çünkü kendisini bağlayan iplerin ne denli sıkı olduğunun farkında değildi, neydi bu? Ne deniyordu buna? Heh “Stockholm sendromu” diyorlardı buna.

Dün girdiği toplantıda boğulacak gibi olduğunu hissetmişti ve bir gün daha işe gelecek hali kalmadığını anladığında hemen plan yapmıştı. Yıllık izninden bir gün feda edecekti, tatil hakları böyle zamanlar için değil miydi zaten?  

Çinlilerle olan toplantısını bir bahaneyle erteletti, müdürüne kimliğiyle ilgili bir sorunu halletmek için nufüs müdürlüğüne gideceği yalanını attı –kafa dinlemek istiyorum deseydi, asla izin vermez yazı bekle derdi- ve hemen ekledi “Olur da işim erken biterse gelirim mutlaka, ama gelemezsem de yıllık iznimden düşersiniz”. Bunu duyan müdürünün gözleri, para görünce gözleri dolar işareti olan çizgi film karakterleri gibi parlayıverdi.

      -Ah tamam Müge’cim, sen işini hallet önemli olan o. Dönünce de sistemden yıllık izin girişini yaparsın.

İçinden “Çakal” diye geçirse de Müge, müdürüne sadece tatlı tatlı gülümsemekle yetindi. İzni ayarlamıştı gerisinin bir önemi yoktu. Sadece kendisi için bir gün çalmıştı hayattan.  

      -İki ıslak hamburger bir de ayran lütfen.

      -Olur abla, sen geç şöyle otur.

Karnını doyurmak için Taksim’in meşhur ıslak hamburgercilerini seçmişti. Kahvaltı etmemişti ama bugün her şeyi tersten yapabilirdi, bugün onundu. Telefonuna baktı, erkek arkadaş adayı aramıştı. Selçuk, ismini de tam sevememişti ama aslında iyi çocuktu. Eli yüzü düzgün, işi sağlam tam anne babaların sevdikleri cinsten iyi kısmetti. “Amaan..”

Geri aramadı, telefonu tekrar attı çantaya. Islak hamburgerleri mideye gömdükten sonra ödemeyi yapıp çıktı, aheste aheste İstiklal’de yürümeye başladı. Arkadaşı Fransız konsolosluğunun içindeki kafeden ve konsolosluğun bahçesinden bahsetmişti. Oraya gitmek istedi; baktı tadilat var, kapısı duvar “Kısmet değilmiş” deyip yolunu Tünel’e doğru çevirdi.

      -Çocuklara destek olmak istemez misiniz? 

Unicef’te çalışan maviler içindeki bir genç çocuk yolunu kesmişti; hiçbir zaman yeteri kadar vakti olmazdı bu gençleri dinlemeye Müge’nin. Bu sefer bir şans vermeye karar verdi, bu maviler yeşiller sarılar içindeki gençlerin enerjisine imreniyordu. Hepsi de inandıkları şeyler uğruna sokaklarda yağmur, kar, soğuk, sıcak, rüzgar,çamur demeden çabalayan güzel çocuklardı; dinlemeliydi.

      -Haydi anlat bakalım.

      -Unicef’i duymuşsunuzdur, tüm dünya ülkelerinde çocukları ve yaşam haklarını korumak için çalışmalar yürüten bir kurum. Türkiye ofisi olarak yaptığımız kampanyalardan bahsetmek istiyorum ben de.  

Öyle büyük bir heyecanla anlatıyordu ki, gözleri yaşardı Müge’nin. “Çocuklar bedeli elli kuruş bile olmayan kızamık aşısı olamadıkları için ölmesinler” derken gözleri parlıyordu bu çocuğun. Daha kendisi de bir çocuktu oysa, yüreği kadar tertemizdi gözleri de..

      -Biz sizden bizim ailemize katılmanızı düzenli destekçimiz olmanızı istiyoruz? Deyince genç çocuk, sazı bu sefer Müge aldı eline. 

      -Senin adın ne canım?

      -Barış, ya senin abla?

      -Müge benim de.. Sen çok mu seviyorsun çocukları?

      -Çocuk dediğin de insandır be abla, nasıl sevmem?

      -Oooo, Yaşar Kemal de okuyoruz.

      -Biliyor musun cidden? Okudun mu sende?

“Bilmeyen var mıdır ablacım” diye sordu sonra kendi sorusunun manasızlığını anlayıp yine kendi cevapladı “Vardır elbet ama ben bilirim. Getir hadi ne gerekiyorsa yapalım size destekçi olmak için..”

Barış’ın içinde yeşil mavi ela kahverengi saklı gözlerinde ışıklar çaktı, sadece destekçi kazandığından değil kendisini içtenlikle dinleyip anlayan biriyle tanıştığından. 

      -Barış, mavi Unicef, yeşil de Greenpeace. Eee bu sarılar ne onları bilemedim?

      -Onlar Af Örgütü için çalışanlar abla.

      -Tanıyor musunuz siz birbirinizi?

      -Çoğunu tanıyoruz abla, zaten üç örgütte birbirinden besleniyor gibi. Af örgütündeki sokak çalışmalarını kuranlar, eskiden Unicef’te çalışanlarmış. Laf aramızda akşamları da buluşur kendi aramızda bir şeyler yaparız. Bak şu kız varya –başıyla sarı kıyafeti içinde kızıl saçlı bir kızı işaret etti- adı Asya, ah abla bir güzel bir bilsen.

Müge gülümsedi “Sen biliyorsun ya, yetmez mi” dedi.

      -Benim bildiğimi ona da bir söyleyebilsem, ah. 

Bir taraftan Müge’nin kart bilgilerini kağıda geçiriyor öte yandan Asya’ya nasıl vurulduğunu anlatıyordu. Etraflarından düzinelerce insan geçiyor, bazısı bir bakış atıyor, kimi hiç umursamıyor görmezden geliyor, kimi de çarpıp geçiyordu.

Asya ne güzel isim diye düşündü Müge, verdiği talimatın altına imzasını attıktan sonra elinde kalem gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti ve “Cesur ol, emi?” diyerek sıcacık gülümsedi. 

      -Tamam değil mi şimdi her şey, ben gidiyorum bak?

      -Tamam abla, teşekkür ederim çocuklar adına.
 
Müge tam arkasını dönmüş yoluna devam edecekken Barış daha içten daha hürmetli daha saygılı daha duygulu bir sesle seslendi arkasından; 

      -Saol be abla!!.. 

İzni alalı yirmi dört saat, evden çıkalı iki saat, Taksim’e varalı bir saat olmamışken daha şimdiden yüzü gülmeye başlamıştı Müge’nin, nefes almaya başladığını hissediyordu.

 

2 Şubat 2016 Salı

Belki de, ne bileyim ben.. (Barış Manço Anma Günü)


Tesadüflere inanır mısınız? Ben inanırım, inanmak için hep güçlü sebeplerim oldu. İşte bunlardan birinden bahsedeceğim şimdi.

Barış Manço..

Hürmetle andığım, gönülden sevdiğim birisi. Barış Manço Anma gününden bağımsız olarak bahsetmek istiyorum bugün kendisinden. (31 Ocak tarihi Barış Manço anma günü idi.) 

Oldum olası severim Barış abi’yi, çocukken Adam Olacak Çocuklar serisini çok izleyememiş olmama rağmen hem de. Özellikle son dönemde çalışırken Barış Abi’nin şarkıları olmadan yaptığım işte ilerleyemez, konsantre olamaz oldum.

Dinlediğim her şarkısı neredeyse istisnasız hepsi bana bir çeşit ilham veriyor. Sözleri çok şahane değil mi, mesela “Süleyman” şarkısını ele alalım. Der ki;

Kendini yoksa sultan mı sandın
Seninki sade isim benzerliği Süleyman
Bu dünya kimseye kalmamış
Hele bir düşün, sana niye kalsın Süleyman
 

Ya da “Kezban” şarkısında dediği gibi; 

“Kitabına uyduran kervanı yükleyip yüksek dağlardan aşırır
Beceriksiz kişi sağa sola bakınıp ta düz ovada yolunu şaşırır”
 

Bu her iki şarkıda o kadar eğlenceli ki, aralarına sıkıştırdığı derin mesajlar insanı hiç rahatsız etmiyor. Hatta çoğu zaman fark etmiyoruz belki de, ama ben farkına varmaya başladığımdan beri bir başka saygı duymaya başladım Barış abi’ye. Benim belki sayfalar dolusu sözle anlatmak isteyeceklerimi bir şarkının içine iki satırla öyle bir yerleştirmiş ki kendisine sadece gıpta edilebilir.

Ben böyle bir yandan kendi içimde severken, severken Cumartesi akşamı esti kafamıza açtık youtube. Barış abi’nin kliplerini izleyelim dedik. İzledik de.. Saatlerce “vay be ne efsaneymiş”, “oo şu kıyafetine bak”, “Kurtalan ekspreste baya iyiymiş he” naraları eşliğinde kulaklarımızın pasını attık. Dönence’den başlayıp Nick The Chopper’a, oradan Gamzedeyim’den Hemşerim Memleket Nire’ye derken büyük bir tur attık.

Ertesi gün yolumuz Kadıköy’e düşünce “madem dün bu kadar dinledik hadi Barış abi’nin evine gidelim” dedik. Aslında gerçekten çok ilginç olabilecek bir ziyaretti bu. Olabilecek diyorum çünkü bazı olumsuz izlenimlerim oldu. Hoş hakkını yiyemem yine de ilginçti ama beni biraz üzdü işte bu ziyaret.

Barış abi de, evi de, sergilenen hatıraları da, çok güzeldi; ancak aşırı kalabalıktı ve dahası kuru kalabalıktı. 31 Ocak Barış Manço anma günü olunca müzeye giriş ücretsizdi ve çok fazla ziyaretçi vardı. Bu kadar kalabalığa, ziyaretçiye rağmen sanki kimse oraya Barış Manço için gelmemişti. 

Nasıl yani diyeceksiniz, şöyle ki; sadece fotoğraf çekiyor veya çektiriyorlardı. Yani oradaki ödüllerin, Barış Abi’nin yüzüklerinin, ne bilim yattığı yatağın, hatta banyosunun, plaklarının, oturduğu koltukların, kendisi için hazırladığı şövalye odasının, bu odalarda aldığı nefesin, bu odalarda yazdığı şarkıların, yaşadıklarının hiçbir önemi yoktu sanki çekilen fotoğraflara dekor olmaktan başka. 

Nasıl anlatabilirim bilmiyorum hissettiklerimi, öyle mutsuz ayrıldım ki oradan. Hayır yanlış anlaşılmasın fotoğraf çekilmesin demiyorum asla, çünkü öyle anlar geliyor öyle yerlere gidiyorum ki ben de yapıyorum bunu, fotoğraf çekip o andan bir parçayı saklamak istiyorum..

“Bu değil söylemek istediğim..” 

Orada olup görmeliydiniz, adım atacak yer yok aşırı kalabalık. Bir sürü insan bir odadan öbür odaya, bir köşeden bir diğerine itiş kakış geçiyor. Geçince tek yaptığı telefonunun küçücük ekranından çektiği fotoğraf karesine bakmak oluyor. Sonra da hemen bir diğer köşeye atlıyor, yeni fotoğraf kareleri için. 

“Şimdi beni sağ profilimden, şimdi yukardan, şimdi soldan biraz da önden çek!! Arkadaki heykelleri de al, off ya alamamışsın hadi bir daha çek..”

Ali Atay’ın bir şarkısı yine kulaklarımda; “Belki de, ne bileyim ben” diyor. Heh işte şuan ki ya da ziyaret sırasındaki ruh halim tam olarak da böyleydi.

Ama hani Barış abi, onun hayatı, onun başarısı, sıcaklığı, dostluğu nerede? Benim bulmak istediklerimle toplumun geri kalan büyük çoğunluğunun aradığı çok farklı sanırım. Bilmiyorum, belki de ben yanlış beklentilerle, yanlış pencerelerden bakıyorumdur hayata, insanlara, sanata, sanata gönül vermiş Barış abi’lere.. Belki de benimdir hatalı olan, ne bileyim ben..