Menu

3 Şubat 2016 Çarşamba

Nefes (hikaye)


Selamlar,
 

Bugün bir hikaye paylaşmak istedim. Hani daha önce bahsetmiştim “Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı” diye. İşte bu hikaye o hikaye. 

Ancak yazarken fark ettim ki biraz uzayacak, bu nedenle iki veya üç parça olarak yayınlayacağım. İşte ilk parçası J 

Nefes ( 1 )

Baharın ilk güneşi, Taksim’in arnavut kaldırımları yağan yağmur sonrası kurumaya yüz tutmuş yer yer ıslak.. Öğlen vaktinin telaşı almış tüm insanları; öbek öbek öğrenci grupları, turist kafileleri hepsi bir akın halinde İstiklal’e vermişler kendilerini. 

Tatlı bir özgürlük duygusu ile dolmuş yüreğiyle metro çıkışında öylece durmuş etrafındaki telaşı izliyordu Müge. Uzun kıvırcık saçları, kahverengi bukleler halinde beline kadar iniyor, üzerindeki siyah deri ceketini bir aksesuar misali tamamlıyordu.

     -Oh be, havaya bak… Ben de böyle miyim ya? Normal zamanda ben de mi böyle güneşin güzelliği fark etmeden koşturuyorum oradan oraya? 

Kendi kendine konuşuyordu, muhtemelen etrafından geçenler ona deli gözüyle bakıyordu. “Olsun be” diye kendi kendine kikirdedi Müge.  

İş günü olmasına rağmen kot pantolon ve salaş bir tişört giyebilmenin gözle görülebilir, elle tutulabilir hafifletici bir etkisi olacağını hiç tahmin edememişti daha önce. Şimdiyse bunun mutluluğunu yaşıyordu. Kendini iplerinden kurtulmuş Pinokyo gibi hissediyordu.  

İstiklale doğru ağır adımlarla harekete geçti, istiklal’in sol girişindeki Burger King’e şöyle bir göz attı. Bekleyenleri inceledi dalgın dalgın. Kimisi saatine bakıyor, kimisi beklediği kişiyi arıyor nerede olduğunu soruyor, grup halinde olanlar aralarında şakalaşıp kaynaşıyorlardı. Kiminin yüzü sert, kimisi umutlu, kimi mutlu, kimi bıkkındı. Hayat herkes için olanca hızıyla akıp gidiyordu işte.

      -En azından bugün değil, diye mırıldandı Müge.
 
Ne yapması gerektiğini, nereye gitmesi gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini söyleyen olmayacaktı bugün. Bugün tüm iplerinden kurtulmuş, rahatlamıştı. Bu kadar çok rahatlayabilmeyi ummuyordu Müge, çünkü kendisini bağlayan iplerin ne denli sıkı olduğunun farkında değildi, neydi bu? Ne deniyordu buna? Heh “Stockholm sendromu” diyorlardı buna.

Dün girdiği toplantıda boğulacak gibi olduğunu hissetmişti ve bir gün daha işe gelecek hali kalmadığını anladığında hemen plan yapmıştı. Yıllık izninden bir gün feda edecekti, tatil hakları böyle zamanlar için değil miydi zaten?  

Çinlilerle olan toplantısını bir bahaneyle erteletti, müdürüne kimliğiyle ilgili bir sorunu halletmek için nufüs müdürlüğüne gideceği yalanını attı –kafa dinlemek istiyorum deseydi, asla izin vermez yazı bekle derdi- ve hemen ekledi “Olur da işim erken biterse gelirim mutlaka, ama gelemezsem de yıllık iznimden düşersiniz”. Bunu duyan müdürünün gözleri, para görünce gözleri dolar işareti olan çizgi film karakterleri gibi parlayıverdi.

      -Ah tamam Müge’cim, sen işini hallet önemli olan o. Dönünce de sistemden yıllık izin girişini yaparsın.

İçinden “Çakal” diye geçirse de Müge, müdürüne sadece tatlı tatlı gülümsemekle yetindi. İzni ayarlamıştı gerisinin bir önemi yoktu. Sadece kendisi için bir gün çalmıştı hayattan.  

      -İki ıslak hamburger bir de ayran lütfen.

      -Olur abla, sen geç şöyle otur.

Karnını doyurmak için Taksim’in meşhur ıslak hamburgercilerini seçmişti. Kahvaltı etmemişti ama bugün her şeyi tersten yapabilirdi, bugün onundu. Telefonuna baktı, erkek arkadaş adayı aramıştı. Selçuk, ismini de tam sevememişti ama aslında iyi çocuktu. Eli yüzü düzgün, işi sağlam tam anne babaların sevdikleri cinsten iyi kısmetti. “Amaan..”

Geri aramadı, telefonu tekrar attı çantaya. Islak hamburgerleri mideye gömdükten sonra ödemeyi yapıp çıktı, aheste aheste İstiklal’de yürümeye başladı. Arkadaşı Fransız konsolosluğunun içindeki kafeden ve konsolosluğun bahçesinden bahsetmişti. Oraya gitmek istedi; baktı tadilat var, kapısı duvar “Kısmet değilmiş” deyip yolunu Tünel’e doğru çevirdi.

      -Çocuklara destek olmak istemez misiniz? 

Unicef’te çalışan maviler içindeki bir genç çocuk yolunu kesmişti; hiçbir zaman yeteri kadar vakti olmazdı bu gençleri dinlemeye Müge’nin. Bu sefer bir şans vermeye karar verdi, bu maviler yeşiller sarılar içindeki gençlerin enerjisine imreniyordu. Hepsi de inandıkları şeyler uğruna sokaklarda yağmur, kar, soğuk, sıcak, rüzgar,çamur demeden çabalayan güzel çocuklardı; dinlemeliydi.

      -Haydi anlat bakalım.

      -Unicef’i duymuşsunuzdur, tüm dünya ülkelerinde çocukları ve yaşam haklarını korumak için çalışmalar yürüten bir kurum. Türkiye ofisi olarak yaptığımız kampanyalardan bahsetmek istiyorum ben de.  

Öyle büyük bir heyecanla anlatıyordu ki, gözleri yaşardı Müge’nin. “Çocuklar bedeli elli kuruş bile olmayan kızamık aşısı olamadıkları için ölmesinler” derken gözleri parlıyordu bu çocuğun. Daha kendisi de bir çocuktu oysa, yüreği kadar tertemizdi gözleri de..

      -Biz sizden bizim ailemize katılmanızı düzenli destekçimiz olmanızı istiyoruz? Deyince genç çocuk, sazı bu sefer Müge aldı eline. 

      -Senin adın ne canım?

      -Barış, ya senin abla?

      -Müge benim de.. Sen çok mu seviyorsun çocukları?

      -Çocuk dediğin de insandır be abla, nasıl sevmem?

      -Oooo, Yaşar Kemal de okuyoruz.

      -Biliyor musun cidden? Okudun mu sende?

“Bilmeyen var mıdır ablacım” diye sordu sonra kendi sorusunun manasızlığını anlayıp yine kendi cevapladı “Vardır elbet ama ben bilirim. Getir hadi ne gerekiyorsa yapalım size destekçi olmak için..”

Barış’ın içinde yeşil mavi ela kahverengi saklı gözlerinde ışıklar çaktı, sadece destekçi kazandığından değil kendisini içtenlikle dinleyip anlayan biriyle tanıştığından. 

      -Barış, mavi Unicef, yeşil de Greenpeace. Eee bu sarılar ne onları bilemedim?

      -Onlar Af Örgütü için çalışanlar abla.

      -Tanıyor musunuz siz birbirinizi?

      -Çoğunu tanıyoruz abla, zaten üç örgütte birbirinden besleniyor gibi. Af örgütündeki sokak çalışmalarını kuranlar, eskiden Unicef’te çalışanlarmış. Laf aramızda akşamları da buluşur kendi aramızda bir şeyler yaparız. Bak şu kız varya –başıyla sarı kıyafeti içinde kızıl saçlı bir kızı işaret etti- adı Asya, ah abla bir güzel bir bilsen.

Müge gülümsedi “Sen biliyorsun ya, yetmez mi” dedi.

      -Benim bildiğimi ona da bir söyleyebilsem, ah. 

Bir taraftan Müge’nin kart bilgilerini kağıda geçiriyor öte yandan Asya’ya nasıl vurulduğunu anlatıyordu. Etraflarından düzinelerce insan geçiyor, bazısı bir bakış atıyor, kimi hiç umursamıyor görmezden geliyor, kimi de çarpıp geçiyordu.

Asya ne güzel isim diye düşündü Müge, verdiği talimatın altına imzasını attıktan sonra elinde kalem gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti ve “Cesur ol, emi?” diyerek sıcacık gülümsedi. 

      -Tamam değil mi şimdi her şey, ben gidiyorum bak?

      -Tamam abla, teşekkür ederim çocuklar adına.
 
Müge tam arkasını dönmüş yoluna devam edecekken Barış daha içten daha hürmetli daha saygılı daha duygulu bir sesle seslendi arkasından; 

      -Saol be abla!!.. 

İzni alalı yirmi dört saat, evden çıkalı iki saat, Taksim’e varalı bir saat olmamışken daha şimdiden yüzü gülmeye başlamıştı Müge’nin, nefes almaya başladığını hissediyordu.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder