Menu

kiraz çiçeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kiraz çiçeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2016 Salı

Minik Tesla


Ailemizin yeni minicik, mini minnacık ferdi Tesla bugün geliyor.
Aslında bu tek cümlenin arkasında o kadar uzun bir hikaye var ki.. Ben oldum olası kedileri çok seviyorum; onların o minik burunları, o meraklı bakışları, haylaz koşuşturmaları, pembiş patileri, sevildiklerinde çıkardıkları mır mır sesleri içimi ısıtıyor. Her gördüğüm yerde mutlaka oynarım ben kedilerle, elimi muhakkak bir kez atarım, sevmeye başını okşamaya çalışırım falan.
Ama bilemezsiniz aynı anda ne de çok korkarım ben hayvanlardan, özellikle kedilerden. Isırmalarından, tırmalamalarından, hırçınlaşmalarından.. İşte bunlar hep çocukken hayvanlardan korkutularak büyütülmekten. “Aman dokunma kızım ısırır, sakın dokunma evladım kuduz olursun, bak yüzünü çizer, kolların yara bere içinde kalır” vesaire vesaire.. Sonuç da bu işte, her sevmek istediğinde, içinden sevgi dolup taştığında bile elini uzatırken tereddüt etme durumu.
Tabi ki yıllarca gittim bu korkunun üzerine, en fazla uysal kedileri korkusuzca sevecek kadar da aştım tüm bu endişeleri ama yine de içimde kedi sahiplenip büyütmekle ilgili korkular vardı. Geçenlerde (kurban bayramında hem de tam 10 gün boyunca) bir arkadaşımızın yavru kedisini evimizde misafir ettik ve ısırılma korkumun küçük bir bölümünü böylece yenmiş oldum.
Malumunuz yavru kediler pek bir oyuncu J
Geçen bu 10 günün sonunda kedi bakamayacağımıza, bu işin çok zor olduğuna, evde sürekli hareket halinde ve ilgi isteyen bir canlı ile başa çıkamayacağımıza karar verdik.
Yani, vermiştik J Ta ki ben Tesla’yı görene kadar.
Evet şuana kadar çoktan anlaşıldığı üzere, müstakbel minik oğlumuzun adı Tesla. Kendisi minicik gri bir tekir, benim onu ilk görüp vurulduğum fotoğrafını göreceksiniz hemen aşağıda.

Biz daha canlı canlı tanışamadık, henüz. Bir hafta kadar oldu ailesi olmaya karar vereli, ancak hafta sonunu şehir dışında geçireceğim için bu haftaya ertelemiştik evimize taşınma işini.
Karar verdik vereli araştırmalar yapmaya, evde hem onu hem kendimizi nasıl rahat ettiririz diye planlar yapmaya başladım. Mutfak tezgahından nasıl uzak tutulur, evde çok koku olmaması için hangi kumu hangi tuvalet kabını almak gerekir, kum temizliği ne sıklıkla yapılmalıdır, tırmalama tahtasına nasıl alıştırılır, el ile oynamaması için neler yapmak gerekir hep bunların peşindeyim bu aralar J
Bunun büyük bir sorumluluk olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor, sadece yavruyken değil bütün ömrü boyunca ilgilenmek, onun da insanın kendi çocuğu gibi sevilip sahiplenilmesi gerektiğini bilmek gerekiyor. Şuan en büyük isteğim ona hak ettiği yuvayı ve sevgiyi verebilmek. Çünkü bana göre hayvanlar, özellikle de kediler olağanüstü canlılar.
Şimdi ne mutlu ki bana aileme böyle çok tatlı bir üye daha katılıyor J

P.S: Kedi bakımı için öğrenecek daha çooookk yolum var, bu konuda tecrübeli arkadaşlar var ve paylaşmak isterlerse hiç de hayır demem hani J

22 Mayıs 2016 Pazar

Neredesin Sen?

Check-in

Hayattayım, merak eden dostlarım için. Fakat neredeyim? Kah orada kah burada, kah Nazım Hikmet’in mezarında kah Tolstoy’un evinde.. Kah uçakta, kah trende sırtımda çanta dolaşmaktayım. Kah ofiste kah sokakta koşturmadayım.

Evet dostlar, bilenlerinizin tahmin ettiği üzere bir süredir Moskova’dayım. Bu nedenledir ki burayı “az biraz” ihmal ettim. Yine de bu aralıkta boş durmadım paylaştıklarınızı mümkün olduğunca takip ettim, bu ülkeyi ve insanlarını, yaşama koşullarını ve hayata bakış açılarını bol bol gözlemledim.

Size hayat koşullarının ne kadar iyi olduğunu, sağlanan imkanların ne kadar güzel olduğunu anlatmak istesem bile hem samimi gelmez hem de uzun uzun yazacağım satırlar sıkıcı gelir. 

Onun yerine sizlere, burada bana kalan ilk zaman diliminde -işyerinden fırsat bulduğum ilk dakikada- Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiğimden bahsedebilirim. Novodeviçi Manastırının hemen yanındaki Novodeviçi Mezarlığında yatıyor Nazım dizi dibindeki son aşkı Vera ile. Anton Çehov’la ve bir çok yazar, şair, düşünür ile birlikte..

 



Arkadaşımla beraber Nazım’ın yanından ayrıldıktan sonra yarım saat taban tepmeyi göze alıp, elimizde birer harita Leo Tolstoy’un yolunu tuttuk sonra mesela. Dedik ki madem ki günü Nazım ile açtık bırakalım bugün ki gezi “edebiyat gezisi” olsun bizim için.

Çok hoş bir evi vardı Tolstoy’un, giriş ücretli 300 ruble (şuan ki kur ile 4 Euro yani 13-15 türk lirası arasında). Tolstoy hakkında çok fazla bilgim yoktu, mesela çok fazla çocuğu olduğunu, “Hacı Murat” isimli bir kitabı olduğunu, ayakkabı yapmayı çok sevdiğini, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen tüm parasını fakir halk ile paylaştığını gibi gibi detaylardan hiç haberim yoktu. Kendime yeni edindiğim hobi gereği -“gittiğim ülkelerden, o ülkenin yazarlarından birinin kitabını yine o ülkenin kendi dilinde alma”- hemen kendime Hacı Murat’ı ediniverdim. Türkiye’ye döndüğümde, derhal kendi dilimde de edineceğim bu kitabı..



Sonra her gün sabah akşam bindiğim metrolarda insanların sürekli ve durmadan, kalabalık demeden ayaktayım demeden kitap okuduklarını gördüm. Ya elektronik kitap var ellerinde ya benim en sevdiğim haliyle mis gibi kokan baskı kitaplar. Biri ikisi değil ya da bir defa iki defa değil her sabah her akşam büyük çoğunlukta böyle olduğunu gördüm hem de mesela.

Yazının buraya kadar olan kısmı güzelleme gibi gelebilir, yazabileceğim negatif deneyimlerim de var elbette; biraz durum biraz gezi yazısı olmasına tam göz yumacakken içimi yine bir hüzün kapladı. Havaalanındayız şuan, yanımıza bir aile geldi. Zannedersem Arap bir aile ya da Orta Doğu’nun bir yerinden bilemiyorum. Benden küçük bir kız ve benden biraz daha büyük bir kadın var adamın yanında. Yanlarında altı çocuk, en büyüğü sekiz yaşında ya var ya yok.

Benden küçük olan kızın önce adamın büyük kızı olabileceğini “umdum”, “ummak istedim”. Oysa incelediğim kadarıyla anladığım, ya da arkadaşımla beraber anladığımız bu kızcağız adamın karısı. Benden birkaç yaş büyük ya var ya yok ablam ise -benim yaşım çok subjektif oldu, şunun adını koyalım yirmi yedi diyelim- beline doladığı kuşak içine yatırdığı bebeği ile durmadan ayakta. Ben mi gözlerinde hüzün görüyorum, dudaklarında burukluk görüyorum da yanlış mı yorumluyorum bilmiyorum. Belki de..

Yine de tek hissedebildiğim mutsuzluk yüzünde. Yanlarındaki çocuklardan dördü kız çocuğu, dört küçücük yürek ve belki on belki on beş yıl sonra bir başkasının ikinci karısı belki üçüncü karısı olacak dört küçücük çocuk. 

Onlar için normal olabilir, toplumları kendi içinde bulundukları zaman ve koşullara göre değerlendirmek gerekir belki.. Ben değerlendiremiyorum, çok açık ve net kız çocuğum olmasından korkuyorum. Böyle bir coğrafyada doğsa onun da benzer bir kaderi paylaşabileceği ihtimali aklıma geldikçe bu dört küçük çocuk için canım yanıyor. 
Yok mudur bunun başka yolu, ya da nedir bunun doğrusu? Onlar adına üzülmek bana düşmez mi yani? Mutlular mıdır acaba? Ya da mutlu olmak diye bir kavram var mıdır bu kadınlar için? Varsa aradıkları mutluluk bu mudur? Sık sık aklıma “Cahillik mutluluktur” diyen arkadaşım geliyor. Öyle midir gerçekten? Yoksa ben oturmuş, kendi sakin köşemde burnu büyüklük mü yapıyorumdur acaba? 

Cevabını hiç bulamayacağım sorular sorduğumu biliyorum, doğrunun ve yanlışın bir olmadığı bir dünyada yaşadığımı da ve yine yazımı hüzünlü bir konuya çevirdiğimin de farkındayım. Yine de bunları yazmadan edemezdim. Beynimi yiyen tüm sorulara kulaklarımı tıkayıp Moskova’nın ne kadar gelişmiş bir şehir olduğundan bahsedemezdim. Affedin..

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)

12 Nisan 2016 Salı

Ruhuma dokunan ezgileriyle, Evgeny Grinko

Bazı sesler vardır sizi düşünmeye, hissetmeye iter. Bazı tonlar, notalar vardır kalbinize en derininden, en ummadığınız yerden dokunur.

Evgeny Grinko..

İşte öyle biri, bir kısmınız tanıyor bile olabilir belki. Kim olduğunu sorsanız belki ben de çok şey anlatamayabilirim. Karışık biraz. 

Rus olduğunu ve Valse isimli parçası ile Türkiye’de oldukça dinlendiğini söyleyebilirim. Benim gidebildiğim ama onun gelebildiği 3 konseri oldu İstanbul’da sanıyorum. Kendi ülkesinde bilinirliği çok yok zannediyorum, zira ben Moskova’daki arkadaşların yalancısıyım. Sorduğumda bilmiyorlardı.

Parçaların tamamı ona mı ait? İnanın bilmiyorum, belki benim bilmediğim klasik eserleri de çalıyordur ama benim kendi iç dünyama soracak olursanız ona ait. En azından dinlediğimde beni ona ait kılabiliyor.

Evgeny ile tanışıklığımız biraz gerilere, 3 yıl öncesine uzanıyor. Vals’i göndermişti çok sevdiğim bir dostum bak sen seversin diye. 

Sevdim evet, günlerce durmadan usanmadan ara vermeden dinledim. O kadar çok dinledim ki, o zamanlar daha henüz bilmediğim ama kalbimin çoktan farkında olduğu “gelecekteki” ayrılığım ve bu şarkı için bir hikaye bile yazdım. Sanki kelimeler kendiliğinden dökülüverdi yüreğimden sayfalara.

Birkaç gün sonra Серенада - Serenad isimli şarkısını keşfettim. Sonrasında benim için en anlamlı eserlerinden biri bu oldu. 

Ardından devam eden zaman içerisinde her dinlediğimde yüreğimin en ücra köşelerine dokunmaya devam etti bu güzel insan, keşfettim ki sanat sanattan doğar. Onu dinledikçe içimden daha çok yazmak, daha çok üretmek geldi. Anladım ki sadece ben değilim böyle düşünen.

Mabel Matiz de zannedersem benim gibi hissetmiş olacak ki, Vals’e sözler yazmış albümüne eklemiş. En sevdiğim iki müzisyen bir araya gelmiş anlayacağınız. 

Henüz dinleyememiş olsam da bir arkadaşım da benim Vals için yazdıklarımdan esinlenerek bir beste hazırlamış, dinlemek için sabırsızlansam da henüz beklemedeyim.

Şimdi yine Evgeny dinliyorum, tam şuan da. Yine o bilindik dokunuşlarıyla ulaşıyor bana, kulağıma acı tatlı sözler fısıldıyor hem geçmişten hem gelecekten. Günün birinde tanışabilme umudu taşıyor yüreğime ve eski bir dosta selam gönderme, özlendiğini -ki kendisi bunu bilmese de- hatırlama vesilesi oluyor bana. 

Not: Aşağıda tüm bahsi geçen parçaları bulabilirsiniz, umarız siz de seversiniz.

Beni ilk yakalayan şarkısı.
Hemen ardından favorim olan hala da en sevdiklerimden biri olan parçası.

Hayatımı değiştiren, bambaşka bir mutluluk getiren parçası -Henüz paylaşmamış olsam da hikayesini daha sonra paylaşırım bakarsınız :) 


Ve son olarak şuan da dinlemekte olduğum parça. Bu parça ismi “Polyushka Polye” imiş ve orjinalinde bir Rus marşı imiş. Ama o kadar farklı ki orjinalinden, dinlemek isteyenler için aşağıda orjinal halini de paylaşıyorum :)


11 Nisan 2016 Pazartesi

Öyle işte


Kaç kişi burayı açıp okuyor, ne düşünüyor, seviyor mu yoksa bu ne saçma şey mi diyor bilmiyorum. Bir yandan bilmek için yanıp tutuşuyorum öbür yandan deli gibi korkuyorum.

Yaşadığım ve kendimi bildiğim tüm süreç içerisinde içimde sahip olduğum en kuvvetli duygu özgür olma dürtüsüydü. Özgür olmalıyım, bir şeyler değiştirmeliyim, sınırları kabul etmemeliyim, düşüncelerimi ve hareketlerimi bana sunulan çizgiler içerisinde kısıtlamamalıyım.

Bu dürtü hiçbir zaman hayatımdaki doğrudan yön verici güç olamadı maalesef ki. Hayır bir saniye, kendime bu denli yüklenemem bu kadarı büyük haksızlık olur. Düşüncelerim çoğu zaman; içinde bulunduğum zaman ve koşullar açısından sınırlardan kurtuldu. Hep bir ötesini sorgulamayı başarabildim. Yalnızca buna uygun davranmayı başaramadım. Sanırım. Yani tamamen.

Birini kırmamak, diğerini üzmemek, bir başkasının yüzüne gülücük yerleştirebilmek için kendimden ne kadar da çok ödün verdiğimi, günden güne olmak istediğim kişiden ne kadar uzaklaştığımı, sesimin giderek daha çok kısıldığını şimdi durup geriye dönüp baktığımda fark ediyorum.

Bu ruh halinin -bolca ödün veren- hala daha üzerimde çok güçlü bir etkisini hissedebiliyorum, hem de hemen buracıkta bile. Bazen siyasi görüşler, düşünceler, sert tepkiler paylaşasım geliyor. Hani şu patlamalardan sonra, ya da sokakta aç yatan birini gördükten sonra, ya da parayla gözü dönmüş insanları gördükten sonra vs vs vs. Hani olur ya bazen öyle bir şey olur ki ağız dolusu küfretmek, ya da isyan etmek, kızmak, bağırmak çağırmak gelir içinizden. Öylesi bir şey işte.

Sonra kim olduğunu bilmediğim içinizden birinin alınmasından çekinip yine vazgeçiyorum seslendirmekten. Kendi sesimi duyurmaktan yine kendim vazgeçiyorum.

Ne içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü, ne de şahıslara özel bir durumu baz alarak düşünmüyorum aslında. Olaylara hep hümanist bir gözle baktığımı sanıyorum. Hoş, hümanistim diye adını koymam da mümkün değil çünkü bazen çok kızdığım birine “keşke ölse” dediğim oluyor. Demek ki o kadar da insani değilim. Sadece, nasıl anlatayım bilmiyorum ki insanların bile bile, göre göre harcanmasına, yok yere öldürülmesine veya ölmesine göz yumamıyorum.

İşte o anlar sesim yükseliyor içimden, kalk diyor değiştiremiyorsan da dünyayı kalk git bir köşeye yaz bunu. Bir okuyan bir gören olur, nasıl sen okuduklarınla daha fazla soru soran biri haline geliyorsan belki senin yazdıklarını da okuyanlar bir soru işareti koyarlar zihinlerine.

Oysa içimdeki diğer ses, ya gönül kırarsan diyor? Ya anlatmak istediğinin dışında, çok daha farklı anlaşılırsan, çok daha agresif, çok daha kırıcı? Çünkü çoğunlukla başıma gelen bu.

Örneklemem gerekirse, ananem hastanede yatıyor bir haftadır. Odada onunla beraber başka iki teyze daha var. Teyzelerden bir tanesi Cumartesi günü ziyarete gittiğimde su almamı rica etti kendisi inemediği ve refakatçisi olmadığı için. Parasını vermek istediğinde elbette almadım. Suyu alıp geldiğimde tekrar teklif etti ve benim tepkim “saçmalama teyze bir suyun parası mı konuşulur” oldu, yalnız sanırım sesim biraz -nasıl desem sert değil de- otoriter çıktı. Sonrasında dayımın eşi uyardı, “yaşlı insanlar seni düşündüğün gibi anlayamayabilirler neden o kadar sert söyledin?” diye.

Ben yine de yanlış yaptığımı düşünmüyorum, ama belki de haklıydı. Daha tatlı bir dil ile geri çevirebilirdim para verme talebini belki de, kim bilir.

Tüm bunları oturup neden anlattım bilemiyorum, bazen burası istediğim gibi edebiyat platformu olmaktan çok dertleşme ortamına dönüşebiliyor. Bu ayrımı yapmayı öğrenmeli miyim yoksa böyle devam mı etmeliyim çok kararsızım.

Sadece okuduklarınızda bazen sert ifadelere, sizi kıracak ters noktalara denk gelirseniz anlatmak istediklerimin ya da düşüncelerimin kötü niyetli olmadığını bilmenizi isterim. Bu sadece gördüklerime karşı olan, göğsümde kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkan isyan duygusundan. Haksızlığa karşı gözlerimi kapatamadığımdan ve artık içimde bastırdığım sesimi dışarıya özgürce –olması gerektiği gibi- bırakacağımdan.

5 Nisan 2016 Salı

Uyandırma servisi

Wake up call..

Pek uzunca bir zamandır kendimi işlerime verdim, üzerinde uğraştığım proje için artık son günlerimdeyim ve iş yoğunluğuna eklenen özel hayat yoğunluğuyla beraber neredeyse herşeyden koptum diyebilirim.

Az önce Şule hanım’ın (bkz. http://suleuzundere.blogspot.com.tr ) blogunda yaptığı bir çekilişte kitap kazandığımı ve bir gün fark ile (şuna burun farkı diyelim) bu güzel hediyeyi kaçırdığımı öğrendim.

İşte bu da benim “wake up call”um oldu, bir diğer deyişle uyandırma servisim :) Kendisine bu vesile ile tekrar teşekkür etmek istiyorum, bir süredir ihmal ettiğimin farkında idim ancak bir türlü geri dönmek için yeterli enerjiyi bulamıyordum. Bana gerçekten bir armağan oldu kaçırdığım bu hediye :)

İronik ama gerçek..

Dönüş için kısa bir yazı oldu farkındayım, bu nedenle bir kaç ay önce yazdığım ufacık bir şiirimsiyi -yazdıklarıma verdiğim isim budur- paylaşmak istiyorum; biraz depresif olsa da :)

Oturdum düşünüyorum;
Arabanın tavanına yağmur vuruyor..
Çat çat çat..
Camlar, buğu buğu
Bense oturdum düşünüyorum;
Mutlu muyum?
Mutluluğun tanımını bilmiyorum..
Mutsuz muyum?
Bugüne kadar tanıdığım mutsuzluklara benzemiyor..
Değilim öyleyse?
İçimde bir ölüm korkusu,
Aslan yuvasının etrafında otlanan ürkek ceylan gibi..
Hop oturup hop kalkıyorum.
Neden mi?
Ben de bilmiyorum.
Ah çocuk neyi bildin ki sen bugüne kadar?
Bu konuşan iç sesim..
Soruyorum,
Sen hiç bildin mi ki ben bileyim?
Ve yine fonda martılar,
Çığlık çığlığa uçuşuyorlar tepemde..
Ve yine tek dertleri,
Doyuracak karınları..
Ne güzel..

10 Mart 2016 Perşembe

Biz

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Ben her zaman geç kalırım; doğum günlerini kutlamakta, telefon edip geçmiş olsun demekte, dışarıya çıkıp havanın tadını çıkarmakta ve hatta düşündüklerimi söylemekte.. İşte yine öyle oldu, bir koltuğun altına iki karpuz sığmazken maymun iştahlılık edip beşini hatta altısını bir araya sıkıştırmak istersen böyle oluyor işte. Her şeye geç kalıyorsun.

Kendime çok yükleniyor gibi görünebilirim, belki de.. Kim bilir.. Sadece “kadın olmayı” düşündükçe sinirleniyorum bu da kelimelerime, düşüncelerime yansıyor. Evet baya bildiğiniz sinirleniyorum; haklarımı savunmak zorunda olmaktan, kendimi anlatmak zorunda olmaktan, okuduğum haberlerde şiddetin her türlüsüne maruz kalan kadınların hikayelerine içimin ezilmesinden ve yine de bir şey yapamamaktan dolayı sinirleniyorum.

Siz de öyle hissetmiyor musunuz? Ben kendimi bildim bileli “başlarına gelene katlanmak zorunda olan kadınların” hikayelerini dinliyorum, dinledikçe anlam veremiyorum yaşamak zorunda olduklarımıza. Sanırım hep bu dinlediklerimden sebep bir yanım fazlaca asi, söz dinlemez, başına buyruk hatta dağınık. 

8 Mart’ta haber sitelerinde, televizyonlarda, radyolarda kadına karşı şiddetin hat noktalara ulaştığı birçok haber yer aldı. Kocası tarafından terk edilmiş 15 yaşındaki Suriye’li “çocuk gelin”in kendini avcı tüfeğiyle vurduğu bir haber, kocasından boşanmak istediği için eşi tarafından defalarca bıçaklanan kadını anlatan bir başka haber, İzmir Karşıyaka’da terk ettiği eşi tarafından kurşuna dizilen bir kadın daha..

Hangi birine daha çok sinirlendiğime karar veremiyorum. 8 Mart olduğu için bu haberlerin altının daha kalın çizilmesine mi kızmalıyım, canlarından olan zavallı kadınlar için bir şey yapamıyor olmaya mı daha çok kızmalıyım? 

Hele ki tecavüz mağduru kadınlarımızı düşündükçe ve onlara bu acıyı reva gören “hayvan”ların mahkemeler tarafından serbest bırakılmasını, iyi halden indirim almalarını düşündükçe aklım yerinden uğruyor. 

Belki de yazmamam, söylemem gereken söylüyorumdur şuan. Öfkeyle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bilecek yaştayım, yine de içimdeki kadının sesini kısamam. Benim için şu hayatta kıymetli olan, beni ben yapan, bugüne getiren, düşüncelerimi ve kimliği şekillendiren kişileri düşünüyorum. Hayatımdaki üç önemli kadını.. Yaşları, eğitimleri, görgüleri, yaşadıkları birbirinden o kadar farklı iken söylediklerinin aynı olması beni hep düşündürmüştür. 

“Önce oku kızım, önce sen oku ki erkeğin eline bakma. Koca dediğin bulunur, sen yeter ki onun eline bakıp boynun bükük kalma.”

Eminim birçoklarınız duymuştur bu sözleri büyüklerinden, ben de çok duydum ve onları dinlemeye karar verdim. Hiç de pişman olmadım, iyiki beni böyle büyütmüşler. İşte şimdi bu yüzden bu üç güzel kadına borcumu diğer tüm kadınların hikayelerini anlatarak ödemek istiyorum. İçimden sadece kadınların sesini duyurmak, onların yaşadıklarını, hissettiklerini yazmak geliyor.


Yine de, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününüz kutlu olsun henüz tanışmadığım dostlarım, geç kalmış olsam da hep aklımdasınız. 

2 Mart 2016 Çarşamba

Durum Raporu

“Ha bugün ha yarın, ha şimdi ha birazdan, dur yemek yapayım aman dur spordan sonra başlayayım..” Durumumun en temiz özeti bu olsa gerek..

O kadar sevinmiştim ki kendime yeni bir laptop edindiğimde, sanki onunla beraber hayatıma sihirli bir el dokunacak ve ben daha fazla zaman kazanacak ve daha fazla yazabilecektim.

Elbette öyle olmadı. Kafamda bir dolu fikir tilki misali dolaşıyor, bir görünüp bir kayboluyor. Ben kovaladıkça zihnimin gerilerinde kuytulara saklanıp kendi aralarında gülüşüyorlar halime. Seslerini duyuyorum da yazıya dökecek kadar ulaşamıyorum kendilerine.

Tam böyle anlatmak istediğim tarzda bir hikaye gelip beliriyor karşımda, bu sefer de vaktim olmuyor. “Aman diyim gitme kaçma bekle azıcık, hele otur şu köşede bir çay iç” diyorum da nafile hiç dinler mi ki beni? 

“Senin işin bana zaman ayırmak, ben öyle her zaman uğramam adama. Kıymet bilmiyorsun” diyor sevgili tribi atar gibi, sonra da  uçup gidiyor. Garip bir ruh hali ile bırakıyor beni, eski bir dostu görüp tam sohbet koyulaşacakken zamanın bitip eve dönme vakti geldiğini anladığında içini kaplayan tuhaf boşluk gibi birşey.

Ha bu arada unutmadan söylemem gereken birşey daha var, daha çok itiraf diyelim. Kitaplarım da küs bugünlerde bana, onları da ihmal ettim.  Okumaya enerji bulamıyorum desem gücendirir miyim acaba kitap sever dostlarımı? Hayal gücünün enerji istediği nerede görülmüş demeyin, zihnim öyle dolu ki orada yer açıp okuduğumun da keyfini çıkaramadığımı farkettim.

Harper Lee’nin büyük bir heyecanla alıp okumaya başladığım “Tesbih Ağacının Gölgesi” kitabı hala elimde -ki Harper Lee kendime örnek aldığım, idealim olan yazarlardan birisidir - ancak satırlar beni kovaladıkça ben oldum bu sefer kaçan. 

Uzun lafın kısası dostlar; kitaplarımı okumadıkça bir görünüp bir saklanan hikayelerimi de yakalayamıyorum, hikayelerimi yakalayıp satırlara dökemedikçe de başka hiçbir şey yazamaz oluyorum.. Şimdilik de böyle bir kenarda durmuş bekliyorum.  

Öyleyse “Ezginin Günlüğü”ne ait bu satırlar ile bitirelim bu geceyi de;

Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
Atsan atılmaz, satsan satamam
Eksik bir şey mi var, anlayamam
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam

25 Şubat 2016 Perşembe

Yeniden


“Şimdi ben sana nasıl anlatayım ki aşkımı; içimi eriten, kalbimi sıcacık saran bu duyguları nasıl dile getireyim ve gözlerinin içine bakarak bunları sana nasıl söyleyeyim? Düşünüyorum bu ateş kalbime nasıl düştü, ben farketmeden ruhumu nasıl sardı? Sorularım var cevaplarını bulamadığım, sorularım var cevapları çok da önemli olmayan. Tek bir gerçek var içimde, o da sana olan sevgim ve sana ait olan ruhum. Başka bir kelam, başka bir söz yok geriye kalan..”

Zihnindeki bu düşünceler eşliğinde yürüyordu, yağmur damlaları üzerine düşüyor, ıslanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar; damlalara karışıyor ve çoğalıyordu onlarla birlikte. Sevdiği adam yoktu artık, gitmişti. Şimdi yerinde sonsuz bir boşluk, geçmesi mümkün olmayan bir acı ve sabahsız geceler vardı. Aşkta geriye bunlardan başka ne kalıyordu ki?

Ayakları çıplaktı, üzerindeki hırka yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve artık damlalar elbisesini de ıslatıyordu. Acıyordu, ağlıyordu, büyüyordu istemeden. Olgunluk kelimesi zihnine geldi birdenbire.. “Anlamsız ve ne kadar boş; büyümek, büyük olmak, olgun olmak bu acılarla hayata devam etmekse ne anlamı vardı ki olgunluğun veya ne önemi? Gözleri olmayacaktı, güldüğünde sol yanağında beliren hafif gamzesi olmayacaktı, kızdığında çatılan kaşları olmayacaktı, uyandığında onu öpen dudakları olmayacaktı. Böylesi bir olgunluk neden istenir ki?”

Yağmur şiddetleniyordu, gök gürültüsü ve şimşek dans ederek ona eşlik ediyordu. Mutluluk dansı değildi bu, sadece acısına eşlik ediyorlardı. Ufukta bir yerlere yıldırım düştü, gözünü kırpmadı bile. Yıldırımın şuan tam onun üzerine düşmesi bile korkutamazdı onu. Zaten asıl ve en vurucu yıldırım onun kalbine düşmüştü çoktan. Yakıp geçmişti, geriye bir yığın kalmıştı. Hıçkırıkları artıyordu, sesi yükseliyordu ve bağırmak ihtiyacı içinde yalpalıyordu artık. Yığılıverdi birden bire olduğu yere, sarsılarak ağlıyordu artık.“Neden, neden böyle oldu?”
 
Doğa ve tabiat ona eşlik ediyordu bu yolculuğunda; gök gürültüsü çığlıkları, yağan yağmur gözyaşları ve düşen yıldırımlar acılarıydı. Kaç dakika veya kaç saat geçmişti, gün bitiyor muydu yoksa başlıyor muydu.. Bilmiyordu ama hıçkırıkları azalmaya, gözpınarları artık kurumaya başlamıştı. Ayağa kalktı, gökgürültüsü ve şimşeklerin uzaklaştığını, yağmurun dinmeye başladığını şaşırarak farketti.

Yorgun adımlarla ilerlemeye başladı, adım atmak istemese de beyni değil vücudu hakimdi artık hareketlerine. Yürüyüşü bir refleksten ibaretti ama yine de ilerliyordu. Yağmur azalsa da dinmiyordu, ıslanıyor muydu acaba? “Hislerimi kaybettim dedikleri bu olsa gerek. İlerde parlayan ışık bile içimi acıtıyor. Gözlerimi yakıyor. Bu yolu bitirmek, sonuna varmak imkansız benim için.”
 
Seyrek seyrek düşüyordu artık damlalar, hareketlerine biraz daha canlılık gelmişti. Gözlerindeki bulanıklık azalmaya başlamış, çevresini görmeye başlamıştı. İlk bahar aylarından fırlamış gibiydi tüm manzara. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçlar, yağmur sonrası taze toprak kokusu, kış uykusundan uyanıp hayata dönen böceklerin sesleri. Etrafı yeşillikler ve hatta moruyla, sarısıyla göz kırpan çiçeklerle doluydu. “Yürüdüğüm bunca zaman boyunca, tüm yol böyle miydi? Ben hep bu yoldamıydım yoksa artık başka bir yerde miyim? Bahar kokularını yeniden alabiliyorum, kuşların ürkek seslerini yeniden duyabiliyorum. Başka bir zaman dilimi mi bu, yoksa bana bahşedilen yeni bir yaşam mı? Kalbim sızlıyor hala, acılarım duruyor kalbimde kendilerine edindikleri yerlerinde. Yine de, gözlerini hatırlamak acı değil, gözyaşı değil tebessüm veriyor artık bana. Yolun sonu hala uzaklarda, ama sanki o sondaki ışık artık umut dolu, daha bir sıcak.. Beni kendisine tüm samimiyetiyle çekiyor şimdi..Geliyorum, yürüyorum, koşuyorum..”