Menu

22 Mayıs 2016 Pazar

Neredesin Sen?

Check-in

Hayattayım, merak eden dostlarım için. Fakat neredeyim? Kah orada kah burada, kah Nazım Hikmet’in mezarında kah Tolstoy’un evinde.. Kah uçakta, kah trende sırtımda çanta dolaşmaktayım. Kah ofiste kah sokakta koşturmadayım.

Evet dostlar, bilenlerinizin tahmin ettiği üzere bir süredir Moskova’dayım. Bu nedenledir ki burayı “az biraz” ihmal ettim. Yine de bu aralıkta boş durmadım paylaştıklarınızı mümkün olduğunca takip ettim, bu ülkeyi ve insanlarını, yaşama koşullarını ve hayata bakış açılarını bol bol gözlemledim.

Size hayat koşullarının ne kadar iyi olduğunu, sağlanan imkanların ne kadar güzel olduğunu anlatmak istesem bile hem samimi gelmez hem de uzun uzun yazacağım satırlar sıkıcı gelir. 

Onun yerine sizlere, burada bana kalan ilk zaman diliminde -işyerinden fırsat bulduğum ilk dakikada- Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiğimden bahsedebilirim. Novodeviçi Manastırının hemen yanındaki Novodeviçi Mezarlığında yatıyor Nazım dizi dibindeki son aşkı Vera ile. Anton Çehov’la ve bir çok yazar, şair, düşünür ile birlikte..

 



Arkadaşımla beraber Nazım’ın yanından ayrıldıktan sonra yarım saat taban tepmeyi göze alıp, elimizde birer harita Leo Tolstoy’un yolunu tuttuk sonra mesela. Dedik ki madem ki günü Nazım ile açtık bırakalım bugün ki gezi “edebiyat gezisi” olsun bizim için.

Çok hoş bir evi vardı Tolstoy’un, giriş ücretli 300 ruble (şuan ki kur ile 4 Euro yani 13-15 türk lirası arasında). Tolstoy hakkında çok fazla bilgim yoktu, mesela çok fazla çocuğu olduğunu, “Hacı Murat” isimli bir kitabı olduğunu, ayakkabı yapmayı çok sevdiğini, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen tüm parasını fakir halk ile paylaştığını gibi gibi detaylardan hiç haberim yoktu. Kendime yeni edindiğim hobi gereği -“gittiğim ülkelerden, o ülkenin yazarlarından birinin kitabını yine o ülkenin kendi dilinde alma”- hemen kendime Hacı Murat’ı ediniverdim. Türkiye’ye döndüğümde, derhal kendi dilimde de edineceğim bu kitabı..



Sonra her gün sabah akşam bindiğim metrolarda insanların sürekli ve durmadan, kalabalık demeden ayaktayım demeden kitap okuduklarını gördüm. Ya elektronik kitap var ellerinde ya benim en sevdiğim haliyle mis gibi kokan baskı kitaplar. Biri ikisi değil ya da bir defa iki defa değil her sabah her akşam büyük çoğunlukta böyle olduğunu gördüm hem de mesela.

Yazının buraya kadar olan kısmı güzelleme gibi gelebilir, yazabileceğim negatif deneyimlerim de var elbette; biraz durum biraz gezi yazısı olmasına tam göz yumacakken içimi yine bir hüzün kapladı. Havaalanındayız şuan, yanımıza bir aile geldi. Zannedersem Arap bir aile ya da Orta Doğu’nun bir yerinden bilemiyorum. Benden küçük bir kız ve benden biraz daha büyük bir kadın var adamın yanında. Yanlarında altı çocuk, en büyüğü sekiz yaşında ya var ya yok.

Benden küçük olan kızın önce adamın büyük kızı olabileceğini “umdum”, “ummak istedim”. Oysa incelediğim kadarıyla anladığım, ya da arkadaşımla beraber anladığımız bu kızcağız adamın karısı. Benden birkaç yaş büyük ya var ya yok ablam ise -benim yaşım çok subjektif oldu, şunun adını koyalım yirmi yedi diyelim- beline doladığı kuşak içine yatırdığı bebeği ile durmadan ayakta. Ben mi gözlerinde hüzün görüyorum, dudaklarında burukluk görüyorum da yanlış mı yorumluyorum bilmiyorum. Belki de..

Yine de tek hissedebildiğim mutsuzluk yüzünde. Yanlarındaki çocuklardan dördü kız çocuğu, dört küçücük yürek ve belki on belki on beş yıl sonra bir başkasının ikinci karısı belki üçüncü karısı olacak dört küçücük çocuk. 

Onlar için normal olabilir, toplumları kendi içinde bulundukları zaman ve koşullara göre değerlendirmek gerekir belki.. Ben değerlendiremiyorum, çok açık ve net kız çocuğum olmasından korkuyorum. Böyle bir coğrafyada doğsa onun da benzer bir kaderi paylaşabileceği ihtimali aklıma geldikçe bu dört küçük çocuk için canım yanıyor. 
Yok mudur bunun başka yolu, ya da nedir bunun doğrusu? Onlar adına üzülmek bana düşmez mi yani? Mutlular mıdır acaba? Ya da mutlu olmak diye bir kavram var mıdır bu kadınlar için? Varsa aradıkları mutluluk bu mudur? Sık sık aklıma “Cahillik mutluluktur” diyen arkadaşım geliyor. Öyle midir gerçekten? Yoksa ben oturmuş, kendi sakin köşemde burnu büyüklük mü yapıyorumdur acaba? 

Cevabını hiç bulamayacağım sorular sorduğumu biliyorum, doğrunun ve yanlışın bir olmadığı bir dünyada yaşadığımı da ve yine yazımı hüzünlü bir konuya çevirdiğimin de farkındayım. Yine de bunları yazmadan edemezdim. Beynimi yiyen tüm sorulara kulaklarımı tıkayıp Moskova’nın ne kadar gelişmiş bir şehir olduğundan bahsedemezdim. Affedin..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder