Menu

29 Ocak 2016 Cuma

Au Revoir


Pekâlâ, evde yalnızım ve seveceğim türden bir film bulup izledim ki bu da son birkaç saattir içimde dönüp duran duygu yoğunluğunu iyice arttırdı, neredeyse kaleme alınacak kadar.

Ancak hikâyeye başlamadan önce iki şey söylemek istiyorum.

Birincisi; izlediğim filmin adı One Day. Durağan bir film olduğunu söylemeliyim ama bence kesinlikle güzel ve aşk dolu bir filmdi. En sevdiğim iki oyuncu oynuyordu; Anne Hathaway ve Jim Sturgess (İngiliz aksanına bayılıyorum sanırım). Belki izlemek isteyen, merak eden olur diye belirtmek istedim.

İkincisi ise birazdan kaleme alınacak olan hikâyemiz hakkında. Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı. Ancak bugün şahit olduğum bir olay beni –mmm nasıl demeli; en iyisi dememeli, büyüyü bozmamalı- başka bir hikâye yazmaya yöneltti.

Öyle ise, buyurunuz efenim;
 

- Au Revoir -

“Bir gün, -derin nefes- evet şimdi bir gün hayal edin. Kendiniz için; bütün bir ömrünüzden, kendiniz sadece kendiniz için ayıracağınız tek bir gün. Koskoca ömürde bencilce geçireceğiniz bir tek gün hayal edecek olsanız, ne seçerdiniz?”

Gözyaşları içinde karşısında kendisine şaşkın gözlerle bakan bu tanıdık yabancılara yöneltti sorusunu Gönül. Küçük, kare kare gri halılarla döşenmiş bir zemin; açık ve metalik grilerden ibaret bir toplantı masası, turuncu mu kahverengi mi ayırt edilemeyen tuhaf ofis koltukları, odanın bir köşesinde beyaz bir tahta ve artık yazmayan kırmızı kaleme eşlik eden mavi kalem, diğer köşede video konferanslarda kullanmak için yerini almış son teknoloji ürünü televizyon..

Evet içinde bulundukları atmosfer böyleyken, rengi ayırt edilemeyen koltuklara yerleşmiş kimi on yedi kimi iki kimi altı yıllık dostlarından oluşan topluluğa sorusunu yöneltmişti. Sonra cevaplarını beklemeden kendi yanıtladı;

-Ben bilmiyorum..

Gözyaşlarıyla savaşırken, içinde kabaran öfkeye hakim olamıyordu. Kime daha çok kızması gerektiği kestiremediğinden, Gönül en çok kendisine karşı öfkeliydi. Kafasının arkasında bir ses, derinden ve sürekli olarak “Öyle yapmasaydım, şöyle olmasaydı, böyle demeseydim” başlıklı cümleler kuruyor kendisine bir huzur vermiyordu. “Keşke bu kadar bağlamasaydım kendimi bu şirkete, keşke bu kadar önemsemeseydim, keşke daha önce kendim isteyerek gitseydim, keşke keşke keşke işte..”

-Yapma böyle Gönül’üm, bak bu son değil biliyorsun.

-Evet, bak hayırlısı böyleymiş. Sana söylüyorum, üzme canını git canın ne yapmak istiyorsa onu yap bundan sonra…

-Aynen, evet Sibel çok haklı.

-Sporda çok iyisin, özellikle yogada. Buket, ben gördüm daha önce Gönül’ü. Cidden çok iyiydi o kadar esnek ki, Gönül’cüm biliyorsun ben sana bunu daha önce de söyledim. Ben yerinde olsam şuan yapmak istediklerime konsantre olurum. Git biraz kilo ver, yogaya başla hatta git yoga sertifakası al eğitmen ol, valla bak.

Anlıyordu, her şeyi anlıyordu ve teselli cümleciklerine hak da veriyordu zaman zaman. Bir kapı kapanırsa diğeri açılırdı, hem bundan sonra yapmak istedikleri için ayırabileceği bolca zamanı da olacaktı, yogayı da seviyordu cidden. Ama ah amalar işte, yetmiyordu bu teselliler.

Yetmiyordu çünkü endişelendiği geleceği değil, şuanıydı. Böyle gidiyor olmaktı, söylemek istediklerini duyuramadan gidiyor olmaktı, her gün kocasından çocuğundan daha fazla gördüğü iş arkadaşlarından ayrılıyor olmaktı, istese de artık bu kapıdan giremeyecek olmaktı. Kalbi ve gururu çok derinden büyük yaralar almışken bu kapıdan başı dik çıkamamaktan korkuyordu.

-Demi, evet öyle yapayım ben. Tabi zaten ben bunları biliyorum, üzüldüğüm başka biliyorsunuz.

Yarından korkmak için bugünün dertlerinden kurtulmalıydı, bugünün acıları çok tazeyken yarının tesellileri onu rahatlatmıyor adeta boğuyordu.

Telefonu çaldı, arayan kocasıydı gelmişti. En zor görev ona düşmüştü, hem ailenin maddi yükünü artık tek başına yüklenecek hem de Gönül’ün manevi dayanağı olacak, onu gülümsetmeye çalışacaktı. Bunu düşününce içi ezildi Gönül’ün, aradan geçen 15 yıla rağmen kocasına duyduğu sevgi azalmamış hala kalbini sıcacık tutacak kadar taze kalmıştı. “Ona yük olmamalıyım, onu çok üzmemeliyim” diye geçirdi içinden.

Kapıdan çıkacağı an yaklaştığında, arkadaşları eşyalarını arabaya yüklemesinde yardım ederken o da kapının eşiğinde durmuş bir geriye bir elindeki son kutuya bakıyordu. Kutuda on beşinci yılını doldurduğu için kendisine verilen plaket, oğlunun anneler günü hediyesinde verdiği kalem kutusu, arkadaşlarıyla çekilmiş yılbaşı fotoğrafları, uzun pembe tüylü bir kalem, telefonunun yedek şarjı ve çekmecesinden çıkardığı yarım bitter çikolata.

-Git ve o tek bir gününü bul arkadaşım ve gel bize o günü anlat. Anlat ki umudumuz, tutunacak bir dalımız olsun senin tek günün; zaman dönüp bugün sana olanların aynısı bizim başımıza geldiğinde..

Dedi Buket ellerini arkadaşının omuzlarına koymuş, yaşlı gözlerini Gönül’ün gözlerine kilitlemiş bir halde.

-Ben daha yolun başındayım, ve sonumuzun aynı olacağını bilerek diyorum ki; yarınki umudum için git ve o tek gününü bul. Bul ve yaşa. Olur mu arkadaşım?

İki arkadaşın gözleri yaşlar içinde kalmıştı, ağlamak istiyorlardı ama ikisi de göyaşlarını başlatan taraf olmamak için büyük çaba harcıyordu. Başlarlarsa asla duramayacaklardı..

Sesi titrek “Kendinize dikkat edin” diye fısıldadı Gönül ve arkasına son bir kez bakıp veda etti on yedi yıl boyunca gelip gittiği, acısını sevincini kahkahalarını duvarlarına kazıdığı şirketine.. İçinden sadece “Au revoir” diyebildi şuana kadar bildiği tek hayata..


Sonsöz

Hayatta geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey geçer, her şey unutulur dostum.. Biz yeter ki gerçekten değer vermemiz gereken şeyleri bulabilelim, gerisi sadece dekor.

Duygu sarmalım


Şuan her duyguyu bir arada yaşıyorum. Şaşkınlık, sevinç, umut ve tüm bunların yanında korku, kızgınlık ve umutsuzluk..

Sevinçliyim, mutluyum, umutluyum çünkü günlerden sonra ilk defa sayfamı açtığımda yazdıklarımı okuyan birilerinin olduğunu gördüm. Tamam her zaman söylüyorum, yazdıklarımı uzaya göndermek de güzel ama paylaştığım birilerinin olduğunu görmek daha da güzel. Ve bunun için okuyan herkese teşekkür etmek istiyorum, böyle gri bir günde günüme güneş kattığınız ve benimle zamanınızdan bir kesit paylaşarak yazdıklarımı okuduğunuz için J

Öte yandan çok da kızgınım, hayır sebebi siz değilsiniz elbette. Bağdat caddesinde tecavüze uğrayan kız için saçma bir tweet atıp gündem yaratan, kadınları aşağılamayı kendinde hak gören “varlık”. Bilmiyorum konudan ne kadar haberdarsınız, ancak beni gerçekten çok sinirlendirdi bu durum.

Şu dünyada en dayanamadığım şey, kadınların maruz kaldığı şiddet. Şiddetin her türlüsüne katlanamıyorum gerçi, kime veya neye, nasıl veya neden farketmeksizin şiddetin her çeşidine karşı tahammülsüzüm.

Ancak kadına yapılana –belki de kendimde bir kadın olduğumdan- ayrı bir tahammülsüzüm. Adamın biri çıkıyor ve “19 yaşında bir genç kızın gece 3’te sokakta ne işi varmış?” diyor. Özetle;

Sanane!!

demek istiyorum, sanane kardeşim. Buna karışma veya yorum yapma veya hangi saate göre nasıl hareket edeceğime karar verme yetkisi sende değil kimse de değil..

Konudan bağımsız olarak şunu söylemek istiyorum, bu benim son zamanlarda kendim için edindiğim ve hayatımdaki sosyal ilişkilerimde baz almaya çalıştığım bir prensip:

“Senin yaptığın yanlış, benim yanlışımı meşrulaştırmaz”.

Anlatmak istediğim şu; önceden herhangi bir anlaşmazlıktan dolayı karşımdaki bana olumsuz bir şey söylediğinde, ben de hemen “Ama sende bana bunu yaptın,….” ile başlayan cümlelerde kendimi savunmaya başlar daha da fenası kendimi yaptığım harekette sonuna kadar haklı görürdüm.

Halbuki bu böyle değil; böyle olduğu sürece ilişkiler, arkadaşlıklar, dostluklar yıkılıp bozuluyor. Karşımdakinin yaptığı yanlış beni yaptığım hatada hiçbir zaman haklı kılmaz. Uzun bir aradan sonra başka bir ülkede, çok sessiz sakin bir yerde 3 gün yalnız başıma kaldığım bir dönemde farkedebildim bunu (yaşasın iş seyahatleri!).

Günlük koşturmalarımız, hayatımızın getirdiği telaşlar, üzüntüler, sevinçler içindeyken bazen kendi yaptığımız yanlışları bile fark edemiyoruz. Kendimizi dinlemeye vaktimiz kalmıyor, sonra da başa dönüp dönüp aynı hataları yapıyoruz hem de hiç farkında olmadan.

Konu yine yazarken oradan oraya gitti, hikâyelerim dışında kalan tüm yazmalarım böyle işte. Dağılıp gidiyorum. Çok fazla şey anlatmak isterken, sıkmamaya çalışmaktan oluyor sanırım bunlar J

Peki efenim, o zaman özetle şunu söylemek istiyorum;

“Bugün bana yaşattığınız tüm tatlı ve sıcacık duygular için pek çok teşekkür ederim J
(Arigatou gozaimasu)

P.S: Gün içinde yetiştirebilirsem bir hikaye de ekleyeceğim efenim.

28 Ocak 2016 Perşembe

Dinlerken kaybolan, kayboldukça kendini bulan ben


“Gerçek hayat dediğin nedir ki
Kurduğumuz hayallerden,
Uydurduğumuz hikâyelerden başka.”

 
Bugünlerde yazamadım pek, vakit bulamadığımdan değil de ne yazmak istediğime bir türlü karar veremediğimden. En sonunda dedim ki "Hiçbir şey yazmamaktan iyidir birşeyler karalamak, o zaman haydi durma başla"..

Yukardaki giriş cümleciğime bir hikaye yazmak istedim son birkaç gündür ancak bir türlü anlaşamadı aklıma gelen fikirlerle dilimin söylemek istedikleri. Sonuç ise kararsızlık oldu elbette. Ama yazacağım, çünkü çok hoşuma gitti Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız'daki son satırları..

Napıyorum peki son zamanlarda? Spora başladım, evet kendim de çok şaşırmış durumdayım ama kendimde bir azim ki sormayın gitsin. Hiç inandırıcı olmasa da 5 gündür her gün en az 40 dakika spor yapıyorum ki bu çocukken beden dersinden kaçan biri için çok hem de çok fazla demek, benim gibi olanlar bilir. 

“Yalan, ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan
Bilirsen unutamazsın
Aşikârı saklayamazsın
Kimdeyim
Arıyorum ben”

Ne güzel şarkı, şuan dinliyorum. Ali Atay’ın o sakin ve derin ve yumuşak ve çok şey anlatan sesinden bu sözler dökülüyor kulaklarıma, sonra içime. Ne de güzel geldi, siz de dinleyin. Yani bence dinleyin, eminim ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ali Atay’ın bendeki yeri oldukça başka sanırım, her şey onun bu sesiyle başladı diyebilirim. Sevmekten korktuğum günlerden birinde aslında çoktan aşık olduğumu, kalbimin en derinliklerine çoktan sızdığını onun sesinde keşfettim ben.

Ali Atay;

“Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin
Gitme kaybedince daha çok seveceksin”
 

Diye kulağıma fısıldadıkça korktum; korktukça anladım onun yokluğuna dayanamayacak kadar aşık olmuştum, dinledikçe kabul ettim hislerimi.

Bunu neden anlattım bilmiyorum, paylaşmak için çok derin çok özel bir şey oysa ki. Ama bir taraftan dinlerken hissettiklerim beni bu noktaya, bunları yazmaya getirdi. Nasıl alıkoyabilirdim ki kendimi yazmaktan… Belki de ne çok aşık olduğumu haykırmak istediğimden ancak şuana kadar cesaret edemeyecek kadar çekingen olduğumdan da olabilir.

Karmakarışık bir yerlerdeyim anlayacağınız; bir tek söz, bir tını, dinlediğim bir şarkı, okuduğum bir satır beni alıp bambaşka bir yerlere götürebiliyor. Sonuç da ortada işte..
 
Gerçi iyi ki de böyle yapıyor, bir itirazım yok seviyorum bu “daldan dala” hallerimi J

21 Ocak 2016 Perşembe

Empati yoksunlarına

Gözleri gözbebeklerinden fırlayacak kadar dışarı çıkmış; yaşadığı şokun etkisiyle delilere özgü bir bakışla bir sağa bir sola bakıyor etrafını kolluyordu. Soluğu ciğerlerine sığmamış, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Titriyordu ama titrediğinin farkında değildi, gecenin kör karanlığında bu çıkmaz pis sokakta kapana kısılmış bir vahşi hayvan gibiydi; elleri kan revan içinde.. 

Önünde iki seksen uzanmış, vücudunda tam yirmi yedi delik olan bir diğer hayvana gözü kaydı. Yüzü kararmış zaten çirkin olan kirli sakallı suratına daha bir çirkinlik gelmiş, etrafa bilinmez pis bir koku yaymıştı. Ona bakarken tiksindiğini hissetti, içi bulandı hemen arkasında duran çöp kovasına zor yetişerek kustu, kustu, kustu.. Ellerindeki kan yüzüne de bulaşmış, napacağını şaşırmıştı.

Oysa o böyle birimiydi, çok değil iki sene önce saygın bir ailenin şanlı bir mensubuydu. Arkadaşlarla yenen akşam yemeklerinde vatan, millet kurtarırdı, diğer herkes gibi.. hatta belki biraz daha fazla, sonuçta şanlı bir ailenin oğluydu o. Kurtuluş savaşı zamanı büyük büyük dedelerini şehit vermişlerdi ve dedesinin kahramanlık hikayeleriyle büyütülmüştü Ferit.

Damarlarında akan kanın şerefi, kendine olan inancı öylesine güçlüydü ki son dönemlerde haberlerde sık sık karşısına çıkan “Savaştan kaçan insanların dramı” ona tiksinme hissi veriyordu. Öyle ya, insan ülkesini kanının son damlasına kadar savunmalıydı ve asla terk edip kaçmayı düşünmemeliydi. Kendi ataları böyle miydi oysa, ya kendi büyük büyük dedesi? Karısını ve iki oğlan çocuğunu bırakıp, memleketini savunmaya cepheye gitmişti. Geride kalanların başlarının çaresine bakacağına inancı tamdı.

        -Naptım ben, naptım.. diyerek sokakta gerilemeye başladı, bir ellerine bakıyor bir yerdeki pisliğe; sonra midesi bulanıyor içinde çıkartacak bir şey kalmadığından ağzına sadece acı sular geliyordu.

Bacakları ona ait değilmiş gibi, kontrolden çıkmış titremekten ve açlıktan güçsüz düşmüştü. En son ne zaman yemek yemişti, ya da ne yemişti tam hatırlayamıyordu. Savaş bir ülkeyi ele geçirdiğinde bomba sesleri ne kadar artıyorsa, yiyecek bir şeyler bulma ihtimali de o kadar azalıyordu. Bunu nereden bilebilirdi ki? Dedesinin kahramanlık hikayelerinde bu detaylar hiç anlatılmamıştı.

Hep “Çok zor yıllardı; kıtlık, sefalet, hastalık kol geziyordu” demişlerdi. Ama sadece tek bu cümle geçerdi, açlığın sefaletin bu denli ağır olduğundan, insanı nasıl çaresiz ve güçsüz bıraktığından, bir parça ekmek için insanlıktan çıkılabileceğinden kimse bahsetmezdi. Ya da belki Ferit bunları duymazdan gelir, duysa da algılayamazdı. Onun başına gelecek değildi ya; gelse de o güçlüydü şanlı bir ailenin oğluydu dayanırdı, ailesine kol kanat gerer ülkesini kanının son damlasına kadar savunurdu..

Öyle olmamıştı, olamamıştı. Savaş kendi ülkesini de vurduğu zaman önce kendi şehrine bir şey olmaz zannetti, yaşadığı şehre ilk bomba düşünce kendi semtine uğramaz zannetti, ne zamanki karşı apartmanı gözünün önünde yerle bir oldu anladı ki artık kendisi de bu savaşın tehdit ettiği zavallı halktan biriydi.

Ne yapması gerektiğini bilemiyordu; ölüm her an ensesinde, çocuklarını ve kendisini sürekli tehdit etmekteydi. Kime karşı savaştığını bile bilemiyordu; ellerinde kalan son yiyecekleri komşularından, elindeki son parayı yağmacılardan, kızını ve oğlunu sicim gibi yağdırılan mermilerden korumaya çalışıyordu.

Sokağa adımını attığı anda, daha fazla ölüm daha fazla kan daha fazla acı daha fazla çaresizlikle karşı karşıya kalıyordu, nasıl olduysa olmuş hala kendi evleri bombaların hedefi olmamış sağlam kalmıştı. Şimdilik tek sığınakları evleriydi ama Ferit biliyordu, bir gün gelecek evleri de hedef olacak canından çok sevdiği karısı, kızı ya da oğlu kanlı bir saldırının kurbanı olacaktı. Ya da sevdiklerinin gözü önünde kendi can verecek, onları bu savaşın ortasında yapayalnız bırakacaktı.

Geceleri bomba sesleri altında bu düşünceler onu esir alır, evin içinde dört dönmesine neden olurdu. Böyle zamanlarda geçmişte kestiği ahkamlar şimdi de kendi önünü keser, nefesi çekilir acımasız gerçeğin kendisini ezmesine engel olamazdı. Son zamanlarda sıkça kafasını kurcalayan fikri evire çevire düşünürken söyledikleri aklına gelir kendisine okkalı bir küfür savururdu. Sahi ne demişti bir keresinde
 
        “Kurtuluş savaşı zamanında bizim kadınlarımız da sonuna kadar savaştı, cepheye bomba taşıdı ama ülkelerini teröristlere terk etmedi..”
 
Bunu söylerken omuzları kabarıyor, sırtı dikleşiyor, göğsü şişiyordu.
 
        “Biz," diyordu "biz işte böyle bir milletiz beyler. Ülkesini kadın erkek bir arada savunan, korkusuz bir milletiz. Bir avuç teröriste pabuç bırakmayız”

Sendeledi, tutunacak bir şeyler aradı bulamadı dizleri onu daha fazla taşıyamadı yere çöktü.. Başına gelenlere şaşırmayacak kadar çok şey gördüğünü sanıyordu, ama öyle olmamıştı. Yine..

On adım ilerde yirmi yedi delikten sızan kanın oluşturduğu bir havuzun içinde yatan adam, bir zamanlar dostuydu. Kendisine bir iş tutturmuş, insan kaçakçılığına başlamıştı. Oldum olası karanlık bir yanı olan bir adamdı, bu savaş ona yaramış kendisine “krizden” fırsat yaratmıştı.

Karısını ve çocuklarını ülkeden çıkartmak için çare aradığı günlerde karşılaşmıştı Berke ile (Berke diye insan kaçakçısı adı mı olur, olmazdı elbet o da yeni bir ad bulmuştu kendisi için. Mahmut’tu artık, kelli felli insan dostu insan kaçakçısı Mahmut! ).

Mahmut ona eski günlerin hatırına bir indirim yapmış, hemen bir sonraki botta yer ayarlayabileceğini söylemişti. Gel gör ki indirim yapılmış hali bile çok fazlaydı Ferit için, çaresizlik esir almıştı kendisini yine. Uykusuzluk, korku ve açlık ile sınanan bedeni iyice zayıflamıştı, şimdi de ailesini kurtaramayacak olmanın acısı eklenmiş histeri krizleri bedenine hakim olmuştu.

Babasının bu halini izlemek Deniz’i çok üzüyordu, ailesi için çırpınıyor çırpındıkça daha çok batıyordu. Sonunda bir karar verdi gidip Mahmut denilen adamla konuşacak, ondan arkadaşlıkları hatırına babasına yardımcı olmasını rica edecekti. On yedi yıllık yaşamında yaptığı en büyük hata bu olmuştu..

Mahmut karşısında beyaz tenli renkli gözlü, bu savaşa bu kirliliğe bu pisliğe rağmen teninden mis gibi kokular gören bu kızı görünce gözü dönmüş bir hayvana dönüşmüştü. Önce ceylanı ürkütmemeye çalışmış, sonra kızın çaresizliğinin kokusunu çakal misali almanın verdiği özgüvenle konuya girmişti. Hem kendisini hem de tüm ailesini (babası da dahil, Mahmut buraya vurgu yapmıştı) ülkeden kaçırabilirdi, elbette karşılığında kendisinden ufak bir isteği olacaktı.

Kız önce duyduklarının etkisiyle sevinmiş, adam oturduğu sandalyede arkasına geçip kolları omuzlarında üzerine doğru eğilince tuhaf bir içgüdüyle kaçması gerektiğini kavramıştı. Adam kulağına kendisiyle birlikte olması karşılığında istediği her şeyi yapabileceğini fısıldıyordu, isterse Yunanistan’da ona bir ev tutabileceğini ve prensesler gibi bakacağını vaat ediyordu.

        -Ha eğer direnirsen, bak burası benim adamlarımla dolu istesen de kaçamazsın. Zorlatırsan ne ananı ne o zavallı babanı ne de o sümsük kardeşini kaçırmam bu ülkeden. İşimi bitirdiğim gibi koyarım seni kapının önüne.

Duyduklarıyla soluğu kesilmişti Deniz’in, babasının arkadaşı değil miydi bu adam? Hem nasıl faydalanmaya kalkardı böyle bir durumdan? Herkes canını kurtarmanın peşine düşmüşken, kendi insanına düşmanından beter bir şeyi nasıl yapardı bu adam böyle?

Babasının “dostu” eğilmiş boynundan somurmaya başlamışken ve korkudan kitlenip kalmışken kapının aniden açılmasıyla yerinden sıçramıştı Deniz ve can havliyle kapıya doğru zıplayıvermişti. Şanslıymış ki gelen adam Mahmut’un ortağıydı ve Mahmut’a hemen gelmesini söylüyordu.

        -Dün gece yolladığımız bot batmış (tam bu noktada yere tükürüp tekrar dönüyordu) yirmi sekiz kişi ölmüş oğlum, kalk işimiz var yürü, diye bağırıyordu.

Mahmut bir Deniz’e bir ortağına bakmış sonra ceketini kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Duvar diplerine sığınarak eve dönerken nasıl da şans eseri kurtulduğunu düşünmüştü Deniz. Kimseye anlatamazdı olanları ama ya adam babasına bir şey derse diye de ödü kopuyordu.

Eve döndüğünde annesi renginin atmış olmasından ve en çok da boynundaki mor lekeden dolayı Deniz’i iyice köşeye sıkıştırmış anlatmak zorunda bıraktırmıştı. Ne olduysa da o zaman olmuştu, babası da kızının hallerinden şüphelenmiş kapının girişinde sessizce ana kızın konuşmalarını dinliyordu. Olanları elleri ağzına gömülü dinledi, çenesini öyle bir sıkıyordu ki dişlerini tenine geçirmiş sağ elinde üç delik açmıştı.

Mutfakta bulduğu büyücek bir bıçağı ceketinin cebine saklayarak çıktı kapıdan, bombalara direnmiş ancak hainlerin saldırılarından kurtulamamış evinin kapısından. Planı, sanki günlerdir bunun üzerinde düşünüyormuş gibi kafasında bir anda belirivermişti kızını dinlerken. Olanlardan hiç haberi yokmuş gibi Mahmut’un yanına gidecek parayı hazırladığını ama bir yere sakladığını söyleyecekti. Nasıl hazırladığını sorarsa (ki sorardı, çakal Mahmut mutlaka bu durumdan şüphelenirdi) eski müdürü olan Ayten hanım’ın parasını sakladığı yeri bulduğunu söyleyecekti.

Buna karşı dayanamazdı Mahmut iyi bilirdi çünkü Ayten hanım’ın hem babadan hem kocadan zengin olduğunu, savaştan önce pırlantalarla süslü şıkır şıkır altın takılarla dolaştığını. Çektiği kuytuda da kızına yaptıklarının hesabını soracaktı.

Elindeki kanlara baktı, hak etmişti pis herif hak etmişti elbette böyle gebertilmeyi. Faydalanmaya kalkmayacaktı biricik kızından, bir kene gibi emmeye kalkmayacaktı kendi kanından olan memleketlisini.. Hak etmişti elbette, ama katil olmak için yeterli sebep miydi bu işte bunu kestiremiyordu bir türlü. Kanlı ellerini saçlarının arasına sokmuş iki büklüm yere çökmüş halde düşündü, belki de kendisi “katil” olarak cezalandırılmayı hak etmişti. Ne demişti:

        “Ülkeni teröristlere terk edip kaçarsan taciz edilmeyi de tecavüz edilmeyi de hak etmişsindir demektir.”

Beylik lafları kendi başına gelmeden etmenin bedeliydi belki de bu, hayat böyleydi belki de.. En emin olduklarımızla sınardı bizi..

 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Day 1


Her gün yeni bir şey öğrenmek.. 

Sürekli kurcalıyorum, bir şeyler araştırıyorum. Kafamda bir şeyler beliriyor sonra çok hızlı kayboluyor. Sanki sürekli bir şeyler arıyorum da aradığımı bulamadıkça pes edip kaderime küsüyorum gibi.
 
Ertesi gün yeni bir macera başlıyor, internet koca bir dünya ve oradan oraya sürüklenirken insan çok fazla şey bulabiliyor. 

İşte bu arayışlar sırasında son zamanlarda en çok “pes etmemek” ve “çok çalışmak” ve “kendini yaptığın şeye tamamen adamak” temalı hikayelerle karşılaşıyorum. Belki de kendime “devam et” deme yöntemim budur, bilemiyorum ki..

İnsanın fikri ne ise zikri o olurmuş derler ya, nam-ı diğer algıda seçicilik. Yani belki de şuanda en çok bu konulara yöneldiğim için zihnimde, bulduklarım da ona göre şekilleniyordur. Tabi bende bunları işaret saymaya meyilli kişiliğimle böyle yorumluyorumdur. Kimbilir? 

Artık hangisi bilemiyorum, üzerinde çok kafa patlatmak da istemiyorum. Sadece yapmak istediğime konsantre olmak istiyorum, zihni dağınık biriyim şimdiye kadar çoktan anlaşıldığı kadarıyla. Yine de denemeye değer değil mi? Belki günlük tutar gibi bu sayfalara bir şeyler karalamak işe yarar?

Hafızam giderek zayıflamaya başladı, belli başlı anıları hiç unutmuyorum sanki kazınmışlar gibi en derinlere ve bunlara ek yazdıklarım sayesinde tekrar hatırladıklarım var. Yazdıklarımı tekrar okuduğumda, daha önceden zihnime kazınmamış olsa bile bu ikinci sefer onları kazıyabilmemi ve unutmamamı sağlıyor. O yüzden denemeye değer, değer değil mi?

“Giveit100” diye bir site gördüm, insanlar yapmak istediklerine ulaşmak için kendilere 100 gün süre veriyorlar ve bu 100 günü her gün 10 saniye olacak şekilde videoya alıyorlar. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla siteyi kuran iki genç bir şekilde bunu para kazanacak bir yapıya dönüştüremediklerinden başarısız olmuşlar. 

Kapitalizm bakış açısıyla elbette, yoksa bence yine de bir başarı hikayesi gizli altında. Ne kadar büyük kitlelere ulaştılar bulamadım, ancak birkaç örnekte gördüklerim bile yeter. Bir anne ve kız veya kilolarından kurtulmak isteyen bir başka genç kadın veya yeniden yürümek isteyen bir kadın, hatta ve hatta ayak parmak ucuna dokunabilmek isteyen bir baba vardı videolarda. En güzeli de hepside bir şekilde başarıyordu, istediklere sonuçlara ulaşıyorlardı. 

Burada beni en çok etkileyen, bu insanların hepsinin çok zorlanmış olması ve başta kendileri için imkansız görünen hedefleri başarmış olmaları. Bana da bir şekilde umut verdi, evet evet kabul ediyorum kesinlikle düzenli biri değilim –işin komiği düzen hastalığı ile bilinen bir başak olmama rağmen, yine de hiç olmamasından iyidir. Öyle değil mi? 

Yani şöyle düşünüyorum, ben her gün günlük tutar gibi ya da aklıma gelen herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir tarzda oturup yazarsam, kendimi biraz geliştirebilirim. Bu illa 100 günün her günü olmak zorunda değil ya, sadece bu bir alışkanlık kazandıracak kadar beni harekete geçirebilir.

Her konuda fazla ciddiyim ve bu ciddiyet beni devam etmekten alı koyan ilk engelim. Daha başlamadan kafamda bir ton engel koymama sebep oluyor bu ciddiyet, o nedenle bir mücadeleye girmeye değer sonunu getirememe riskime rağmen değer..

Böyledir işte..

12 Ocak 2016 Salı

Düşsel Veda


Derin nefes, depderin nefes hadi bir daha bir kere daha.. Alışsın gözlerim karanlığa, uyandım değil mi uyanmış olmalıyım.. Noldu, nasıl oldu? Neden hala rüyalarıma giriyor bu çocuk, bıraksa ya artık yakamı..

Çığlık çığlığa uyandığından beri kendi kendi konuşup duruyordu Ayla, soluğu ciğerlerine yetmiyor göğsü defalarca şişip şişip iniyordu. Yatağın içine oturmuş karanlıkta bir şeyler görmeye çalışıyor, yüzünü avuçlarının içine alıyor sonra saçlarının üzerinden sıkıca geçiştiriyordu. Bir türlü kendine gelemiyordu, yataktan kalkmak istedikçe bacakları daha da ağırlaşıyor odanın içindeki hava daha da soğuyor yataktan çıkmaktan vazgeçiriyordu Ayla’yı.

Uyandığından iyice emin olduktan sonra, rüyasını hatırlamaya çalıştı. Nolmuştu? 

“ –Sana açıklamam gerekenler var Ayla..
-Hayır dinlemek istemiyorum, seninle ilgili hiçbir şey duymak istemiyorum artık. 

Bunları söylerken yüreğinin hafiflediğini, kafesinin kapısı açılan bir kuşun duyduğu tatlı heyecana benzer kıpırtıların tüm vücudunda dolaştığını hissediyor. Bulunduğu yeri seçemiyor, ama Kerim’in bir şeylerden kaçtığını sezinleyebiliyor. Kerim için bunun son an olduğunu, onu kurtaracak başka hiçbir şeyin kalmadığını anlıyor ve en tuhafı da ilk defa yüzünde derin bir pişmanlık görüyor. 

Karşında telaş içinde bir arkasına bir kendisine bakan adam ona hem en yakın hem en yabancı erkek ve daha önce onda hiç görmediği bir ifade ile kendisine bakıyor. Yüzünde acı, pişmanlık, umut en çok da korku var. Neyden korkuyor acaba?

-Beni anlamalısın, seni üzmeyi asla istememiştim.
-Aldatırken mi? Tamam diyorum daha ne istiyorsun benden, seni kendi ayağına saldım.

Gerçekten de içinde hiçbir acı kalmamış olmasına, onu artık bir yabancıdan farksız görmediğine şaşırıyordu Ayla. Öyle ya, aylarca ağlamıştı arkasından. Olanları hiç unutamamıştı, tek güvendiğim erkek dediği adam onu çok sağlam boynuzlamıştı. Demek ki güvenmek o kadar da kolay olmamalıymış.

-Olanlar benim kontrolüm dışında oldu, bak dinlemen gerek bu son. (Yüzündeki acı tarif edilemez bir noktaya ulaşmıştı bunu söylediğinde..)

Yüreğini bir gurur kapladı Ayla’nın, demek ki hala kendisini seviyordu. Demek ki onu unutamamıştı, geri dönmek isteyecekti. Yüzünün yumuşadığını, bedeninin ona doğru çekildiğini hissetti ama sanki yürümüyor daha çok uçuyordu. Dahası vücudu onun dışında hareket ediyordu.
 
Tam yaklaşmıştı ki; kalbinde derin bir sızı hissetti, sanki zehirli bir hançer tam kalbine saplanmış alev alev yakıyordu tüm ruhunu ve bedenini.. Bakışlarından anlamıştı çünkü, ağzını açmadan Kerim’in ne söyleyeceğini bilmişti.

-Aşık oldum, istememiştim böyle olsun.. Durduramadım olanları, senden de kopamadım.. Söyleyemedim de, alçağın biriyim belki ama aşık oldum bunu en iyi sen anlarsın..

Dili mi tutulmuştu, hani unutmuştu onu? Hani kuş gibi özgür kalmıştı, ama işte bak kafesi tam da aynı yerinde duruyordu. Kafesinin kapısını açsalar da, uçup kaçsa da, geri dönüyordu işte hep aynı kafese. 

-İyi de ne diye geldin tekrar, ne istiyorsun benden? Defol git işte, tamam anladık seviyorsun sevdin tamam git git diye bağırıyordu Ayla..
-Dur dinle, onun için geldim işte. Bak bilmiyorum tamam mı, her şeyin bittiğini sandığım anda karşımda seni gördüm. O zaman anladım ki sana her şeyi anlatıp af dilemeliyim yoksa bana hiç huzur olmayacak..  

Arkasını dönmüştü Ayla, ne görmek ne de duymak istiyordu. Kulaklarını kapamak istedi, engelledi Kerim’in elleri. Sarılmıştı sıcacık, yine eskisi gibi. “Allah kahretsin” diye haykırıyordu içinden ama sesi çıkmıyordu. “Bırak beni” diyemiyordu, bırakılmak istemiyordu ki..  

-Kapatamadık, sonlandıramadık. Son görüşmemizde sana bir neden bile söylemeden bitti artık dedim biliyorsun. Sen de bıkmıştın ki artık ilgisizliğimden neden bile demedin. Ne aradık ne sorduk ne gördük sonrasında birbirimizi, ama bitmedi demi bak bitmemiş işte.. Sevdiğim kadına vedaya gidemedim, senden af dilemeye gönderildim.

“O ne demek” diye sormak istedi yine sesi çıkmadı, kendisini saran kolların hafif hafif gevşediğini hissediyordu ama engel olamıyordu. İçi de onla beraber çekilip giderken, arkasına dönüp bakamıyordu.. 

-Kalmadı zaman, affetmiş ol nolur sevgimi bağışlamış ol nolur. Huzur bulamam yoksa” 

Sonrası çığlıklar ve gözyaşları içinde uyandığı yatak odası ve karanlıktı. Ne saçma bir rüyaydı bu, aylardır ne düşünüyor ne de rüyalarında görüyordu oysaki. Evlenmişti Kerim, ondan beri her şey kapanmıştı Ayla için de.. Peki ya bu neydi şimdi? 

Üzerinde çok düşünmemeye anlam yüklememeye karar verip geri yattı, tam olarak uykuya dalamasa da gördüklerinin birçoğunu unutarak kalbinde kalan mini bir sızı ile uyumaya devam etti.

İki gün sonra Beşiktaş’ta her zaman kahve içmek için uğradığı cafede,  eski bir arkadaşıyla karşılaştı. Göz göze gelmemeye, konuşmak zorunda kalmamaya gayret sarfetmişti ama Leyla onu görmüştü. Oturduğu yerden “Aylaaaa, Aylaaaaa” diye bağırıyor, adeta tüm kafeyi inletiyordu. Mecburen yanına gitmek zorunda kaldı.  

Masadan nasıl kalktığını, bakan ama görmeyen gözlerle düşüp kalkmadan bir yerini kırmadan bir arabanın altında kalmadan eve nasıl geldiğini pek hatırlamıyordu. Aldığı haber içini yakmış, olanlara anlam verememiş, düşünme yeteneğini kaybetmişti.

Kerim yoktu artık, iki gün önce yola döşenmiş bir mayınla patlatılan asker taşıyan aracın içinde can vermişti diğer 5 kişiyle beraber. Nasıl olurdu, nasıl? Son dönemde neler yaptığını bilmiyordu, evlendikten sonra askere gittiğini duymamıştı, ilgilenmemişti de..

Meğer askerdeymiş, zaten hep derdi beni doğu’ya gönderirler diye öyle de olmuş. Olanları bir türlü sindiremiyordu Ayla, acaba gerçekten yani olabilir miydi yani gerçekten ama gerçekten o gece rüyasına gelip ona veda mı etmişti? Mümkün müydü bu? 

Her ne olduysa olmuş, belki de bu dünyadaki son gördüğü kişi Ayla olmuştu. “Sevdiğim kadın” dediği yerine zamanında “acılar içinde bıraktığı kadın”ı görmek zorunda kalmıştı ki bu da bir çeşit ilahi adaletti belki de.. Kimbilir..

7 Ocak 2016 Perşembe

Haspam


Oldukça zorlu bir süreçmiş. Yani şuan havaya konuşuyorum gibi hissediyorum ve kimse beni duymuyormuş gibi. Tabi ki birdenbire inanılmaz bir yetenekmişim gibi keşfedilmeyi beklemiyordum yine de benimle aynı fikri paylaşan birinin olmasını beklemek fazlasıyla zor.

Pes mi ediyorum, hayır elbette ki hayır, henüz değil.. Çünkü ben her şeyden önce kendim için yazıyorum, kendim için okuyorum, içimdeki sesleri dillendirebilmek için uğraşıyorum. Hala bir yanı çocuk kalan ruhumu, yeşertmek için uzaya yolluyorum sesimi.

 Öyleyse gelsin bugünün hikayesi..

HASPAM "

 

01.12.2014
Arzu’m

Bu devirde mektup mu kaldı diyeceksin bana biliyorum, de be güzelim sen ne dersen kabulüm yeter ki aç şu telefonlarımı. Bana başka çare bırakmadın ki deniz gözlüm, ne telefonlarımı açıyor ne mesajlarıma cevap veriyorsun.

Söyle naptım sana ben bu kadar? Son umudum bu mektubu okuman, daha da ne yaparım bilmiyorum. Umarım bunu açıp okursun, öğrenme merakını bildiğimden yine aynı merağın devreye girip bu mektubu sonuna kadar okutmasını diliyorum.

Söyle yavrum, neden kaçıp gittin benden? Seni aldattım mı, yeteri kadar sevmedim mi, istediklerini yapmadım mı? Hangi sebepten benden kaçtın bulamıyorum. Bulamadıkça kayboluyorum, bari bir elveda deseydin. Bunu da mı çok gördün?

Bana gelip seni artık istemiyorum deseydin ona bile razıydım be, ne zalim kadınmışsın. Bana bir sonu bile çok gördün, bilmez misin sonu olmayan tüm hikayeler insanın zihninde hep yer kaplar. Bilirsin elbet, zeki kadınsın sen. Öyle ya; ondan birdenbire kayboldun ortadan yoksa “bitti” dediğinde benim için de biteceğini yoluma devam edebileceğimi biliyorsundur sen. Kavuşamamış aşıkların Mecnun’a döndüğünü, o aşkın gerçek aşk olduğunu söyler dururdun zaten.

Ama yok öylesi güzelim, işte bu benim Kapanış’ım Arzu’m !! Neden gittin, nereye gittin, ne oldu, neden oldu şu dakikadan itibaren bitmiştir benim için. Yoluma devam ediyorum deniz gözlüm, çareyi bir süre şişe diplerinde başka tenlerde heyecanlarda ararım sonra da alışırım zaten.. Aşk dediğin yazarların zırvalaması, öyle ya..

Bak keyfine bundan sonra, haydi Eyvallah..
Nihat

 
Oda arkadaşı elinde çay tepsisiyle odaya girdiğinde kahkahalara boğulmuştu Arzu. Gülmekten ikiye katlanmış, bir eliyle ağzını kapatıyor diğer eliyle elinde mektup koyu yeşil döşemeli eskitme koltuğu dövüyordu. Çok keyiflenmiş, gözlerinden yaş bile gelmişti.

 -Noldu kız, koptun bu kadar? Hayırdır.. 

Meraklı gözlerle sordu Yaren, gene ne yaptı bu çatlak acaba diye geçirdi içinden. “Ulan kimbilir gene ne yaptı, hangi zavallıyı oyuncak etti acaba” diye düşünmeye başladı. Arzu böyleydi çünkü. Acaba şu geçen barda tanıştıkları, her gün Arzu’nun eli kolu çiçeklerle eve girmesini sağlayan Nihat denilen çocuk muydu? Ya da şu spor arabalı zengin züppesi miydi Arzu’yu bu kadar krize sokan.

-Kızım bi kendine gel, bak komşular evi basacak şimdi adam mı boğuyoruz diye. Hadi, kime diyorum bak su istiyon mu getireyim mi sakinlersin biraz?

-İyi be tamam anladık diye kikirdedi Arzu, sustuk tamam tamam..

Yüzünde öyle muzip bir ifade vardı ki; gözleri cin gibi, dudaklarını daha fazla kahkaha atmamak için birbirine gömülmüş, yanakları kıpkırmızı ve gözleri yaşarmış bir halde Yaren’e bakınca iki genç kız gözgöze gelip kendilerini tutamamış bu sefer beraber basmışlardı kahkahayı.  

Bir süre sonra sakinleştiler, koltuğa iyice yaslanıp tavana bakmaya başladılar. Yaren yine sordu 

-Noldu kızım bu kadar, beni de kendine uydurdun..

-Amaaaannn, şu salak yok muydu geçen gece barda tanıştığımız.

Merakla yerinden doğruldu Yaren; “Nihat mıydı ne, o değil mi?”. Hani şu yakışıklı, ince ruhu yüzünden okunan çocuk mu diye ekleyecekti vazgeçti. “ Eee nolmuş ona? ” 

-Kızım biliyorsun çok romantik çıkmıştı her gün çiçek her gün şiir her gün aşk diye diye etrafımda dönüp duruyordu. Ben de sıkıldım tabi, Berk’le de işi ilerletince bunun telefonlarını açmaz oldum. 

Burnundan derin bir nefes alıp verdi Yaren usanmış insanlar misali, “ulan kızın sıkıldığı şeye bak, haspam” diye içinden bir küfür savurdu. 

-Neyse işte, bu yavrucuk bana ulaşamayınca mektup yazmaya karar vermiş. Bir de döktürmüş ki görme, hele sona doğru “Bende bitirdim artık sana karşı hislerimi, haydi Eyvallah” moduna girmiş ki orda dayanamadım koptum işte. Al bak işte mektubu burada, oku sende..ha ha ha.. 

Dudaklarını dümdüz yapan ince bir gülümseme ile karşılık verdi bu duruma Yaren mektubu alırken. Halbuki o gece çocuğu baştan çıkarmak kendi ağına düşürmek için tüm dişiliği kullanmıştı Arzu. Yaren Nihat’ı görür görmez içinde tuhaf bir kıpırtı, bir heyecan ve sıcaklık hissetmişti oysa ve Arzu’ya çocuğu gösterdiğinde niyeti “Yardım et de şu çocukla tanışayım” diyecekti.

Elbette her zamanki Arzu durumu kendi üzerine alınmış, Yaren’in çocuğu kendisi için gösterdiğine şahane özgüveni çerçevesinde karar vermiş ve bir şey demesine yer bırakmadan “Bak gör nasıl tavlıyorum onu ben” diye konuya atlamıştı.  

Şimdiyse oturmuş Yaren’in tam karşısına alaycı alaycı gülüyor, kendini zafer kazanmış bir komutan gibi yükseklerde görüyordu. Hayat böyle tuhaftı işte, belki de gerçek aşka bir adım kala bir ömür uzak kalmaktı; elinde başkasına yazılmış bir mektupla.