Menu

21 Ocak 2016 Perşembe

Empati yoksunlarına

Gözleri gözbebeklerinden fırlayacak kadar dışarı çıkmış; yaşadığı şokun etkisiyle delilere özgü bir bakışla bir sağa bir sola bakıyor etrafını kolluyordu. Soluğu ciğerlerine sığmamış, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Titriyordu ama titrediğinin farkında değildi, gecenin kör karanlığında bu çıkmaz pis sokakta kapana kısılmış bir vahşi hayvan gibiydi; elleri kan revan içinde.. 

Önünde iki seksen uzanmış, vücudunda tam yirmi yedi delik olan bir diğer hayvana gözü kaydı. Yüzü kararmış zaten çirkin olan kirli sakallı suratına daha bir çirkinlik gelmiş, etrafa bilinmez pis bir koku yaymıştı. Ona bakarken tiksindiğini hissetti, içi bulandı hemen arkasında duran çöp kovasına zor yetişerek kustu, kustu, kustu.. Ellerindeki kan yüzüne de bulaşmış, napacağını şaşırmıştı.

Oysa o böyle birimiydi, çok değil iki sene önce saygın bir ailenin şanlı bir mensubuydu. Arkadaşlarla yenen akşam yemeklerinde vatan, millet kurtarırdı, diğer herkes gibi.. hatta belki biraz daha fazla, sonuçta şanlı bir ailenin oğluydu o. Kurtuluş savaşı zamanı büyük büyük dedelerini şehit vermişlerdi ve dedesinin kahramanlık hikayeleriyle büyütülmüştü Ferit.

Damarlarında akan kanın şerefi, kendine olan inancı öylesine güçlüydü ki son dönemlerde haberlerde sık sık karşısına çıkan “Savaştan kaçan insanların dramı” ona tiksinme hissi veriyordu. Öyle ya, insan ülkesini kanının son damlasına kadar savunmalıydı ve asla terk edip kaçmayı düşünmemeliydi. Kendi ataları böyle miydi oysa, ya kendi büyük büyük dedesi? Karısını ve iki oğlan çocuğunu bırakıp, memleketini savunmaya cepheye gitmişti. Geride kalanların başlarının çaresine bakacağına inancı tamdı.

        -Naptım ben, naptım.. diyerek sokakta gerilemeye başladı, bir ellerine bakıyor bir yerdeki pisliğe; sonra midesi bulanıyor içinde çıkartacak bir şey kalmadığından ağzına sadece acı sular geliyordu.

Bacakları ona ait değilmiş gibi, kontrolden çıkmış titremekten ve açlıktan güçsüz düşmüştü. En son ne zaman yemek yemişti, ya da ne yemişti tam hatırlayamıyordu. Savaş bir ülkeyi ele geçirdiğinde bomba sesleri ne kadar artıyorsa, yiyecek bir şeyler bulma ihtimali de o kadar azalıyordu. Bunu nereden bilebilirdi ki? Dedesinin kahramanlık hikayelerinde bu detaylar hiç anlatılmamıştı.

Hep “Çok zor yıllardı; kıtlık, sefalet, hastalık kol geziyordu” demişlerdi. Ama sadece tek bu cümle geçerdi, açlığın sefaletin bu denli ağır olduğundan, insanı nasıl çaresiz ve güçsüz bıraktığından, bir parça ekmek için insanlıktan çıkılabileceğinden kimse bahsetmezdi. Ya da belki Ferit bunları duymazdan gelir, duysa da algılayamazdı. Onun başına gelecek değildi ya; gelse de o güçlüydü şanlı bir ailenin oğluydu dayanırdı, ailesine kol kanat gerer ülkesini kanının son damlasına kadar savunurdu..

Öyle olmamıştı, olamamıştı. Savaş kendi ülkesini de vurduğu zaman önce kendi şehrine bir şey olmaz zannetti, yaşadığı şehre ilk bomba düşünce kendi semtine uğramaz zannetti, ne zamanki karşı apartmanı gözünün önünde yerle bir oldu anladı ki artık kendisi de bu savaşın tehdit ettiği zavallı halktan biriydi.

Ne yapması gerektiğini bilemiyordu; ölüm her an ensesinde, çocuklarını ve kendisini sürekli tehdit etmekteydi. Kime karşı savaştığını bile bilemiyordu; ellerinde kalan son yiyecekleri komşularından, elindeki son parayı yağmacılardan, kızını ve oğlunu sicim gibi yağdırılan mermilerden korumaya çalışıyordu.

Sokağa adımını attığı anda, daha fazla ölüm daha fazla kan daha fazla acı daha fazla çaresizlikle karşı karşıya kalıyordu, nasıl olduysa olmuş hala kendi evleri bombaların hedefi olmamış sağlam kalmıştı. Şimdilik tek sığınakları evleriydi ama Ferit biliyordu, bir gün gelecek evleri de hedef olacak canından çok sevdiği karısı, kızı ya da oğlu kanlı bir saldırının kurbanı olacaktı. Ya da sevdiklerinin gözü önünde kendi can verecek, onları bu savaşın ortasında yapayalnız bırakacaktı.

Geceleri bomba sesleri altında bu düşünceler onu esir alır, evin içinde dört dönmesine neden olurdu. Böyle zamanlarda geçmişte kestiği ahkamlar şimdi de kendi önünü keser, nefesi çekilir acımasız gerçeğin kendisini ezmesine engel olamazdı. Son zamanlarda sıkça kafasını kurcalayan fikri evire çevire düşünürken söyledikleri aklına gelir kendisine okkalı bir küfür savururdu. Sahi ne demişti bir keresinde
 
        “Kurtuluş savaşı zamanında bizim kadınlarımız da sonuna kadar savaştı, cepheye bomba taşıdı ama ülkelerini teröristlere terk etmedi..”
 
Bunu söylerken omuzları kabarıyor, sırtı dikleşiyor, göğsü şişiyordu.
 
        “Biz," diyordu "biz işte böyle bir milletiz beyler. Ülkesini kadın erkek bir arada savunan, korkusuz bir milletiz. Bir avuç teröriste pabuç bırakmayız”

Sendeledi, tutunacak bir şeyler aradı bulamadı dizleri onu daha fazla taşıyamadı yere çöktü.. Başına gelenlere şaşırmayacak kadar çok şey gördüğünü sanıyordu, ama öyle olmamıştı. Yine..

On adım ilerde yirmi yedi delikten sızan kanın oluşturduğu bir havuzun içinde yatan adam, bir zamanlar dostuydu. Kendisine bir iş tutturmuş, insan kaçakçılığına başlamıştı. Oldum olası karanlık bir yanı olan bir adamdı, bu savaş ona yaramış kendisine “krizden” fırsat yaratmıştı.

Karısını ve çocuklarını ülkeden çıkartmak için çare aradığı günlerde karşılaşmıştı Berke ile (Berke diye insan kaçakçısı adı mı olur, olmazdı elbet o da yeni bir ad bulmuştu kendisi için. Mahmut’tu artık, kelli felli insan dostu insan kaçakçısı Mahmut! ).

Mahmut ona eski günlerin hatırına bir indirim yapmış, hemen bir sonraki botta yer ayarlayabileceğini söylemişti. Gel gör ki indirim yapılmış hali bile çok fazlaydı Ferit için, çaresizlik esir almıştı kendisini yine. Uykusuzluk, korku ve açlık ile sınanan bedeni iyice zayıflamıştı, şimdi de ailesini kurtaramayacak olmanın acısı eklenmiş histeri krizleri bedenine hakim olmuştu.

Babasının bu halini izlemek Deniz’i çok üzüyordu, ailesi için çırpınıyor çırpındıkça daha çok batıyordu. Sonunda bir karar verdi gidip Mahmut denilen adamla konuşacak, ondan arkadaşlıkları hatırına babasına yardımcı olmasını rica edecekti. On yedi yıllık yaşamında yaptığı en büyük hata bu olmuştu..

Mahmut karşısında beyaz tenli renkli gözlü, bu savaşa bu kirliliğe bu pisliğe rağmen teninden mis gibi kokular gören bu kızı görünce gözü dönmüş bir hayvana dönüşmüştü. Önce ceylanı ürkütmemeye çalışmış, sonra kızın çaresizliğinin kokusunu çakal misali almanın verdiği özgüvenle konuya girmişti. Hem kendisini hem de tüm ailesini (babası da dahil, Mahmut buraya vurgu yapmıştı) ülkeden kaçırabilirdi, elbette karşılığında kendisinden ufak bir isteği olacaktı.

Kız önce duyduklarının etkisiyle sevinmiş, adam oturduğu sandalyede arkasına geçip kolları omuzlarında üzerine doğru eğilince tuhaf bir içgüdüyle kaçması gerektiğini kavramıştı. Adam kulağına kendisiyle birlikte olması karşılığında istediği her şeyi yapabileceğini fısıldıyordu, isterse Yunanistan’da ona bir ev tutabileceğini ve prensesler gibi bakacağını vaat ediyordu.

        -Ha eğer direnirsen, bak burası benim adamlarımla dolu istesen de kaçamazsın. Zorlatırsan ne ananı ne o zavallı babanı ne de o sümsük kardeşini kaçırmam bu ülkeden. İşimi bitirdiğim gibi koyarım seni kapının önüne.

Duyduklarıyla soluğu kesilmişti Deniz’in, babasının arkadaşı değil miydi bu adam? Hem nasıl faydalanmaya kalkardı böyle bir durumdan? Herkes canını kurtarmanın peşine düşmüşken, kendi insanına düşmanından beter bir şeyi nasıl yapardı bu adam böyle?

Babasının “dostu” eğilmiş boynundan somurmaya başlamışken ve korkudan kitlenip kalmışken kapının aniden açılmasıyla yerinden sıçramıştı Deniz ve can havliyle kapıya doğru zıplayıvermişti. Şanslıymış ki gelen adam Mahmut’un ortağıydı ve Mahmut’a hemen gelmesini söylüyordu.

        -Dün gece yolladığımız bot batmış (tam bu noktada yere tükürüp tekrar dönüyordu) yirmi sekiz kişi ölmüş oğlum, kalk işimiz var yürü, diye bağırıyordu.

Mahmut bir Deniz’e bir ortağına bakmış sonra ceketini kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Duvar diplerine sığınarak eve dönerken nasıl da şans eseri kurtulduğunu düşünmüştü Deniz. Kimseye anlatamazdı olanları ama ya adam babasına bir şey derse diye de ödü kopuyordu.

Eve döndüğünde annesi renginin atmış olmasından ve en çok da boynundaki mor lekeden dolayı Deniz’i iyice köşeye sıkıştırmış anlatmak zorunda bıraktırmıştı. Ne olduysa da o zaman olmuştu, babası da kızının hallerinden şüphelenmiş kapının girişinde sessizce ana kızın konuşmalarını dinliyordu. Olanları elleri ağzına gömülü dinledi, çenesini öyle bir sıkıyordu ki dişlerini tenine geçirmiş sağ elinde üç delik açmıştı.

Mutfakta bulduğu büyücek bir bıçağı ceketinin cebine saklayarak çıktı kapıdan, bombalara direnmiş ancak hainlerin saldırılarından kurtulamamış evinin kapısından. Planı, sanki günlerdir bunun üzerinde düşünüyormuş gibi kafasında bir anda belirivermişti kızını dinlerken. Olanlardan hiç haberi yokmuş gibi Mahmut’un yanına gidecek parayı hazırladığını ama bir yere sakladığını söyleyecekti. Nasıl hazırladığını sorarsa (ki sorardı, çakal Mahmut mutlaka bu durumdan şüphelenirdi) eski müdürü olan Ayten hanım’ın parasını sakladığı yeri bulduğunu söyleyecekti.

Buna karşı dayanamazdı Mahmut iyi bilirdi çünkü Ayten hanım’ın hem babadan hem kocadan zengin olduğunu, savaştan önce pırlantalarla süslü şıkır şıkır altın takılarla dolaştığını. Çektiği kuytuda da kızına yaptıklarının hesabını soracaktı.

Elindeki kanlara baktı, hak etmişti pis herif hak etmişti elbette böyle gebertilmeyi. Faydalanmaya kalkmayacaktı biricik kızından, bir kene gibi emmeye kalkmayacaktı kendi kanından olan memleketlisini.. Hak etmişti elbette, ama katil olmak için yeterli sebep miydi bu işte bunu kestiremiyordu bir türlü. Kanlı ellerini saçlarının arasına sokmuş iki büklüm yere çökmüş halde düşündü, belki de kendisi “katil” olarak cezalandırılmayı hak etmişti. Ne demişti:

        “Ülkeni teröristlere terk edip kaçarsan taciz edilmeyi de tecavüz edilmeyi de hak etmişsindir demektir.”

Beylik lafları kendi başına gelmeden etmenin bedeliydi belki de bu, hayat böyleydi belki de.. En emin olduklarımızla sınardı bizi..

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder