Önünde iki
seksen uzanmış, vücudunda tam yirmi yedi delik olan bir diğer hayvana gözü
kaydı. Yüzü kararmış zaten çirkin olan kirli sakallı suratına daha bir
çirkinlik gelmiş, etrafa bilinmez pis bir koku yaymıştı. Ona bakarken
tiksindiğini hissetti, içi bulandı hemen arkasında duran çöp kovasına zor
yetişerek kustu, kustu, kustu.. Ellerindeki kan yüzüne de bulaşmış, napacağını
şaşırmıştı.
Oysa o böyle
birimiydi, çok değil iki sene önce saygın bir ailenin şanlı bir mensubuydu.
Arkadaşlarla yenen akşam yemeklerinde vatan, millet kurtarırdı, diğer herkes
gibi.. hatta belki biraz daha fazla, sonuçta şanlı bir ailenin oğluydu o.
Kurtuluş savaşı zamanı büyük büyük dedelerini şehit vermişlerdi ve dedesinin
kahramanlık hikayeleriyle büyütülmüştü Ferit.
Damarlarında
akan kanın şerefi, kendine olan inancı öylesine güçlüydü ki son dönemlerde
haberlerde sık sık karşısına çıkan “Savaştan kaçan insanların dramı” ona
tiksinme hissi veriyordu. Öyle ya, insan ülkesini kanının son damlasına kadar
savunmalıydı ve asla terk edip kaçmayı düşünmemeliydi. Kendi ataları böyle
miydi oysa, ya kendi büyük büyük dedesi? Karısını ve iki oğlan çocuğunu
bırakıp, memleketini savunmaya cepheye gitmişti. Geride kalanların başlarının
çaresine bakacağına inancı tamdı.
-Naptım ben,
naptım.. diyerek sokakta gerilemeye başladı, bir ellerine bakıyor bir yerdeki
pisliğe; sonra midesi bulanıyor içinde çıkartacak bir şey kalmadığından ağzına
sadece acı sular geliyordu.
Bacakları ona
ait değilmiş gibi, kontrolden çıkmış titremekten ve açlıktan güçsüz düşmüştü. En
son ne zaman yemek yemişti, ya da ne yemişti tam hatırlayamıyordu. Savaş bir
ülkeyi ele geçirdiğinde bomba sesleri ne kadar artıyorsa, yiyecek bir şeyler bulma
ihtimali de o kadar azalıyordu. Bunu nereden bilebilirdi ki? Dedesinin
kahramanlık hikayelerinde bu detaylar hiç anlatılmamıştı.
Hep “Çok zor
yıllardı; kıtlık, sefalet, hastalık kol geziyordu” demişlerdi. Ama sadece tek
bu cümle geçerdi, açlığın sefaletin bu denli ağır olduğundan, insanı nasıl
çaresiz ve güçsüz bıraktığından, bir parça ekmek için insanlıktan
çıkılabileceğinden kimse bahsetmezdi. Ya da belki Ferit bunları duymazdan
gelir, duysa da algılayamazdı. Onun başına gelecek değildi ya; gelse de o
güçlüydü şanlı bir ailenin oğluydu dayanırdı, ailesine kol kanat gerer ülkesini
kanının son damlasına kadar savunurdu..
Öyle
olmamıştı, olamamıştı. Savaş kendi ülkesini de vurduğu zaman önce kendi şehrine
bir şey olmaz zannetti, yaşadığı şehre ilk bomba düşünce kendi semtine uğramaz
zannetti, ne zamanki karşı apartmanı gözünün önünde yerle bir oldu anladı ki
artık kendisi de bu savaşın tehdit ettiği zavallı halktan biriydi.
Ne yapması
gerektiğini bilemiyordu; ölüm her an ensesinde, çocuklarını ve kendisini
sürekli tehdit etmekteydi. Kime karşı savaştığını bile bilemiyordu; ellerinde
kalan son yiyecekleri komşularından, elindeki son parayı yağmacılardan, kızını
ve oğlunu sicim gibi yağdırılan mermilerden korumaya çalışıyordu.
Sokağa
adımını attığı anda, daha fazla ölüm daha fazla kan daha fazla acı daha fazla
çaresizlikle karşı karşıya kalıyordu, nasıl olduysa olmuş hala kendi evleri
bombaların hedefi olmamış sağlam kalmıştı. Şimdilik tek sığınakları evleriydi
ama Ferit biliyordu, bir gün gelecek evleri de hedef olacak canından çok
sevdiği karısı, kızı ya da oğlu kanlı bir saldırının kurbanı olacaktı. Ya da
sevdiklerinin gözü önünde kendi can verecek, onları bu savaşın ortasında
yapayalnız bırakacaktı.
Geceleri bomba
sesleri altında bu düşünceler onu esir alır, evin içinde dört dönmesine neden
olurdu. Böyle zamanlarda geçmişte kestiği ahkamlar şimdi de kendi önünü keser,
nefesi çekilir acımasız gerçeğin kendisini ezmesine engel olamazdı. Son
zamanlarda sıkça kafasını kurcalayan fikri evire çevire düşünürken söyledikleri
aklına gelir kendisine okkalı bir küfür savururdu. Sahi ne demişti bir
keresinde
“Kurtuluş
savaşı zamanında bizim kadınlarımız da sonuna kadar savaştı, cepheye bomba taşıdı
ama ülkelerini teröristlere terk etmedi..”
Bunu
söylerken omuzları kabarıyor, sırtı dikleşiyor, göğsü şişiyordu.
“Biz," diyordu
"biz işte böyle bir milletiz beyler. Ülkesini kadın erkek bir arada savunan,
korkusuz bir milletiz. Bir avuç teröriste pabuç bırakmayız”
Sendeledi,
tutunacak bir şeyler aradı bulamadı dizleri onu daha fazla taşıyamadı yere
çöktü.. Başına gelenlere şaşırmayacak kadar çok şey gördüğünü sanıyordu, ama
öyle olmamıştı. Yine..
On adım
ilerde yirmi yedi delikten sızan kanın oluşturduğu bir havuzun içinde yatan
adam, bir zamanlar dostuydu. Kendisine bir iş tutturmuş, insan kaçakçılığına
başlamıştı. Oldum olası karanlık bir yanı olan bir adamdı, bu savaş ona yaramış
kendisine “krizden” fırsat yaratmıştı.
Karısını ve
çocuklarını ülkeden çıkartmak için çare aradığı günlerde karşılaşmıştı Berke
ile (Berke diye insan kaçakçısı adı mı olur, olmazdı elbet o da yeni bir ad
bulmuştu kendisi için. Mahmut’tu artık, kelli felli insan dostu insan kaçakçısı
Mahmut! ).
Mahmut ona
eski günlerin hatırına bir indirim yapmış, hemen bir sonraki botta yer
ayarlayabileceğini söylemişti. Gel gör ki indirim yapılmış hali bile çok
fazlaydı Ferit için, çaresizlik esir almıştı kendisini yine. Uykusuzluk, korku
ve açlık ile sınanan bedeni iyice zayıflamıştı, şimdi de ailesini
kurtaramayacak olmanın acısı eklenmiş histeri krizleri bedenine hakim olmuştu.
Babasının bu
halini izlemek Deniz’i çok üzüyordu, ailesi için çırpınıyor çırpındıkça daha
çok batıyordu. Sonunda bir karar verdi gidip Mahmut denilen adamla konuşacak,
ondan arkadaşlıkları hatırına babasına yardımcı olmasını rica edecekti. On yedi
yıllık yaşamında yaptığı en büyük hata bu olmuştu..
Mahmut
karşısında beyaz tenli renkli gözlü, bu savaşa bu kirliliğe bu pisliğe rağmen
teninden mis gibi kokular gören bu kızı görünce gözü dönmüş bir hayvana
dönüşmüştü. Önce ceylanı ürkütmemeye çalışmış, sonra kızın çaresizliğinin
kokusunu çakal misali almanın verdiği özgüvenle konuya girmişti. Hem kendisini
hem de tüm ailesini (babası da dahil, Mahmut buraya vurgu yapmıştı) ülkeden
kaçırabilirdi, elbette karşılığında kendisinden ufak bir isteği olacaktı.
Kız önce duyduklarının
etkisiyle sevinmiş, adam oturduğu sandalyede arkasına geçip kolları omuzlarında
üzerine doğru eğilince tuhaf bir içgüdüyle kaçması gerektiğini kavramıştı. Adam
kulağına kendisiyle birlikte olması karşılığında istediği her şeyi yapabileceğini
fısıldıyordu, isterse Yunanistan’da ona bir ev tutabileceğini ve prensesler
gibi bakacağını vaat ediyordu.
-Ha eğer
direnirsen, bak burası benim adamlarımla dolu istesen de kaçamazsın.
Zorlatırsan ne ananı ne o zavallı babanı ne de o sümsük kardeşini kaçırmam bu
ülkeden. İşimi bitirdiğim gibi koyarım seni kapının önüne.
Duyduklarıyla
soluğu kesilmişti Deniz’in, babasının arkadaşı değil miydi bu adam? Hem nasıl
faydalanmaya kalkardı böyle bir durumdan? Herkes canını kurtarmanın peşine
düşmüşken, kendi insanına düşmanından beter bir şeyi nasıl yapardı bu adam
böyle?
Babasının “dostu”
eğilmiş boynundan somurmaya başlamışken ve korkudan kitlenip kalmışken kapının
aniden açılmasıyla yerinden sıçramıştı Deniz ve can havliyle kapıya doğru
zıplayıvermişti. Şanslıymış ki gelen adam Mahmut’un ortağıydı ve Mahmut’a hemen
gelmesini söylüyordu.
-Dün gece
yolladığımız bot batmış (tam bu noktada yere tükürüp tekrar dönüyordu) yirmi
sekiz kişi ölmüş oğlum, kalk işimiz var yürü, diye bağırıyordu.
Mahmut bir
Deniz’e bir ortağına bakmış sonra ceketini kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Duvar
diplerine sığınarak eve dönerken nasıl da şans eseri kurtulduğunu düşünmüştü
Deniz. Kimseye anlatamazdı olanları ama ya adam babasına bir şey derse diye de
ödü kopuyordu.
Eve
döndüğünde annesi renginin atmış olmasından ve en çok da boynundaki mor lekeden
dolayı Deniz’i iyice köşeye sıkıştırmış anlatmak zorunda bıraktırmıştı. Ne
olduysa da o zaman olmuştu, babası da kızının hallerinden şüphelenmiş kapının
girişinde sessizce ana kızın konuşmalarını dinliyordu. Olanları elleri ağzına
gömülü dinledi, çenesini öyle bir sıkıyordu ki dişlerini tenine geçirmiş sağ
elinde üç delik açmıştı.
Mutfakta
bulduğu büyücek bir bıçağı ceketinin cebine saklayarak çıktı kapıdan, bombalara
direnmiş ancak hainlerin saldırılarından kurtulamamış evinin kapısından. Planı,
sanki günlerdir bunun üzerinde düşünüyormuş gibi kafasında bir anda
belirivermişti kızını dinlerken. Olanlardan hiç haberi yokmuş gibi Mahmut’un
yanına gidecek parayı hazırladığını ama bir yere sakladığını söyleyecekti. Nasıl
hazırladığını sorarsa (ki sorardı, çakal Mahmut mutlaka bu durumdan
şüphelenirdi) eski müdürü olan Ayten hanım’ın parasını sakladığı yeri bulduğunu
söyleyecekti.
Buna karşı
dayanamazdı Mahmut iyi bilirdi çünkü Ayten hanım’ın hem babadan hem kocadan
zengin olduğunu, savaştan önce pırlantalarla süslü şıkır şıkır altın takılarla dolaştığını.
Çektiği kuytuda da kızına yaptıklarının hesabını soracaktı.
Elindeki
kanlara baktı, hak etmişti pis herif hak etmişti elbette böyle gebertilmeyi.
Faydalanmaya kalkmayacaktı biricik kızından, bir kene gibi emmeye kalkmayacaktı
kendi kanından olan memleketlisini.. Hak etmişti elbette, ama katil olmak için
yeterli sebep miydi bu işte bunu kestiremiyordu bir türlü. Kanlı ellerini
saçlarının arasına sokmuş iki büklüm yere çökmüş halde düşündü, belki de
kendisi “katil” olarak cezalandırılmayı hak etmişti. Ne demişti:
“Ülkeni
teröristlere terk edip kaçarsan taciz edilmeyi de tecavüz edilmeyi de hak
etmişsindir demektir.”
Beylik
lafları kendi başına gelmeden etmenin bedeliydi belki de bu, hayat böyleydi
belki de.. En emin olduklarımızla sınardı bizi..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder