Menu

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)

12 Nisan 2016 Salı

Ruhuma dokunan ezgileriyle, Evgeny Grinko

Bazı sesler vardır sizi düşünmeye, hissetmeye iter. Bazı tonlar, notalar vardır kalbinize en derininden, en ummadığınız yerden dokunur.

Evgeny Grinko..

İşte öyle biri, bir kısmınız tanıyor bile olabilir belki. Kim olduğunu sorsanız belki ben de çok şey anlatamayabilirim. Karışık biraz. 

Rus olduğunu ve Valse isimli parçası ile Türkiye’de oldukça dinlendiğini söyleyebilirim. Benim gidebildiğim ama onun gelebildiği 3 konseri oldu İstanbul’da sanıyorum. Kendi ülkesinde bilinirliği çok yok zannediyorum, zira ben Moskova’daki arkadaşların yalancısıyım. Sorduğumda bilmiyorlardı.

Parçaların tamamı ona mı ait? İnanın bilmiyorum, belki benim bilmediğim klasik eserleri de çalıyordur ama benim kendi iç dünyama soracak olursanız ona ait. En azından dinlediğimde beni ona ait kılabiliyor.

Evgeny ile tanışıklığımız biraz gerilere, 3 yıl öncesine uzanıyor. Vals’i göndermişti çok sevdiğim bir dostum bak sen seversin diye. 

Sevdim evet, günlerce durmadan usanmadan ara vermeden dinledim. O kadar çok dinledim ki, o zamanlar daha henüz bilmediğim ama kalbimin çoktan farkında olduğu “gelecekteki” ayrılığım ve bu şarkı için bir hikaye bile yazdım. Sanki kelimeler kendiliğinden dökülüverdi yüreğimden sayfalara.

Birkaç gün sonra Серенада - Serenad isimli şarkısını keşfettim. Sonrasında benim için en anlamlı eserlerinden biri bu oldu. 

Ardından devam eden zaman içerisinde her dinlediğimde yüreğimin en ücra köşelerine dokunmaya devam etti bu güzel insan, keşfettim ki sanat sanattan doğar. Onu dinledikçe içimden daha çok yazmak, daha çok üretmek geldi. Anladım ki sadece ben değilim böyle düşünen.

Mabel Matiz de zannedersem benim gibi hissetmiş olacak ki, Vals’e sözler yazmış albümüne eklemiş. En sevdiğim iki müzisyen bir araya gelmiş anlayacağınız. 

Henüz dinleyememiş olsam da bir arkadaşım da benim Vals için yazdıklarımdan esinlenerek bir beste hazırlamış, dinlemek için sabırsızlansam da henüz beklemedeyim.

Şimdi yine Evgeny dinliyorum, tam şuan da. Yine o bilindik dokunuşlarıyla ulaşıyor bana, kulağıma acı tatlı sözler fısıldıyor hem geçmişten hem gelecekten. Günün birinde tanışabilme umudu taşıyor yüreğime ve eski bir dosta selam gönderme, özlendiğini -ki kendisi bunu bilmese de- hatırlama vesilesi oluyor bana. 

Not: Aşağıda tüm bahsi geçen parçaları bulabilirsiniz, umarız siz de seversiniz.

Beni ilk yakalayan şarkısı.
Hemen ardından favorim olan hala da en sevdiklerimden biri olan parçası.

Hayatımı değiştiren, bambaşka bir mutluluk getiren parçası -Henüz paylaşmamış olsam da hikayesini daha sonra paylaşırım bakarsınız :) 


Ve son olarak şuan da dinlemekte olduğum parça. Bu parça ismi “Polyushka Polye” imiş ve orjinalinde bir Rus marşı imiş. Ama o kadar farklı ki orjinalinden, dinlemek isteyenler için aşağıda orjinal halini de paylaşıyorum :)


11 Nisan 2016 Pazartesi

Öyle işte


Kaç kişi burayı açıp okuyor, ne düşünüyor, seviyor mu yoksa bu ne saçma şey mi diyor bilmiyorum. Bir yandan bilmek için yanıp tutuşuyorum öbür yandan deli gibi korkuyorum.

Yaşadığım ve kendimi bildiğim tüm süreç içerisinde içimde sahip olduğum en kuvvetli duygu özgür olma dürtüsüydü. Özgür olmalıyım, bir şeyler değiştirmeliyim, sınırları kabul etmemeliyim, düşüncelerimi ve hareketlerimi bana sunulan çizgiler içerisinde kısıtlamamalıyım.

Bu dürtü hiçbir zaman hayatımdaki doğrudan yön verici güç olamadı maalesef ki. Hayır bir saniye, kendime bu denli yüklenemem bu kadarı büyük haksızlık olur. Düşüncelerim çoğu zaman; içinde bulunduğum zaman ve koşullar açısından sınırlardan kurtuldu. Hep bir ötesini sorgulamayı başarabildim. Yalnızca buna uygun davranmayı başaramadım. Sanırım. Yani tamamen.

Birini kırmamak, diğerini üzmemek, bir başkasının yüzüne gülücük yerleştirebilmek için kendimden ne kadar da çok ödün verdiğimi, günden güne olmak istediğim kişiden ne kadar uzaklaştığımı, sesimin giderek daha çok kısıldığını şimdi durup geriye dönüp baktığımda fark ediyorum.

Bu ruh halinin -bolca ödün veren- hala daha üzerimde çok güçlü bir etkisini hissedebiliyorum, hem de hemen buracıkta bile. Bazen siyasi görüşler, düşünceler, sert tepkiler paylaşasım geliyor. Hani şu patlamalardan sonra, ya da sokakta aç yatan birini gördükten sonra, ya da parayla gözü dönmüş insanları gördükten sonra vs vs vs. Hani olur ya bazen öyle bir şey olur ki ağız dolusu küfretmek, ya da isyan etmek, kızmak, bağırmak çağırmak gelir içinizden. Öylesi bir şey işte.

Sonra kim olduğunu bilmediğim içinizden birinin alınmasından çekinip yine vazgeçiyorum seslendirmekten. Kendi sesimi duyurmaktan yine kendim vazgeçiyorum.

Ne içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü, ne de şahıslara özel bir durumu baz alarak düşünmüyorum aslında. Olaylara hep hümanist bir gözle baktığımı sanıyorum. Hoş, hümanistim diye adını koymam da mümkün değil çünkü bazen çok kızdığım birine “keşke ölse” dediğim oluyor. Demek ki o kadar da insani değilim. Sadece, nasıl anlatayım bilmiyorum ki insanların bile bile, göre göre harcanmasına, yok yere öldürülmesine veya ölmesine göz yumamıyorum.

İşte o anlar sesim yükseliyor içimden, kalk diyor değiştiremiyorsan da dünyayı kalk git bir köşeye yaz bunu. Bir okuyan bir gören olur, nasıl sen okuduklarınla daha fazla soru soran biri haline geliyorsan belki senin yazdıklarını da okuyanlar bir soru işareti koyarlar zihinlerine.

Oysa içimdeki diğer ses, ya gönül kırarsan diyor? Ya anlatmak istediğinin dışında, çok daha farklı anlaşılırsan, çok daha agresif, çok daha kırıcı? Çünkü çoğunlukla başıma gelen bu.

Örneklemem gerekirse, ananem hastanede yatıyor bir haftadır. Odada onunla beraber başka iki teyze daha var. Teyzelerden bir tanesi Cumartesi günü ziyarete gittiğimde su almamı rica etti kendisi inemediği ve refakatçisi olmadığı için. Parasını vermek istediğinde elbette almadım. Suyu alıp geldiğimde tekrar teklif etti ve benim tepkim “saçmalama teyze bir suyun parası mı konuşulur” oldu, yalnız sanırım sesim biraz -nasıl desem sert değil de- otoriter çıktı. Sonrasında dayımın eşi uyardı, “yaşlı insanlar seni düşündüğün gibi anlayamayabilirler neden o kadar sert söyledin?” diye.

Ben yine de yanlış yaptığımı düşünmüyorum, ama belki de haklıydı. Daha tatlı bir dil ile geri çevirebilirdim para verme talebini belki de, kim bilir.

Tüm bunları oturup neden anlattım bilemiyorum, bazen burası istediğim gibi edebiyat platformu olmaktan çok dertleşme ortamına dönüşebiliyor. Bu ayrımı yapmayı öğrenmeli miyim yoksa böyle devam mı etmeliyim çok kararsızım.

Sadece okuduklarınızda bazen sert ifadelere, sizi kıracak ters noktalara denk gelirseniz anlatmak istediklerimin ya da düşüncelerimin kötü niyetli olmadığını bilmenizi isterim. Bu sadece gördüklerime karşı olan, göğsümde kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkan isyan duygusundan. Haksızlığa karşı gözlerimi kapatamadığımdan ve artık içimde bastırdığım sesimi dışarıya özgürce –olması gerektiği gibi- bırakacağımdan.

10 Nisan 2016 Pazar

Yan Komşu (2)

Her şey bir anda olmuştu, Yusuf hemen bir ambulans çağırmış o sırada annesi de pazardan dönmüştü. Bu zavallı kadının halini gördüğünde, annesinin gözlerindeki üzüntüyü tarif etmek imkânsızdı; üzüntü, acıma, korku, sevgi tüm duygular sanki tek seferde bir araya gelmiş, koltukta kendinden geçmiş halde yatan bu zavallı kadın için Yusuf’un annesinin gözlerinde buluşmuşlardı. 
Ambulans geldikten sonra annesi bu kadınla beraber ambulansa binmiş, o da arkalarından ufaklıkla beraber hastaneye gitmişti. Ufaklık kendinden geçmiş bir haldeydi, annesi tanımadığı adamlar tarafından bir sedyeye konulmuş, bir arabaya bindirilmiş ve acı sesler eşliğinde uzaklara götürülmüştü. Yusuf bunları gözlerinde görebiliyordu, şimdiden kendi kardeşi gibi benimsemişti bu çocuğu. Yaşadığı onca acıya rağmen ne kadar temiz kalmıştı bu ufaklık, masum gözlerinde içinde yaşadığı tüm duyguları görebilmek mümkündü.
Hastanede doktorlar ağır bir şekilde darp aldığını, iç kanama ihtimali olduğunu, ayrıca bünyesinin de çok zayıf olduğunu; bu nedenlerden gözetim altında tutulacağını söylediler. Hastanede kalması için kayıt yaptırmaları gerekiyordu, ama ne annesi ne de Yusuf bu kadın hakkında hiçbir şey bilmiyordu, adını bile.. 
Ayşe’ydi kızın adı, Ayşe Öz. Uzunca uğraşmışlardı adını bulmak için. Ufaklık öylesine korkmuştu ki hemşirelerin bütün merhametli ilgilerine rağmen onlarla konuşmamış, kendisine verilen tüm rüşvetleri reddetmişti -kocaman bir elma şekerini bile. Gözlerinde her an şelale gibi boşalmayı bekleyen kocaman iki damlası vardı ve sabırla ağlamıyordu bu çocuk. En sonunda hemşirelerin ısrarlarından ona sığınmış, ondan yine sessizce yardım istemişti.
Yusuf ufaklığın yanına gitmiş, hemşirelerden nazikçe izin isteyerek onu hava alması bahanesiyle dışarıya çıkarmıştı. Dışarı çıkarlarken elini ufaklığa uzatmış o da sıkıca kavramıştı, sanki onu da kaybetmekten korkuyordu. Dışarı çıktıklarında Yusuf’un dizlerine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamış kendine geldiğinde kekeleyerek “An-nem, adı Ayşe” diyebilmişti. 
“Ayşe” diye düşünmüştü Yusuf, ne güzel bir isim, ne yumuşak ne hoş.. Soyadını da öğrenmeli diye düşündü sonra ve yere tek dizinin üzerine çökerek ufaklıkla aynı hizaya geldi. Bu çocuğun gözlerinde bir şey vardı..
-Soyadınızı da biliyor musun? Dedi, sonuna ufaklık da ekleyecekti vazgeçti birden..
-Öz dedi ufaklık, annemin soyadı Öz.
Yusuf ufaklığa sıkıca bir sarılıp onu telkin ettikten sonra elinden tutup içeri girmiş, ufaklığı kendi annesinin yanına bırakıp kayıt işlerini takip etmeye gitmişti. Oldukça zorlu bir süreç olmuştu, kimlik olmadan kimlik numarası olmadan sadece isim soyisimden kayıt yaptırmak. En sonunda kayıt işlerindeki adama kalayı basmış; bir doktorun yardımıyla kayıt işini bitirebilmişti. Şimdi hastanenin bekleme köşesinde yanında ufaklıkla beraber oturmuş bekliyordu. 
Ufaklığa hemşireler elma şekerini vermiş, onun gözlerindeki endişeyi biraz azaltmayı başarmışlardı. Hemşire elma şekerini verirken adını sormuş “Yiğit” cevabını almıştı. Sahi bu onun aklına neden hiç gelmemişti, kapının zilini çaldığından beri kaç saat geçmişti ve her anında beraberlerdi yine de bu ufaklığa adını sormamıştı. Ona göre bu çocuğun adı Ufaklık’tı, onu böyle kabul etmişti. İsim sormaya bu yüzden ihtiyaç duymamıştı.
Yiğit yanında oturuyor, ara ara da ona bakıyordu. Yusuf’un annesi de çocuğun öbür yanında oturmuş bir ona bir Yiğit’e bakıyordu, endişe dolu gözlerle. Kimdi bu aile, Ayşe’ye ne olmuştu kim bu hale getirmişti bu kızı, dahası kimi kimsesi yok muydu bu yavrucakların saatlerdir bir arayan soran olmamıştı. Annesi bunları düşünürken doktor geldi yanlarına, Ayşe’nin uyandığını haber verdi.
Yusuf’un o anı tarif etmesi mümkün değildi, sanki kendi annesi kurtulmuştu da, gözlerini açmış ona da umut bahşetmişti. Ya Yiğit’in gözlerindeki şaşkın sevinç, aman Yarabbi bu çocuk her duyguyu ne de güzel yaşıyordu böyle. Bir taraftan Yusuf’a sarılıyor bir taraftan dolu dolu yaşlar akıyordu gözlerinden, hemen sonra ayağa fırladı Yiğit. Yine tuttu Yusuf’un pantolonundan annesini görmek istiyordu belliydi.
Doktor görmelerine izin verdi, Yusuf, annesi ve Yiğit birlikte annesinin yattığı odaya girdiler ya da hasta koğuşuna demeli. Koğuşta üç yatak daha vardı, Yusuf öyle olduğunu varsaydı. Her bir yatak yeşil perdelerle çevrilmiş yataklarında yatan hastalar için mahremiyet oluşturulmuştu. Ayşe girişin hemen sağındaki yatağa yatırılmış bitkin bir halde onlara bakıyordu. Ağzının kenarındaki kan silinmiş koluna serum takılmış ve ziyaretçileri ona görebilsin diye perdesinin yarısı açılmıştı.

Yusuf’un evde bulduğu haline göre çok daha iyiydi, onlar içeri girince biraz doğrulmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Yiğit Yusuf’un elinden çoktan kurtulmuş annesinin başucuna koşmuştu bile. 

--Son bölüm yakında :) --

8 Nisan 2016 Cuma

Yan Komşu

Aşık olmuştu kadın, aşık olmuştu ve aşkın bir hata olabileceği aklına hiç gelmemişti..
Kapı çaldığında ders çalışıyordu Yusuf. Vize dönemindeydi ve dersleri pek de parlak değildi. Annesi onu evde bırakıp pazara gitmişti, oğlu bölünmeden ders çalışabilsin diye pazardan alacağı tüm torbaları ne kadar ağır olurlarsa olsunlar kendi başına taşımaya razıydı. Annesinin ne kadar fedakâr bir kadın olduğunu biliyordu. İçten bakardı gözleri, kalbi her zaman biraz saf biraz kandırılmaya müsait. Öylesine iyi niyetli bir kadındı ki kimseyi kıramaz, kalbini kıran kişiler için bile aklında haklı bahaneler bulup onları affederdi.
Zil sesiyle irkildi Yusuf, oturduğu sandalyeden ayağa kalktı hızla. Annesi ne de çabuk gelmişti böyle, bir şey mi olmuştu acaba? Telaşta kapıya yöneldi, kapının koluna fazla yüklenmişti açarken kolunu incitti. Tam karşıya baktı kimseyi göremedi sonra nedense gayri ihtiyari yere doğru kaydırdı bakışlarını, küçücük boyuna rağmen kocaman kahverengi gözleri olan ve gözlerinde korku olan bir çocuk kendisine bakıyordu. Üstü başı kir pas içindeydi, ama çingene veya sokak çocuğu olmadığı da çok açıktı.
Bu ufaklığı bir yerlerden tanıyordu ama emin olamadı. Çocuk hala ona bakıyordu, oyun için zile basmış gibi durmuyordu hem bu küçücük haliyle zile nasıl yetişmişti acaba?
-          Noldu ufaklık, bir şey mi isteyecektin? Diyebildi en sonunda.
Sorusunun ardından uzanıp ufaklığın kıvırcık saçlarını okşama ihtiyacı hissetti, ama uzanmadı. Çocuk sanki sesi içinde bir yerlerde kaybolmuş da bulmaya çalışıyormuş gibi zorlanarak “Annem” demeyi başarabildi ve ardından Yusuf’u pantolonundan çekiştirmeye başladı.
O ana kadar yan kapının açık olduğunun farkına varamamıştı, demek ki bu çocuk annesinin sürekli şikayetle bahsettiği gürültücü yan komşularının oğluydu. Annesi daima apartmanlarına yeni taşınan komşularından şikayet ediyordu. Hakkı da vardı hani, ne zaman evde olsa bitmek bilmeyen bağırtı seslerini duyabiliyordu. Bağırtı seslerine de; ya evdeki kadının cılız inlemeleri ya da çocuğun korkudan daha yüksek çıkan ağlama sesleri eşlik ediyordu.
Demek bu yüzden tanıdık gelmişti bu ufaklık Yusuf’a. Nasıl da ilk seferde anlayamamıştı. Önyargı böyle birşey olsa gerek diye düşündü kendi kendine, oysa ailesinin gürültücülüğü şu küçücük masum çocuğun ne kadar günahı olabilirdi ki? İnsanlar acımasız olabiliyordu; sevmedikleri veya tasvip etmedikleri kişilerle karşılaştıklarında o kişilerle ilgili olabilecek diğer tüm insanları da göz ardı edebiliyordu demek ki..
O bunları düşünürken ufaklık çekiştirmeye devam ediyordu, çekiştirmesinde adeta bir yalvarma hali vardı. Portmanto üzerinde asılı olan anahtarını alıp cebine attı Yusuf. Sonra da kapıyı çekip yan komşunun evine adım attı.
Kapıdan girer girmez içini tarif edemediği bir duygu kapladı, birşeyler eksikti bu evde. Adını koyamadığı ama varlığının eksik olduğunun farkına varabildiği bir eksiklik vardı bu evde. Ufaklık hala çekiştiriyordu, oysa durup bu evde neyin yanlış olduğunu düşünmek istiyordu.
Koridor çok uzun değildi, beş adımda koridoru bitirebilmek mümkündü. Tam giriş kapısının karşısında kalan duvar dibine bir sürü ayakkabı düzensizce atılmıştı. Çoğu kadın ayakkabısıydı, birkaç da çocuk ayakkabısı. Hepsi eskiydi, hepsi bir köşeye öylece atılmıştı. Ayakkabılar içinde sadece bir tanesi özenle duvarın en köşesine konulmuştu, bir erkek ayakkabısıydı ve o yeniydi. Yeni boyanmış olduğu parıltısından belliydi, üzerinde toz tanesi bile yoktu. Koridorun tam karşısında mutfak kapısı ve yerde ise sadece bir kilim vardı. Evdeki herşey gibi o da eski duruyordu.
Ufaklık hala çekiştiriyordu, Yusuf onun yönlendirmesine izin verdi giriş kapısının iki adım ötesinde sağdaki kapıdan içeriye girdiler. Odada çok az eşya vardı. Bir çekyat bir de televizyon vardı, ve bir köşeye yerleştirilmiş ahşap küçük bir sehpa. Bu evin her yerinden fakirlik akıyordu, hayır fakirlik değil daha çok özenle bu hale getirilmiş gibi bir hali vardı bu evin. Birileri bu evde yaşayan iki kişinin mutlu olmasını istemiyor da özellikle onları bu sefil yaşama mahkum ediyor gibiydi.
Çekyatın hemen dibinde bir kadın baygın yatıyordu, odadan girer girmez ufaklık Yusuf’u daha da çok çekiştirerek kadının yanına götürmeye çalışıyordu. Sonra Yusuf’u bırakıp korkuyla koşarak kadının yanına gitti. Gözlerinde öylesine büyük bir sevgi vardı ki bu iki insan arasındaki bağın sözcüklerin ötesine geçtiği çok açıktı.
Yusuf kadını yerde görünce ne yapacağını şaşırmıştı, demek ufaklık bu yüzden zillerine basmıştı ve bu yüzden onu çekiştirip duruyordu. Annesini kurtarmak istiyordu, annesini kurtarabilecek birilerine ulaşabilmek istiyordu.
Kadın ölmüş müydü acaba, çabuk davranıp kadına bakması gerekiyordu ama sanki zaman katılaşmış ağırlaşmış ve hareket edebilmeyi imkansız kılmış gibiydi. Her adımında evin içindeki çekilen acıyı ispatlayacak nitelikte detaylar gözüne çarpıyordu. Mesela karşı duvarın bir yeri içe göçmüştü. Yumruk izi değil bir beden izi vardı o göçükte, birisi oraya öylesine sert bir şekilde fırlatılmış olmalıydı ki bu denli bir iz duvarda meydana gelebilmişti.
İkinci adımında ufaklığın sağ gözünün altındaki morluk gözüne çarpmıştı. Şuana kadar nasıl fark edemediğine şaşırdı, bu kadar güzel bakan gözlere ceza olarak mı yerleştirilmişti o morluk? Küçücük bir çocuğa nasıl yakıştırılmıştı bu çirkin iz?
Oda mı çok büyüktü zaman mı çok yavaş akıyordu yoksa o mu çok beceriksizdi bilmiyordu ancak kadına ulaşmak için asırları geçirmiş gibiydi Yusuf. Evde hissettiği eksikliğin yerini kendi evinde asla tatmadığı koca bir acı almıştı. Bu insanlara acıyordu artık hayır onlarla beraber canı acıyordu şuanda. En az yerde yatan kadın kadar kederli ve en az kadının yanında çaresizce oturan çocuk kadar korkuyla doluydu artık. Ölmüş müydü acaba kadıncağız? Kendi annesi nerelerdeydi şimdi, iyi miydi? Ya bu çocuğun yerinde kendi olsaydı o zaman ne yapardı? Kendisi de mi yan komşunun ziline ulaşıp gözleriyle yardım dilenirdi yoksa elinden bu bile gelmez miydi?
Diz çöküp hemen kadının yüzünü kendine doğru çevirdi Yusuf, ufaklık ürkek ürkek onu izliyordu. Annesine bir başka zarar gelmesini daha kaldıramayacağı yine gözlerinden okunuyordu. “Oh nefes alıyor” diye iç geçirdi. Yaşıyordu işte çok şükür, nefes alıyordu. Dudağı patlamış, kanı çenesine doğru akmış ve orada kuruyup kalmıştı. Her iki gözü de morarmıştı, yanaklarında da yer yer sarı lekeler vardı. Saçları dağılmıştı, sanki biri saçlarından tutup sürüklemiş gibiydi.
Yusuf’un baktıkça içi daha çok acıyordu, dayaktan ve eziyetten kendinden geçmişti bu kadıncağız. Üstelik yaşının da küçük olduğu o kadar belliydi ki, olsa olsa kendi yaşlarında veya birkaç yaş daha büyük. Yirmi beşin üzeri olamazdı bu kadının yaşı, buna rağmen elleri aynı Yusuf’un annesinin elleri gibi yıpranmış, eskimişti. Gözaltları morluklar dışında zayıflıktan da çökmüştü. Müthiş bir acının pençesinde kıvrandığı çok açıktı.
Genç kadını olabildiğince nazik bir şekilde çekyata yatırdı. Ne kadar nazik olursa belki o kadar kolay iyileşebilirdi acıları, baygın yatan bu kadının. Mutfakta biraz su bulabilme umuduyla kapıya yöneldi, ufaklık da çekyata yatırılan annesinin ellerini tekrardan kaptı hemen. Onu bir an bile bırakmak istemiyordu, ellerinden tutarsa annesi hemen iyileşebilirdi. Belki yine gözlerini açar ufaklığın gözlerine bakıp gülümserdi, belki onu kucağına oturtup yine sıcacık öpebilirdi.

--Devamı Yarın--

5 Nisan 2016 Salı

Uyandırma servisi

Wake up call..

Pek uzunca bir zamandır kendimi işlerime verdim, üzerinde uğraştığım proje için artık son günlerimdeyim ve iş yoğunluğuna eklenen özel hayat yoğunluğuyla beraber neredeyse herşeyden koptum diyebilirim.

Az önce Şule hanım’ın (bkz. http://suleuzundere.blogspot.com.tr ) blogunda yaptığı bir çekilişte kitap kazandığımı ve bir gün fark ile (şuna burun farkı diyelim) bu güzel hediyeyi kaçırdığımı öğrendim.

İşte bu da benim “wake up call”um oldu, bir diğer deyişle uyandırma servisim :) Kendisine bu vesile ile tekrar teşekkür etmek istiyorum, bir süredir ihmal ettiğimin farkında idim ancak bir türlü geri dönmek için yeterli enerjiyi bulamıyordum. Bana gerçekten bir armağan oldu kaçırdığım bu hediye :)

İronik ama gerçek..

Dönüş için kısa bir yazı oldu farkındayım, bu nedenle bir kaç ay önce yazdığım ufacık bir şiirimsiyi -yazdıklarıma verdiğim isim budur- paylaşmak istiyorum; biraz depresif olsa da :)

Oturdum düşünüyorum;
Arabanın tavanına yağmur vuruyor..
Çat çat çat..
Camlar, buğu buğu
Bense oturdum düşünüyorum;
Mutlu muyum?
Mutluluğun tanımını bilmiyorum..
Mutsuz muyum?
Bugüne kadar tanıdığım mutsuzluklara benzemiyor..
Değilim öyleyse?
İçimde bir ölüm korkusu,
Aslan yuvasının etrafında otlanan ürkek ceylan gibi..
Hop oturup hop kalkıyorum.
Neden mi?
Ben de bilmiyorum.
Ah çocuk neyi bildin ki sen bugüne kadar?
Bu konuşan iç sesim..
Soruyorum,
Sen hiç bildin mi ki ben bileyim?
Ve yine fonda martılar,
Çığlık çığlığa uçuşuyorlar tepemde..
Ve yine tek dertleri,
Doyuracak karınları..
Ne güzel..