Menu

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

Yan Komşu (2)

Her şey bir anda olmuştu, Yusuf hemen bir ambulans çağırmış o sırada annesi de pazardan dönmüştü. Bu zavallı kadının halini gördüğünde, annesinin gözlerindeki üzüntüyü tarif etmek imkânsızdı; üzüntü, acıma, korku, sevgi tüm duygular sanki tek seferde bir araya gelmiş, koltukta kendinden geçmiş halde yatan bu zavallı kadın için Yusuf’un annesinin gözlerinde buluşmuşlardı. 
Ambulans geldikten sonra annesi bu kadınla beraber ambulansa binmiş, o da arkalarından ufaklıkla beraber hastaneye gitmişti. Ufaklık kendinden geçmiş bir haldeydi, annesi tanımadığı adamlar tarafından bir sedyeye konulmuş, bir arabaya bindirilmiş ve acı sesler eşliğinde uzaklara götürülmüştü. Yusuf bunları gözlerinde görebiliyordu, şimdiden kendi kardeşi gibi benimsemişti bu çocuğu. Yaşadığı onca acıya rağmen ne kadar temiz kalmıştı bu ufaklık, masum gözlerinde içinde yaşadığı tüm duyguları görebilmek mümkündü.
Hastanede doktorlar ağır bir şekilde darp aldığını, iç kanama ihtimali olduğunu, ayrıca bünyesinin de çok zayıf olduğunu; bu nedenlerden gözetim altında tutulacağını söylediler. Hastanede kalması için kayıt yaptırmaları gerekiyordu, ama ne annesi ne de Yusuf bu kadın hakkında hiçbir şey bilmiyordu, adını bile.. 
Ayşe’ydi kızın adı, Ayşe Öz. Uzunca uğraşmışlardı adını bulmak için. Ufaklık öylesine korkmuştu ki hemşirelerin bütün merhametli ilgilerine rağmen onlarla konuşmamış, kendisine verilen tüm rüşvetleri reddetmişti -kocaman bir elma şekerini bile. Gözlerinde her an şelale gibi boşalmayı bekleyen kocaman iki damlası vardı ve sabırla ağlamıyordu bu çocuk. En sonunda hemşirelerin ısrarlarından ona sığınmış, ondan yine sessizce yardım istemişti.
Yusuf ufaklığın yanına gitmiş, hemşirelerden nazikçe izin isteyerek onu hava alması bahanesiyle dışarıya çıkarmıştı. Dışarı çıkarlarken elini ufaklığa uzatmış o da sıkıca kavramıştı, sanki onu da kaybetmekten korkuyordu. Dışarı çıktıklarında Yusuf’un dizlerine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamış kendine geldiğinde kekeleyerek “An-nem, adı Ayşe” diyebilmişti. 
“Ayşe” diye düşünmüştü Yusuf, ne güzel bir isim, ne yumuşak ne hoş.. Soyadını da öğrenmeli diye düşündü sonra ve yere tek dizinin üzerine çökerek ufaklıkla aynı hizaya geldi. Bu çocuğun gözlerinde bir şey vardı..
-Soyadınızı da biliyor musun? Dedi, sonuna ufaklık da ekleyecekti vazgeçti birden..
-Öz dedi ufaklık, annemin soyadı Öz.
Yusuf ufaklığa sıkıca bir sarılıp onu telkin ettikten sonra elinden tutup içeri girmiş, ufaklığı kendi annesinin yanına bırakıp kayıt işlerini takip etmeye gitmişti. Oldukça zorlu bir süreç olmuştu, kimlik olmadan kimlik numarası olmadan sadece isim soyisimden kayıt yaptırmak. En sonunda kayıt işlerindeki adama kalayı basmış; bir doktorun yardımıyla kayıt işini bitirebilmişti. Şimdi hastanenin bekleme köşesinde yanında ufaklıkla beraber oturmuş bekliyordu. 
Ufaklığa hemşireler elma şekerini vermiş, onun gözlerindeki endişeyi biraz azaltmayı başarmışlardı. Hemşire elma şekerini verirken adını sormuş “Yiğit” cevabını almıştı. Sahi bu onun aklına neden hiç gelmemişti, kapının zilini çaldığından beri kaç saat geçmişti ve her anında beraberlerdi yine de bu ufaklığa adını sormamıştı. Ona göre bu çocuğun adı Ufaklık’tı, onu böyle kabul etmişti. İsim sormaya bu yüzden ihtiyaç duymamıştı.
Yiğit yanında oturuyor, ara ara da ona bakıyordu. Yusuf’un annesi de çocuğun öbür yanında oturmuş bir ona bir Yiğit’e bakıyordu, endişe dolu gözlerle. Kimdi bu aile, Ayşe’ye ne olmuştu kim bu hale getirmişti bu kızı, dahası kimi kimsesi yok muydu bu yavrucakların saatlerdir bir arayan soran olmamıştı. Annesi bunları düşünürken doktor geldi yanlarına, Ayşe’nin uyandığını haber verdi.
Yusuf’un o anı tarif etmesi mümkün değildi, sanki kendi annesi kurtulmuştu da, gözlerini açmış ona da umut bahşetmişti. Ya Yiğit’in gözlerindeki şaşkın sevinç, aman Yarabbi bu çocuk her duyguyu ne de güzel yaşıyordu böyle. Bir taraftan Yusuf’a sarılıyor bir taraftan dolu dolu yaşlar akıyordu gözlerinden, hemen sonra ayağa fırladı Yiğit. Yine tuttu Yusuf’un pantolonundan annesini görmek istiyordu belliydi.
Doktor görmelerine izin verdi, Yusuf, annesi ve Yiğit birlikte annesinin yattığı odaya girdiler ya da hasta koğuşuna demeli. Koğuşta üç yatak daha vardı, Yusuf öyle olduğunu varsaydı. Her bir yatak yeşil perdelerle çevrilmiş yataklarında yatan hastalar için mahremiyet oluşturulmuştu. Ayşe girişin hemen sağındaki yatağa yatırılmış bitkin bir halde onlara bakıyordu. Ağzının kenarındaki kan silinmiş koluna serum takılmış ve ziyaretçileri ona görebilsin diye perdesinin yarısı açılmıştı.

Yusuf’un evde bulduğu haline göre çok daha iyiydi, onlar içeri girince biraz doğrulmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Yiğit Yusuf’un elinden çoktan kurtulmuş annesinin başucuna koşmuştu bile. 

--Son bölüm yakında :) --

8 Nisan 2016 Cuma

Yan Komşu

Aşık olmuştu kadın, aşık olmuştu ve aşkın bir hata olabileceği aklına hiç gelmemişti..
Kapı çaldığında ders çalışıyordu Yusuf. Vize dönemindeydi ve dersleri pek de parlak değildi. Annesi onu evde bırakıp pazara gitmişti, oğlu bölünmeden ders çalışabilsin diye pazardan alacağı tüm torbaları ne kadar ağır olurlarsa olsunlar kendi başına taşımaya razıydı. Annesinin ne kadar fedakâr bir kadın olduğunu biliyordu. İçten bakardı gözleri, kalbi her zaman biraz saf biraz kandırılmaya müsait. Öylesine iyi niyetli bir kadındı ki kimseyi kıramaz, kalbini kıran kişiler için bile aklında haklı bahaneler bulup onları affederdi.
Zil sesiyle irkildi Yusuf, oturduğu sandalyeden ayağa kalktı hızla. Annesi ne de çabuk gelmişti böyle, bir şey mi olmuştu acaba? Telaşta kapıya yöneldi, kapının koluna fazla yüklenmişti açarken kolunu incitti. Tam karşıya baktı kimseyi göremedi sonra nedense gayri ihtiyari yere doğru kaydırdı bakışlarını, küçücük boyuna rağmen kocaman kahverengi gözleri olan ve gözlerinde korku olan bir çocuk kendisine bakıyordu. Üstü başı kir pas içindeydi, ama çingene veya sokak çocuğu olmadığı da çok açıktı.
Bu ufaklığı bir yerlerden tanıyordu ama emin olamadı. Çocuk hala ona bakıyordu, oyun için zile basmış gibi durmuyordu hem bu küçücük haliyle zile nasıl yetişmişti acaba?
-          Noldu ufaklık, bir şey mi isteyecektin? Diyebildi en sonunda.
Sorusunun ardından uzanıp ufaklığın kıvırcık saçlarını okşama ihtiyacı hissetti, ama uzanmadı. Çocuk sanki sesi içinde bir yerlerde kaybolmuş da bulmaya çalışıyormuş gibi zorlanarak “Annem” demeyi başarabildi ve ardından Yusuf’u pantolonundan çekiştirmeye başladı.
O ana kadar yan kapının açık olduğunun farkına varamamıştı, demek ki bu çocuk annesinin sürekli şikayetle bahsettiği gürültücü yan komşularının oğluydu. Annesi daima apartmanlarına yeni taşınan komşularından şikayet ediyordu. Hakkı da vardı hani, ne zaman evde olsa bitmek bilmeyen bağırtı seslerini duyabiliyordu. Bağırtı seslerine de; ya evdeki kadının cılız inlemeleri ya da çocuğun korkudan daha yüksek çıkan ağlama sesleri eşlik ediyordu.
Demek bu yüzden tanıdık gelmişti bu ufaklık Yusuf’a. Nasıl da ilk seferde anlayamamıştı. Önyargı böyle birşey olsa gerek diye düşündü kendi kendine, oysa ailesinin gürültücülüğü şu küçücük masum çocuğun ne kadar günahı olabilirdi ki? İnsanlar acımasız olabiliyordu; sevmedikleri veya tasvip etmedikleri kişilerle karşılaştıklarında o kişilerle ilgili olabilecek diğer tüm insanları da göz ardı edebiliyordu demek ki..
O bunları düşünürken ufaklık çekiştirmeye devam ediyordu, çekiştirmesinde adeta bir yalvarma hali vardı. Portmanto üzerinde asılı olan anahtarını alıp cebine attı Yusuf. Sonra da kapıyı çekip yan komşunun evine adım attı.
Kapıdan girer girmez içini tarif edemediği bir duygu kapladı, birşeyler eksikti bu evde. Adını koyamadığı ama varlığının eksik olduğunun farkına varabildiği bir eksiklik vardı bu evde. Ufaklık hala çekiştiriyordu, oysa durup bu evde neyin yanlış olduğunu düşünmek istiyordu.
Koridor çok uzun değildi, beş adımda koridoru bitirebilmek mümkündü. Tam giriş kapısının karşısında kalan duvar dibine bir sürü ayakkabı düzensizce atılmıştı. Çoğu kadın ayakkabısıydı, birkaç da çocuk ayakkabısı. Hepsi eskiydi, hepsi bir köşeye öylece atılmıştı. Ayakkabılar içinde sadece bir tanesi özenle duvarın en köşesine konulmuştu, bir erkek ayakkabısıydı ve o yeniydi. Yeni boyanmış olduğu parıltısından belliydi, üzerinde toz tanesi bile yoktu. Koridorun tam karşısında mutfak kapısı ve yerde ise sadece bir kilim vardı. Evdeki herşey gibi o da eski duruyordu.
Ufaklık hala çekiştiriyordu, Yusuf onun yönlendirmesine izin verdi giriş kapısının iki adım ötesinde sağdaki kapıdan içeriye girdiler. Odada çok az eşya vardı. Bir çekyat bir de televizyon vardı, ve bir köşeye yerleştirilmiş ahşap küçük bir sehpa. Bu evin her yerinden fakirlik akıyordu, hayır fakirlik değil daha çok özenle bu hale getirilmiş gibi bir hali vardı bu evin. Birileri bu evde yaşayan iki kişinin mutlu olmasını istemiyor da özellikle onları bu sefil yaşama mahkum ediyor gibiydi.
Çekyatın hemen dibinde bir kadın baygın yatıyordu, odadan girer girmez ufaklık Yusuf’u daha da çok çekiştirerek kadının yanına götürmeye çalışıyordu. Sonra Yusuf’u bırakıp korkuyla koşarak kadının yanına gitti. Gözlerinde öylesine büyük bir sevgi vardı ki bu iki insan arasındaki bağın sözcüklerin ötesine geçtiği çok açıktı.
Yusuf kadını yerde görünce ne yapacağını şaşırmıştı, demek ufaklık bu yüzden zillerine basmıştı ve bu yüzden onu çekiştirip duruyordu. Annesini kurtarmak istiyordu, annesini kurtarabilecek birilerine ulaşabilmek istiyordu.
Kadın ölmüş müydü acaba, çabuk davranıp kadına bakması gerekiyordu ama sanki zaman katılaşmış ağırlaşmış ve hareket edebilmeyi imkansız kılmış gibiydi. Her adımında evin içindeki çekilen acıyı ispatlayacak nitelikte detaylar gözüne çarpıyordu. Mesela karşı duvarın bir yeri içe göçmüştü. Yumruk izi değil bir beden izi vardı o göçükte, birisi oraya öylesine sert bir şekilde fırlatılmış olmalıydı ki bu denli bir iz duvarda meydana gelebilmişti.
İkinci adımında ufaklığın sağ gözünün altındaki morluk gözüne çarpmıştı. Şuana kadar nasıl fark edemediğine şaşırdı, bu kadar güzel bakan gözlere ceza olarak mı yerleştirilmişti o morluk? Küçücük bir çocuğa nasıl yakıştırılmıştı bu çirkin iz?
Oda mı çok büyüktü zaman mı çok yavaş akıyordu yoksa o mu çok beceriksizdi bilmiyordu ancak kadına ulaşmak için asırları geçirmiş gibiydi Yusuf. Evde hissettiği eksikliğin yerini kendi evinde asla tatmadığı koca bir acı almıştı. Bu insanlara acıyordu artık hayır onlarla beraber canı acıyordu şuanda. En az yerde yatan kadın kadar kederli ve en az kadının yanında çaresizce oturan çocuk kadar korkuyla doluydu artık. Ölmüş müydü acaba kadıncağız? Kendi annesi nerelerdeydi şimdi, iyi miydi? Ya bu çocuğun yerinde kendi olsaydı o zaman ne yapardı? Kendisi de mi yan komşunun ziline ulaşıp gözleriyle yardım dilenirdi yoksa elinden bu bile gelmez miydi?
Diz çöküp hemen kadının yüzünü kendine doğru çevirdi Yusuf, ufaklık ürkek ürkek onu izliyordu. Annesine bir başka zarar gelmesini daha kaldıramayacağı yine gözlerinden okunuyordu. “Oh nefes alıyor” diye iç geçirdi. Yaşıyordu işte çok şükür, nefes alıyordu. Dudağı patlamış, kanı çenesine doğru akmış ve orada kuruyup kalmıştı. Her iki gözü de morarmıştı, yanaklarında da yer yer sarı lekeler vardı. Saçları dağılmıştı, sanki biri saçlarından tutup sürüklemiş gibiydi.
Yusuf’un baktıkça içi daha çok acıyordu, dayaktan ve eziyetten kendinden geçmişti bu kadıncağız. Üstelik yaşının da küçük olduğu o kadar belliydi ki, olsa olsa kendi yaşlarında veya birkaç yaş daha büyük. Yirmi beşin üzeri olamazdı bu kadının yaşı, buna rağmen elleri aynı Yusuf’un annesinin elleri gibi yıpranmış, eskimişti. Gözaltları morluklar dışında zayıflıktan da çökmüştü. Müthiş bir acının pençesinde kıvrandığı çok açıktı.
Genç kadını olabildiğince nazik bir şekilde çekyata yatırdı. Ne kadar nazik olursa belki o kadar kolay iyileşebilirdi acıları, baygın yatan bu kadının. Mutfakta biraz su bulabilme umuduyla kapıya yöneldi, ufaklık da çekyata yatırılan annesinin ellerini tekrardan kaptı hemen. Onu bir an bile bırakmak istemiyordu, ellerinden tutarsa annesi hemen iyileşebilirdi. Belki yine gözlerini açar ufaklığın gözlerine bakıp gülümserdi, belki onu kucağına oturtup yine sıcacık öpebilirdi.

--Devamı Yarın--

25 Şubat 2016 Perşembe

Yeniden


“Şimdi ben sana nasıl anlatayım ki aşkımı; içimi eriten, kalbimi sıcacık saran bu duyguları nasıl dile getireyim ve gözlerinin içine bakarak bunları sana nasıl söyleyeyim? Düşünüyorum bu ateş kalbime nasıl düştü, ben farketmeden ruhumu nasıl sardı? Sorularım var cevaplarını bulamadığım, sorularım var cevapları çok da önemli olmayan. Tek bir gerçek var içimde, o da sana olan sevgim ve sana ait olan ruhum. Başka bir kelam, başka bir söz yok geriye kalan..”

Zihnindeki bu düşünceler eşliğinde yürüyordu, yağmur damlaları üzerine düşüyor, ıslanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar; damlalara karışıyor ve çoğalıyordu onlarla birlikte. Sevdiği adam yoktu artık, gitmişti. Şimdi yerinde sonsuz bir boşluk, geçmesi mümkün olmayan bir acı ve sabahsız geceler vardı. Aşkta geriye bunlardan başka ne kalıyordu ki?

Ayakları çıplaktı, üzerindeki hırka yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve artık damlalar elbisesini de ıslatıyordu. Acıyordu, ağlıyordu, büyüyordu istemeden. Olgunluk kelimesi zihnine geldi birdenbire.. “Anlamsız ve ne kadar boş; büyümek, büyük olmak, olgun olmak bu acılarla hayata devam etmekse ne anlamı vardı ki olgunluğun veya ne önemi? Gözleri olmayacaktı, güldüğünde sol yanağında beliren hafif gamzesi olmayacaktı, kızdığında çatılan kaşları olmayacaktı, uyandığında onu öpen dudakları olmayacaktı. Böylesi bir olgunluk neden istenir ki?”

Yağmur şiddetleniyordu, gök gürültüsü ve şimşek dans ederek ona eşlik ediyordu. Mutluluk dansı değildi bu, sadece acısına eşlik ediyorlardı. Ufukta bir yerlere yıldırım düştü, gözünü kırpmadı bile. Yıldırımın şuan tam onun üzerine düşmesi bile korkutamazdı onu. Zaten asıl ve en vurucu yıldırım onun kalbine düşmüştü çoktan. Yakıp geçmişti, geriye bir yığın kalmıştı. Hıçkırıkları artıyordu, sesi yükseliyordu ve bağırmak ihtiyacı içinde yalpalıyordu artık. Yığılıverdi birden bire olduğu yere, sarsılarak ağlıyordu artık.“Neden, neden böyle oldu?”
 
Doğa ve tabiat ona eşlik ediyordu bu yolculuğunda; gök gürültüsü çığlıkları, yağan yağmur gözyaşları ve düşen yıldırımlar acılarıydı. Kaç dakika veya kaç saat geçmişti, gün bitiyor muydu yoksa başlıyor muydu.. Bilmiyordu ama hıçkırıkları azalmaya, gözpınarları artık kurumaya başlamıştı. Ayağa kalktı, gökgürültüsü ve şimşeklerin uzaklaştığını, yağmurun dinmeye başladığını şaşırarak farketti.

Yorgun adımlarla ilerlemeye başladı, adım atmak istemese de beyni değil vücudu hakimdi artık hareketlerine. Yürüyüşü bir refleksten ibaretti ama yine de ilerliyordu. Yağmur azalsa da dinmiyordu, ıslanıyor muydu acaba? “Hislerimi kaybettim dedikleri bu olsa gerek. İlerde parlayan ışık bile içimi acıtıyor. Gözlerimi yakıyor. Bu yolu bitirmek, sonuna varmak imkansız benim için.”
 
Seyrek seyrek düşüyordu artık damlalar, hareketlerine biraz daha canlılık gelmişti. Gözlerindeki bulanıklık azalmaya başlamış, çevresini görmeye başlamıştı. İlk bahar aylarından fırlamış gibiydi tüm manzara. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçlar, yağmur sonrası taze toprak kokusu, kış uykusundan uyanıp hayata dönen böceklerin sesleri. Etrafı yeşillikler ve hatta moruyla, sarısıyla göz kırpan çiçeklerle doluydu. “Yürüdüğüm bunca zaman boyunca, tüm yol böyle miydi? Ben hep bu yoldamıydım yoksa artık başka bir yerde miyim? Bahar kokularını yeniden alabiliyorum, kuşların ürkek seslerini yeniden duyabiliyorum. Başka bir zaman dilimi mi bu, yoksa bana bahşedilen yeni bir yaşam mı? Kalbim sızlıyor hala, acılarım duruyor kalbimde kendilerine edindikleri yerlerinde. Yine de, gözlerini hatırlamak acı değil, gözyaşı değil tebessüm veriyor artık bana. Yolun sonu hala uzaklarda, ama sanki o sondaki ışık artık umut dolu, daha bir sıcak.. Beni kendisine tüm samimiyetiyle çekiyor şimdi..Geliyorum, yürüyorum, koşuyorum..”

3 Şubat 2016 Çarşamba

Nefes (hikaye)


Selamlar,
 

Bugün bir hikaye paylaşmak istedim. Hani daha önce bahsetmiştim “Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı” diye. İşte bu hikaye o hikaye. 

Ancak yazarken fark ettim ki biraz uzayacak, bu nedenle iki veya üç parça olarak yayınlayacağım. İşte ilk parçası J 

Nefes ( 1 )

Baharın ilk güneşi, Taksim’in arnavut kaldırımları yağan yağmur sonrası kurumaya yüz tutmuş yer yer ıslak.. Öğlen vaktinin telaşı almış tüm insanları; öbek öbek öğrenci grupları, turist kafileleri hepsi bir akın halinde İstiklal’e vermişler kendilerini. 

Tatlı bir özgürlük duygusu ile dolmuş yüreğiyle metro çıkışında öylece durmuş etrafındaki telaşı izliyordu Müge. Uzun kıvırcık saçları, kahverengi bukleler halinde beline kadar iniyor, üzerindeki siyah deri ceketini bir aksesuar misali tamamlıyordu.

     -Oh be, havaya bak… Ben de böyle miyim ya? Normal zamanda ben de mi böyle güneşin güzelliği fark etmeden koşturuyorum oradan oraya? 

Kendi kendine konuşuyordu, muhtemelen etrafından geçenler ona deli gözüyle bakıyordu. “Olsun be” diye kendi kendine kikirdedi Müge.  

İş günü olmasına rağmen kot pantolon ve salaş bir tişört giyebilmenin gözle görülebilir, elle tutulabilir hafifletici bir etkisi olacağını hiç tahmin edememişti daha önce. Şimdiyse bunun mutluluğunu yaşıyordu. Kendini iplerinden kurtulmuş Pinokyo gibi hissediyordu.  

İstiklale doğru ağır adımlarla harekete geçti, istiklal’in sol girişindeki Burger King’e şöyle bir göz attı. Bekleyenleri inceledi dalgın dalgın. Kimisi saatine bakıyor, kimisi beklediği kişiyi arıyor nerede olduğunu soruyor, grup halinde olanlar aralarında şakalaşıp kaynaşıyorlardı. Kiminin yüzü sert, kimisi umutlu, kimi mutlu, kimi bıkkındı. Hayat herkes için olanca hızıyla akıp gidiyordu işte.

      -En azından bugün değil, diye mırıldandı Müge.
 
Ne yapması gerektiğini, nereye gitmesi gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini söyleyen olmayacaktı bugün. Bugün tüm iplerinden kurtulmuş, rahatlamıştı. Bu kadar çok rahatlayabilmeyi ummuyordu Müge, çünkü kendisini bağlayan iplerin ne denli sıkı olduğunun farkında değildi, neydi bu? Ne deniyordu buna? Heh “Stockholm sendromu” diyorlardı buna.

Dün girdiği toplantıda boğulacak gibi olduğunu hissetmişti ve bir gün daha işe gelecek hali kalmadığını anladığında hemen plan yapmıştı. Yıllık izninden bir gün feda edecekti, tatil hakları böyle zamanlar için değil miydi zaten?  

Çinlilerle olan toplantısını bir bahaneyle erteletti, müdürüne kimliğiyle ilgili bir sorunu halletmek için nufüs müdürlüğüne gideceği yalanını attı –kafa dinlemek istiyorum deseydi, asla izin vermez yazı bekle derdi- ve hemen ekledi “Olur da işim erken biterse gelirim mutlaka, ama gelemezsem de yıllık iznimden düşersiniz”. Bunu duyan müdürünün gözleri, para görünce gözleri dolar işareti olan çizgi film karakterleri gibi parlayıverdi.

      -Ah tamam Müge’cim, sen işini hallet önemli olan o. Dönünce de sistemden yıllık izin girişini yaparsın.

İçinden “Çakal” diye geçirse de Müge, müdürüne sadece tatlı tatlı gülümsemekle yetindi. İzni ayarlamıştı gerisinin bir önemi yoktu. Sadece kendisi için bir gün çalmıştı hayattan.  

      -İki ıslak hamburger bir de ayran lütfen.

      -Olur abla, sen geç şöyle otur.

Karnını doyurmak için Taksim’in meşhur ıslak hamburgercilerini seçmişti. Kahvaltı etmemişti ama bugün her şeyi tersten yapabilirdi, bugün onundu. Telefonuna baktı, erkek arkadaş adayı aramıştı. Selçuk, ismini de tam sevememişti ama aslında iyi çocuktu. Eli yüzü düzgün, işi sağlam tam anne babaların sevdikleri cinsten iyi kısmetti. “Amaan..”

Geri aramadı, telefonu tekrar attı çantaya. Islak hamburgerleri mideye gömdükten sonra ödemeyi yapıp çıktı, aheste aheste İstiklal’de yürümeye başladı. Arkadaşı Fransız konsolosluğunun içindeki kafeden ve konsolosluğun bahçesinden bahsetmişti. Oraya gitmek istedi; baktı tadilat var, kapısı duvar “Kısmet değilmiş” deyip yolunu Tünel’e doğru çevirdi.

      -Çocuklara destek olmak istemez misiniz? 

Unicef’te çalışan maviler içindeki bir genç çocuk yolunu kesmişti; hiçbir zaman yeteri kadar vakti olmazdı bu gençleri dinlemeye Müge’nin. Bu sefer bir şans vermeye karar verdi, bu maviler yeşiller sarılar içindeki gençlerin enerjisine imreniyordu. Hepsi de inandıkları şeyler uğruna sokaklarda yağmur, kar, soğuk, sıcak, rüzgar,çamur demeden çabalayan güzel çocuklardı; dinlemeliydi.

      -Haydi anlat bakalım.

      -Unicef’i duymuşsunuzdur, tüm dünya ülkelerinde çocukları ve yaşam haklarını korumak için çalışmalar yürüten bir kurum. Türkiye ofisi olarak yaptığımız kampanyalardan bahsetmek istiyorum ben de.  

Öyle büyük bir heyecanla anlatıyordu ki, gözleri yaşardı Müge’nin. “Çocuklar bedeli elli kuruş bile olmayan kızamık aşısı olamadıkları için ölmesinler” derken gözleri parlıyordu bu çocuğun. Daha kendisi de bir çocuktu oysa, yüreği kadar tertemizdi gözleri de..

      -Biz sizden bizim ailemize katılmanızı düzenli destekçimiz olmanızı istiyoruz? Deyince genç çocuk, sazı bu sefer Müge aldı eline. 

      -Senin adın ne canım?

      -Barış, ya senin abla?

      -Müge benim de.. Sen çok mu seviyorsun çocukları?

      -Çocuk dediğin de insandır be abla, nasıl sevmem?

      -Oooo, Yaşar Kemal de okuyoruz.

      -Biliyor musun cidden? Okudun mu sende?

“Bilmeyen var mıdır ablacım” diye sordu sonra kendi sorusunun manasızlığını anlayıp yine kendi cevapladı “Vardır elbet ama ben bilirim. Getir hadi ne gerekiyorsa yapalım size destekçi olmak için..”

Barış’ın içinde yeşil mavi ela kahverengi saklı gözlerinde ışıklar çaktı, sadece destekçi kazandığından değil kendisini içtenlikle dinleyip anlayan biriyle tanıştığından. 

      -Barış, mavi Unicef, yeşil de Greenpeace. Eee bu sarılar ne onları bilemedim?

      -Onlar Af Örgütü için çalışanlar abla.

      -Tanıyor musunuz siz birbirinizi?

      -Çoğunu tanıyoruz abla, zaten üç örgütte birbirinden besleniyor gibi. Af örgütündeki sokak çalışmalarını kuranlar, eskiden Unicef’te çalışanlarmış. Laf aramızda akşamları da buluşur kendi aramızda bir şeyler yaparız. Bak şu kız varya –başıyla sarı kıyafeti içinde kızıl saçlı bir kızı işaret etti- adı Asya, ah abla bir güzel bir bilsen.

Müge gülümsedi “Sen biliyorsun ya, yetmez mi” dedi.

      -Benim bildiğimi ona da bir söyleyebilsem, ah. 

Bir taraftan Müge’nin kart bilgilerini kağıda geçiriyor öte yandan Asya’ya nasıl vurulduğunu anlatıyordu. Etraflarından düzinelerce insan geçiyor, bazısı bir bakış atıyor, kimi hiç umursamıyor görmezden geliyor, kimi de çarpıp geçiyordu.

Asya ne güzel isim diye düşündü Müge, verdiği talimatın altına imzasını attıktan sonra elinde kalem gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti ve “Cesur ol, emi?” diyerek sıcacık gülümsedi. 

      -Tamam değil mi şimdi her şey, ben gidiyorum bak?

      -Tamam abla, teşekkür ederim çocuklar adına.
 
Müge tam arkasını dönmüş yoluna devam edecekken Barış daha içten daha hürmetli daha saygılı daha duygulu bir sesle seslendi arkasından; 

      -Saol be abla!!.. 

İzni alalı yirmi dört saat, evden çıkalı iki saat, Taksim’e varalı bir saat olmamışken daha şimdiden yüzü gülmeye başlamıştı Müge’nin, nefes almaya başladığını hissediyordu.

 

29 Ocak 2016 Cuma

Au Revoir


Pekâlâ, evde yalnızım ve seveceğim türden bir film bulup izledim ki bu da son birkaç saattir içimde dönüp duran duygu yoğunluğunu iyice arttırdı, neredeyse kaleme alınacak kadar.

Ancak hikâyeye başlamadan önce iki şey söylemek istiyorum.

Birincisi; izlediğim filmin adı One Day. Durağan bir film olduğunu söylemeliyim ama bence kesinlikle güzel ve aşk dolu bir filmdi. En sevdiğim iki oyuncu oynuyordu; Anne Hathaway ve Jim Sturgess (İngiliz aksanına bayılıyorum sanırım). Belki izlemek isteyen, merak eden olur diye belirtmek istedim.

İkincisi ise birazdan kaleme alınacak olan hikâyemiz hakkında. Aslında bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak olacaktı. Ancak bugün şahit olduğum bir olay beni –mmm nasıl demeli; en iyisi dememeli, büyüyü bozmamalı- başka bir hikâye yazmaya yöneltti.

Öyle ise, buyurunuz efenim;
 

- Au Revoir -

“Bir gün, -derin nefes- evet şimdi bir gün hayal edin. Kendiniz için; bütün bir ömrünüzden, kendiniz sadece kendiniz için ayıracağınız tek bir gün. Koskoca ömürde bencilce geçireceğiniz bir tek gün hayal edecek olsanız, ne seçerdiniz?”

Gözyaşları içinde karşısında kendisine şaşkın gözlerle bakan bu tanıdık yabancılara yöneltti sorusunu Gönül. Küçük, kare kare gri halılarla döşenmiş bir zemin; açık ve metalik grilerden ibaret bir toplantı masası, turuncu mu kahverengi mi ayırt edilemeyen tuhaf ofis koltukları, odanın bir köşesinde beyaz bir tahta ve artık yazmayan kırmızı kaleme eşlik eden mavi kalem, diğer köşede video konferanslarda kullanmak için yerini almış son teknoloji ürünü televizyon..

Evet içinde bulundukları atmosfer böyleyken, rengi ayırt edilemeyen koltuklara yerleşmiş kimi on yedi kimi iki kimi altı yıllık dostlarından oluşan topluluğa sorusunu yöneltmişti. Sonra cevaplarını beklemeden kendi yanıtladı;

-Ben bilmiyorum..

Gözyaşlarıyla savaşırken, içinde kabaran öfkeye hakim olamıyordu. Kime daha çok kızması gerektiği kestiremediğinden, Gönül en çok kendisine karşı öfkeliydi. Kafasının arkasında bir ses, derinden ve sürekli olarak “Öyle yapmasaydım, şöyle olmasaydı, böyle demeseydim” başlıklı cümleler kuruyor kendisine bir huzur vermiyordu. “Keşke bu kadar bağlamasaydım kendimi bu şirkete, keşke bu kadar önemsemeseydim, keşke daha önce kendim isteyerek gitseydim, keşke keşke keşke işte..”

-Yapma böyle Gönül’üm, bak bu son değil biliyorsun.

-Evet, bak hayırlısı böyleymiş. Sana söylüyorum, üzme canını git canın ne yapmak istiyorsa onu yap bundan sonra…

-Aynen, evet Sibel çok haklı.

-Sporda çok iyisin, özellikle yogada. Buket, ben gördüm daha önce Gönül’ü. Cidden çok iyiydi o kadar esnek ki, Gönül’cüm biliyorsun ben sana bunu daha önce de söyledim. Ben yerinde olsam şuan yapmak istediklerime konsantre olurum. Git biraz kilo ver, yogaya başla hatta git yoga sertifakası al eğitmen ol, valla bak.

Anlıyordu, her şeyi anlıyordu ve teselli cümleciklerine hak da veriyordu zaman zaman. Bir kapı kapanırsa diğeri açılırdı, hem bundan sonra yapmak istedikleri için ayırabileceği bolca zamanı da olacaktı, yogayı da seviyordu cidden. Ama ah amalar işte, yetmiyordu bu teselliler.

Yetmiyordu çünkü endişelendiği geleceği değil, şuanıydı. Böyle gidiyor olmaktı, söylemek istediklerini duyuramadan gidiyor olmaktı, her gün kocasından çocuğundan daha fazla gördüğü iş arkadaşlarından ayrılıyor olmaktı, istese de artık bu kapıdan giremeyecek olmaktı. Kalbi ve gururu çok derinden büyük yaralar almışken bu kapıdan başı dik çıkamamaktan korkuyordu.

-Demi, evet öyle yapayım ben. Tabi zaten ben bunları biliyorum, üzüldüğüm başka biliyorsunuz.

Yarından korkmak için bugünün dertlerinden kurtulmalıydı, bugünün acıları çok tazeyken yarının tesellileri onu rahatlatmıyor adeta boğuyordu.

Telefonu çaldı, arayan kocasıydı gelmişti. En zor görev ona düşmüştü, hem ailenin maddi yükünü artık tek başına yüklenecek hem de Gönül’ün manevi dayanağı olacak, onu gülümsetmeye çalışacaktı. Bunu düşününce içi ezildi Gönül’ün, aradan geçen 15 yıla rağmen kocasına duyduğu sevgi azalmamış hala kalbini sıcacık tutacak kadar taze kalmıştı. “Ona yük olmamalıyım, onu çok üzmemeliyim” diye geçirdi içinden.

Kapıdan çıkacağı an yaklaştığında, arkadaşları eşyalarını arabaya yüklemesinde yardım ederken o da kapının eşiğinde durmuş bir geriye bir elindeki son kutuya bakıyordu. Kutuda on beşinci yılını doldurduğu için kendisine verilen plaket, oğlunun anneler günü hediyesinde verdiği kalem kutusu, arkadaşlarıyla çekilmiş yılbaşı fotoğrafları, uzun pembe tüylü bir kalem, telefonunun yedek şarjı ve çekmecesinden çıkardığı yarım bitter çikolata.

-Git ve o tek bir gününü bul arkadaşım ve gel bize o günü anlat. Anlat ki umudumuz, tutunacak bir dalımız olsun senin tek günün; zaman dönüp bugün sana olanların aynısı bizim başımıza geldiğinde..

Dedi Buket ellerini arkadaşının omuzlarına koymuş, yaşlı gözlerini Gönül’ün gözlerine kilitlemiş bir halde.

-Ben daha yolun başındayım, ve sonumuzun aynı olacağını bilerek diyorum ki; yarınki umudum için git ve o tek gününü bul. Bul ve yaşa. Olur mu arkadaşım?

İki arkadaşın gözleri yaşlar içinde kalmıştı, ağlamak istiyorlardı ama ikisi de göyaşlarını başlatan taraf olmamak için büyük çaba harcıyordu. Başlarlarsa asla duramayacaklardı..

Sesi titrek “Kendinize dikkat edin” diye fısıldadı Gönül ve arkasına son bir kez bakıp veda etti on yedi yıl boyunca gelip gittiği, acısını sevincini kahkahalarını duvarlarına kazıdığı şirketine.. İçinden sadece “Au revoir” diyebildi şuana kadar bildiği tek hayata..


Sonsöz

Hayatta geçici olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey geçer, her şey unutulur dostum.. Biz yeter ki gerçekten değer vermemiz gereken şeyleri bulabilelim, gerisi sadece dekor.

28 Ocak 2016 Perşembe

Dinlerken kaybolan, kayboldukça kendini bulan ben


“Gerçek hayat dediğin nedir ki
Kurduğumuz hayallerden,
Uydurduğumuz hikâyelerden başka.”

 
Bugünlerde yazamadım pek, vakit bulamadığımdan değil de ne yazmak istediğime bir türlü karar veremediğimden. En sonunda dedim ki "Hiçbir şey yazmamaktan iyidir birşeyler karalamak, o zaman haydi durma başla"..

Yukardaki giriş cümleciğime bir hikaye yazmak istedim son birkaç gündür ancak bir türlü anlaşamadı aklıma gelen fikirlerle dilimin söylemek istedikleri. Sonuç ise kararsızlık oldu elbette. Ama yazacağım, çünkü çok hoşuma gitti Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız'daki son satırları..

Napıyorum peki son zamanlarda? Spora başladım, evet kendim de çok şaşırmış durumdayım ama kendimde bir azim ki sormayın gitsin. Hiç inandırıcı olmasa da 5 gündür her gün en az 40 dakika spor yapıyorum ki bu çocukken beden dersinden kaçan biri için çok hem de çok fazla demek, benim gibi olanlar bilir. 

“Yalan, ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan
Bilirsen unutamazsın
Aşikârı saklayamazsın
Kimdeyim
Arıyorum ben”

Ne güzel şarkı, şuan dinliyorum. Ali Atay’ın o sakin ve derin ve yumuşak ve çok şey anlatan sesinden bu sözler dökülüyor kulaklarıma, sonra içime. Ne de güzel geldi, siz de dinleyin. Yani bence dinleyin, eminim ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ali Atay’ın bendeki yeri oldukça başka sanırım, her şey onun bu sesiyle başladı diyebilirim. Sevmekten korktuğum günlerden birinde aslında çoktan aşık olduğumu, kalbimin en derinliklerine çoktan sızdığını onun sesinde keşfettim ben.

Ali Atay;

“Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin
Gitme kaybedince daha çok seveceksin”
 

Diye kulağıma fısıldadıkça korktum; korktukça anladım onun yokluğuna dayanamayacak kadar aşık olmuştum, dinledikçe kabul ettim hislerimi.

Bunu neden anlattım bilmiyorum, paylaşmak için çok derin çok özel bir şey oysa ki. Ama bir taraftan dinlerken hissettiklerim beni bu noktaya, bunları yazmaya getirdi. Nasıl alıkoyabilirdim ki kendimi yazmaktan… Belki de ne çok aşık olduğumu haykırmak istediğimden ancak şuana kadar cesaret edemeyecek kadar çekingen olduğumdan da olabilir.

Karmakarışık bir yerlerdeyim anlayacağınız; bir tek söz, bir tını, dinlediğim bir şarkı, okuduğum bir satır beni alıp bambaşka bir yerlere götürebiliyor. Sonuç da ortada işte..
 
Gerçi iyi ki de böyle yapıyor, bir itirazım yok seviyorum bu “daldan dala” hallerimi J

21 Ocak 2016 Perşembe

Empati yoksunlarına

Gözleri gözbebeklerinden fırlayacak kadar dışarı çıkmış; yaşadığı şokun etkisiyle delilere özgü bir bakışla bir sağa bir sola bakıyor etrafını kolluyordu. Soluğu ciğerlerine sığmamış, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Titriyordu ama titrediğinin farkında değildi, gecenin kör karanlığında bu çıkmaz pis sokakta kapana kısılmış bir vahşi hayvan gibiydi; elleri kan revan içinde.. 

Önünde iki seksen uzanmış, vücudunda tam yirmi yedi delik olan bir diğer hayvana gözü kaydı. Yüzü kararmış zaten çirkin olan kirli sakallı suratına daha bir çirkinlik gelmiş, etrafa bilinmez pis bir koku yaymıştı. Ona bakarken tiksindiğini hissetti, içi bulandı hemen arkasında duran çöp kovasına zor yetişerek kustu, kustu, kustu.. Ellerindeki kan yüzüne de bulaşmış, napacağını şaşırmıştı.

Oysa o böyle birimiydi, çok değil iki sene önce saygın bir ailenin şanlı bir mensubuydu. Arkadaşlarla yenen akşam yemeklerinde vatan, millet kurtarırdı, diğer herkes gibi.. hatta belki biraz daha fazla, sonuçta şanlı bir ailenin oğluydu o. Kurtuluş savaşı zamanı büyük büyük dedelerini şehit vermişlerdi ve dedesinin kahramanlık hikayeleriyle büyütülmüştü Ferit.

Damarlarında akan kanın şerefi, kendine olan inancı öylesine güçlüydü ki son dönemlerde haberlerde sık sık karşısına çıkan “Savaştan kaçan insanların dramı” ona tiksinme hissi veriyordu. Öyle ya, insan ülkesini kanının son damlasına kadar savunmalıydı ve asla terk edip kaçmayı düşünmemeliydi. Kendi ataları böyle miydi oysa, ya kendi büyük büyük dedesi? Karısını ve iki oğlan çocuğunu bırakıp, memleketini savunmaya cepheye gitmişti. Geride kalanların başlarının çaresine bakacağına inancı tamdı.

        -Naptım ben, naptım.. diyerek sokakta gerilemeye başladı, bir ellerine bakıyor bir yerdeki pisliğe; sonra midesi bulanıyor içinde çıkartacak bir şey kalmadığından ağzına sadece acı sular geliyordu.

Bacakları ona ait değilmiş gibi, kontrolden çıkmış titremekten ve açlıktan güçsüz düşmüştü. En son ne zaman yemek yemişti, ya da ne yemişti tam hatırlayamıyordu. Savaş bir ülkeyi ele geçirdiğinde bomba sesleri ne kadar artıyorsa, yiyecek bir şeyler bulma ihtimali de o kadar azalıyordu. Bunu nereden bilebilirdi ki? Dedesinin kahramanlık hikayelerinde bu detaylar hiç anlatılmamıştı.

Hep “Çok zor yıllardı; kıtlık, sefalet, hastalık kol geziyordu” demişlerdi. Ama sadece tek bu cümle geçerdi, açlığın sefaletin bu denli ağır olduğundan, insanı nasıl çaresiz ve güçsüz bıraktığından, bir parça ekmek için insanlıktan çıkılabileceğinden kimse bahsetmezdi. Ya da belki Ferit bunları duymazdan gelir, duysa da algılayamazdı. Onun başına gelecek değildi ya; gelse de o güçlüydü şanlı bir ailenin oğluydu dayanırdı, ailesine kol kanat gerer ülkesini kanının son damlasına kadar savunurdu..

Öyle olmamıştı, olamamıştı. Savaş kendi ülkesini de vurduğu zaman önce kendi şehrine bir şey olmaz zannetti, yaşadığı şehre ilk bomba düşünce kendi semtine uğramaz zannetti, ne zamanki karşı apartmanı gözünün önünde yerle bir oldu anladı ki artık kendisi de bu savaşın tehdit ettiği zavallı halktan biriydi.

Ne yapması gerektiğini bilemiyordu; ölüm her an ensesinde, çocuklarını ve kendisini sürekli tehdit etmekteydi. Kime karşı savaştığını bile bilemiyordu; ellerinde kalan son yiyecekleri komşularından, elindeki son parayı yağmacılardan, kızını ve oğlunu sicim gibi yağdırılan mermilerden korumaya çalışıyordu.

Sokağa adımını attığı anda, daha fazla ölüm daha fazla kan daha fazla acı daha fazla çaresizlikle karşı karşıya kalıyordu, nasıl olduysa olmuş hala kendi evleri bombaların hedefi olmamış sağlam kalmıştı. Şimdilik tek sığınakları evleriydi ama Ferit biliyordu, bir gün gelecek evleri de hedef olacak canından çok sevdiği karısı, kızı ya da oğlu kanlı bir saldırının kurbanı olacaktı. Ya da sevdiklerinin gözü önünde kendi can verecek, onları bu savaşın ortasında yapayalnız bırakacaktı.

Geceleri bomba sesleri altında bu düşünceler onu esir alır, evin içinde dört dönmesine neden olurdu. Böyle zamanlarda geçmişte kestiği ahkamlar şimdi de kendi önünü keser, nefesi çekilir acımasız gerçeğin kendisini ezmesine engel olamazdı. Son zamanlarda sıkça kafasını kurcalayan fikri evire çevire düşünürken söyledikleri aklına gelir kendisine okkalı bir küfür savururdu. Sahi ne demişti bir keresinde
 
        “Kurtuluş savaşı zamanında bizim kadınlarımız da sonuna kadar savaştı, cepheye bomba taşıdı ama ülkelerini teröristlere terk etmedi..”
 
Bunu söylerken omuzları kabarıyor, sırtı dikleşiyor, göğsü şişiyordu.
 
        “Biz," diyordu "biz işte böyle bir milletiz beyler. Ülkesini kadın erkek bir arada savunan, korkusuz bir milletiz. Bir avuç teröriste pabuç bırakmayız”

Sendeledi, tutunacak bir şeyler aradı bulamadı dizleri onu daha fazla taşıyamadı yere çöktü.. Başına gelenlere şaşırmayacak kadar çok şey gördüğünü sanıyordu, ama öyle olmamıştı. Yine..

On adım ilerde yirmi yedi delikten sızan kanın oluşturduğu bir havuzun içinde yatan adam, bir zamanlar dostuydu. Kendisine bir iş tutturmuş, insan kaçakçılığına başlamıştı. Oldum olası karanlık bir yanı olan bir adamdı, bu savaş ona yaramış kendisine “krizden” fırsat yaratmıştı.

Karısını ve çocuklarını ülkeden çıkartmak için çare aradığı günlerde karşılaşmıştı Berke ile (Berke diye insan kaçakçısı adı mı olur, olmazdı elbet o da yeni bir ad bulmuştu kendisi için. Mahmut’tu artık, kelli felli insan dostu insan kaçakçısı Mahmut! ).

Mahmut ona eski günlerin hatırına bir indirim yapmış, hemen bir sonraki botta yer ayarlayabileceğini söylemişti. Gel gör ki indirim yapılmış hali bile çok fazlaydı Ferit için, çaresizlik esir almıştı kendisini yine. Uykusuzluk, korku ve açlık ile sınanan bedeni iyice zayıflamıştı, şimdi de ailesini kurtaramayacak olmanın acısı eklenmiş histeri krizleri bedenine hakim olmuştu.

Babasının bu halini izlemek Deniz’i çok üzüyordu, ailesi için çırpınıyor çırpındıkça daha çok batıyordu. Sonunda bir karar verdi gidip Mahmut denilen adamla konuşacak, ondan arkadaşlıkları hatırına babasına yardımcı olmasını rica edecekti. On yedi yıllık yaşamında yaptığı en büyük hata bu olmuştu..

Mahmut karşısında beyaz tenli renkli gözlü, bu savaşa bu kirliliğe bu pisliğe rağmen teninden mis gibi kokular gören bu kızı görünce gözü dönmüş bir hayvana dönüşmüştü. Önce ceylanı ürkütmemeye çalışmış, sonra kızın çaresizliğinin kokusunu çakal misali almanın verdiği özgüvenle konuya girmişti. Hem kendisini hem de tüm ailesini (babası da dahil, Mahmut buraya vurgu yapmıştı) ülkeden kaçırabilirdi, elbette karşılığında kendisinden ufak bir isteği olacaktı.

Kız önce duyduklarının etkisiyle sevinmiş, adam oturduğu sandalyede arkasına geçip kolları omuzlarında üzerine doğru eğilince tuhaf bir içgüdüyle kaçması gerektiğini kavramıştı. Adam kulağına kendisiyle birlikte olması karşılığında istediği her şeyi yapabileceğini fısıldıyordu, isterse Yunanistan’da ona bir ev tutabileceğini ve prensesler gibi bakacağını vaat ediyordu.

        -Ha eğer direnirsen, bak burası benim adamlarımla dolu istesen de kaçamazsın. Zorlatırsan ne ananı ne o zavallı babanı ne de o sümsük kardeşini kaçırmam bu ülkeden. İşimi bitirdiğim gibi koyarım seni kapının önüne.

Duyduklarıyla soluğu kesilmişti Deniz’in, babasının arkadaşı değil miydi bu adam? Hem nasıl faydalanmaya kalkardı böyle bir durumdan? Herkes canını kurtarmanın peşine düşmüşken, kendi insanına düşmanından beter bir şeyi nasıl yapardı bu adam böyle?

Babasının “dostu” eğilmiş boynundan somurmaya başlamışken ve korkudan kitlenip kalmışken kapının aniden açılmasıyla yerinden sıçramıştı Deniz ve can havliyle kapıya doğru zıplayıvermişti. Şanslıymış ki gelen adam Mahmut’un ortağıydı ve Mahmut’a hemen gelmesini söylüyordu.

        -Dün gece yolladığımız bot batmış (tam bu noktada yere tükürüp tekrar dönüyordu) yirmi sekiz kişi ölmüş oğlum, kalk işimiz var yürü, diye bağırıyordu.

Mahmut bir Deniz’e bir ortağına bakmış sonra ceketini kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Duvar diplerine sığınarak eve dönerken nasıl da şans eseri kurtulduğunu düşünmüştü Deniz. Kimseye anlatamazdı olanları ama ya adam babasına bir şey derse diye de ödü kopuyordu.

Eve döndüğünde annesi renginin atmış olmasından ve en çok da boynundaki mor lekeden dolayı Deniz’i iyice köşeye sıkıştırmış anlatmak zorunda bıraktırmıştı. Ne olduysa da o zaman olmuştu, babası da kızının hallerinden şüphelenmiş kapının girişinde sessizce ana kızın konuşmalarını dinliyordu. Olanları elleri ağzına gömülü dinledi, çenesini öyle bir sıkıyordu ki dişlerini tenine geçirmiş sağ elinde üç delik açmıştı.

Mutfakta bulduğu büyücek bir bıçağı ceketinin cebine saklayarak çıktı kapıdan, bombalara direnmiş ancak hainlerin saldırılarından kurtulamamış evinin kapısından. Planı, sanki günlerdir bunun üzerinde düşünüyormuş gibi kafasında bir anda belirivermişti kızını dinlerken. Olanlardan hiç haberi yokmuş gibi Mahmut’un yanına gidecek parayı hazırladığını ama bir yere sakladığını söyleyecekti. Nasıl hazırladığını sorarsa (ki sorardı, çakal Mahmut mutlaka bu durumdan şüphelenirdi) eski müdürü olan Ayten hanım’ın parasını sakladığı yeri bulduğunu söyleyecekti.

Buna karşı dayanamazdı Mahmut iyi bilirdi çünkü Ayten hanım’ın hem babadan hem kocadan zengin olduğunu, savaştan önce pırlantalarla süslü şıkır şıkır altın takılarla dolaştığını. Çektiği kuytuda da kızına yaptıklarının hesabını soracaktı.

Elindeki kanlara baktı, hak etmişti pis herif hak etmişti elbette böyle gebertilmeyi. Faydalanmaya kalkmayacaktı biricik kızından, bir kene gibi emmeye kalkmayacaktı kendi kanından olan memleketlisini.. Hak etmişti elbette, ama katil olmak için yeterli sebep miydi bu işte bunu kestiremiyordu bir türlü. Kanlı ellerini saçlarının arasına sokmuş iki büklüm yere çökmüş halde düşündü, belki de kendisi “katil” olarak cezalandırılmayı hak etmişti. Ne demişti:

        “Ülkeni teröristlere terk edip kaçarsan taciz edilmeyi de tecavüz edilmeyi de hak etmişsindir demektir.”

Beylik lafları kendi başına gelmeden etmenin bedeliydi belki de bu, hayat böyleydi belki de.. En emin olduklarımızla sınardı bizi..