Selamlar,
Bugün bir hikaye paylaşmak istedim. Hani daha önce bahsetmiştim “Aslında
bugünün hikâyesi çok daha başka çok daha neşeli çok daha güneş dolu çok daha sıcak
olacaktı” diye. İşte bu hikaye o hikaye.
Ancak yazarken fark ettim ki biraz uzayacak, bu nedenle iki veya üç parça
olarak yayınlayacağım. İşte ilk parçası J
Nefes ( 1 )
Baharın ilk güneşi, Taksim’in arnavut
kaldırımları yağan yağmur sonrası kurumaya yüz tutmuş yer yer
ıslak.. Öğlen vaktinin telaşı almış tüm insanları; öbek öbek öğrenci grupları,
turist kafileleri hepsi bir akın halinde İstiklal’e vermişler kendilerini.
Tatlı bir özgürlük
duygusu ile dolmuş yüreğiyle metro çıkışında öylece durmuş etrafındaki telaşı
izliyordu Müge. Uzun kıvırcık saçları, kahverengi bukleler halinde beline kadar
iniyor, üzerindeki siyah deri ceketini bir aksesuar misali tamamlıyordu.
-Oh be, havaya bak… Ben
de böyle miyim ya? Normal zamanda ben de mi böyle güneşin güzelliği fark
etmeden koşturuyorum oradan oraya?
Kendi kendine
konuşuyordu, muhtemelen etrafından geçenler ona deli gözüyle bakıyordu. “Olsun
be” diye kendi kendine kikirdedi Müge.
İş günü olmasına rağmen
kot pantolon ve salaş bir tişört giyebilmenin gözle görülebilir, elle
tutulabilir hafifletici bir etkisi olacağını hiç tahmin edememişti daha önce.
Şimdiyse bunun mutluluğunu yaşıyordu. Kendini iplerinden kurtulmuş Pinokyo gibi
hissediyordu.
İstiklale doğru ağır
adımlarla harekete geçti, istiklal’in sol girişindeki Burger King’e şöyle bir
göz attı. Bekleyenleri inceledi dalgın dalgın. Kimisi saatine bakıyor, kimisi
beklediği kişiyi arıyor nerede olduğunu soruyor, grup halinde olanlar
aralarında şakalaşıp kaynaşıyorlardı. Kiminin yüzü sert, kimisi umutlu, kimi
mutlu, kimi bıkkındı. Hayat herkes için olanca hızıyla akıp gidiyordu işte.
-En azından bugün değil, diye
mırıldandı Müge.
Ne yapması gerektiğini,
nereye gitmesi gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini söyleyen olmayacaktı
bugün. Bugün tüm iplerinden kurtulmuş, rahatlamıştı. Bu kadar çok rahatlayabilmeyi
ummuyordu Müge, çünkü kendisini bağlayan iplerin ne denli sıkı olduğunun
farkında değildi, neydi bu? Ne deniyordu buna? Heh “Stockholm sendromu”
diyorlardı buna.
Dün girdiği toplantıda
boğulacak gibi olduğunu hissetmişti ve bir gün daha işe gelecek hali
kalmadığını anladığında hemen plan yapmıştı. Yıllık izninden bir gün feda
edecekti, tatil hakları böyle zamanlar için değil miydi zaten?
Çinlilerle olan
toplantısını bir bahaneyle erteletti, müdürüne kimliğiyle ilgili bir sorunu
halletmek için nufüs müdürlüğüne gideceği yalanını attı –kafa dinlemek
istiyorum deseydi, asla izin vermez yazı bekle derdi- ve hemen ekledi “Olur da
işim erken biterse gelirim mutlaka, ama gelemezsem de yıllık iznimden
düşersiniz”. Bunu duyan müdürünün gözleri, para görünce gözleri dolar işareti
olan çizgi film karakterleri gibi parlayıverdi.
-Ah tamam Müge’cim, sen işini
hallet önemli olan o. Dönünce de sistemden yıllık izin girişini yaparsın.
İçinden “Çakal” diye geçirse de Müge, müdürüne
sadece tatlı tatlı gülümsemekle yetindi. İzni ayarlamıştı gerisinin bir önemi
yoktu. Sadece kendisi için bir gün çalmıştı hayattan.
-İki ıslak hamburger bir
de ayran lütfen.
-Olur abla, sen geç şöyle
otur.
Karnını doyurmak için
Taksim’in meşhur ıslak hamburgercilerini seçmişti. Kahvaltı etmemişti ama bugün
her şeyi tersten yapabilirdi, bugün onundu. Telefonuna baktı, erkek arkadaş
adayı aramıştı. Selçuk, ismini de tam sevememişti ama aslında iyi çocuktu. Eli
yüzü düzgün, işi sağlam tam anne babaların sevdikleri cinsten iyi kısmetti. “Amaan..”
Geri aramadı, telefonu
tekrar attı çantaya. Islak hamburgerleri mideye gömdükten sonra ödemeyi yapıp çıktı,
aheste aheste İstiklal’de yürümeye başladı. Arkadaşı Fransız konsolosluğunun
içindeki kafeden ve konsolosluğun bahçesinden bahsetmişti. Oraya gitmek istedi;
baktı tadilat var, kapısı duvar “Kısmet
değilmiş” deyip yolunu Tünel’e doğru çevirdi.
-Çocuklara destek olmak
istemez misiniz?
Unicef’te çalışan maviler
içindeki bir genç çocuk yolunu kesmişti; hiçbir zaman yeteri kadar vakti
olmazdı bu gençleri dinlemeye Müge’nin. Bu sefer bir şans vermeye karar verdi,
bu maviler yeşiller sarılar içindeki gençlerin enerjisine imreniyordu. Hepsi de
inandıkları şeyler uğruna sokaklarda yağmur, kar, soğuk, sıcak, rüzgar,çamur
demeden çabalayan güzel çocuklardı; dinlemeliydi.
-Haydi anlat bakalım.
-Unicef’i duymuşsunuzdur,
tüm dünya ülkelerinde çocukları ve yaşam haklarını korumak için çalışmalar
yürüten bir kurum. Türkiye ofisi olarak yaptığımız kampanyalardan bahsetmek
istiyorum ben de.
Öyle büyük bir heyecanla
anlatıyordu ki, gözleri yaşardı Müge’nin. “Çocuklar bedeli elli kuruş bile
olmayan kızamık aşısı olamadıkları için ölmesinler” derken gözleri parlıyordu
bu çocuğun. Daha kendisi de bir çocuktu oysa, yüreği kadar tertemizdi gözleri
de..
-Biz sizden bizim
ailemize katılmanızı düzenli destekçimiz olmanızı istiyoruz? Deyince genç çocuk,
sazı bu sefer Müge aldı eline.
-Senin adın ne canım?
-Barış, ya senin abla?
-Müge benim de.. Sen çok
mu seviyorsun çocukları?
-Çocuk dediğin de
insandır be abla, nasıl sevmem?
-Oooo, Yaşar Kemal de
okuyoruz.
-Biliyor musun cidden?
Okudun mu sende?
“Bilmeyen var mıdır
ablacım” diye sordu sonra kendi sorusunun manasızlığını anlayıp yine kendi cevapladı
“Vardır elbet ama ben bilirim. Getir hadi ne gerekiyorsa yapalım size destekçi
olmak için..”
Barış’ın içinde yeşil
mavi ela kahverengi saklı gözlerinde ışıklar çaktı, sadece destekçi
kazandığından değil kendisini içtenlikle dinleyip anlayan biriyle
tanıştığından.
-Barış, mavi Unicef,
yeşil de Greenpeace. Eee bu sarılar ne onları bilemedim?
-Onlar Af Örgütü için
çalışanlar abla.
-Tanıyor musunuz siz
birbirinizi?
-Çoğunu tanıyoruz abla, zaten
üç örgütte birbirinden besleniyor gibi. Af örgütündeki sokak çalışmalarını
kuranlar, eskiden Unicef’te çalışanlarmış. Laf aramızda akşamları da buluşur
kendi aramızda bir şeyler yaparız. Bak şu kız varya –başıyla sarı kıyafeti
içinde kızıl saçlı bir kızı işaret etti- adı Asya, ah abla bir güzel bir
bilsen.
Müge gülümsedi “Sen
biliyorsun ya, yetmez mi” dedi.
-Benim bildiğimi ona da
bir söyleyebilsem, ah.
Bir taraftan Müge’nin
kart bilgilerini kağıda geçiriyor öte yandan Asya’ya nasıl vurulduğunu
anlatıyordu. Etraflarından düzinelerce insan geçiyor, bazısı bir bakış atıyor,
kimi hiç umursamıyor görmezden geliyor, kimi de çarpıp geçiyordu.
Asya ne güzel isim diye
düşündü Müge, verdiği talimatın altına imzasını attıktan sonra elinde kalem
gözlerini Barış’ın gözlerinin içine dikti ve “Cesur ol, emi?” diyerek sıcacık
gülümsedi.
-Tamam değil mi şimdi her
şey, ben gidiyorum bak?
-Tamam abla, teşekkür
ederim çocuklar adına.
Müge tam arkasını dönmüş
yoluna devam edecekken Barış daha içten daha hürmetli daha saygılı daha duygulu
bir sesle seslendi arkasından;
-Saol be abla!!..
İzni alalı yirmi dört
saat, evden çıkalı iki saat, Taksim’e varalı bir saat
olmamışken daha şimdiden yüzü gülmeye başlamıştı Müge’nin, nefes almaya
başladığını hissediyordu.