Menu

6 Ocak 2016 Çarşamba

Yazar olma mücadelesi adım 1


Evet, bundan her fırsatta bahsediyorum sanırım, yani hayalimden. Peki ama insan nasıl yazar olur, ya da yazar olmanın tanımı nedir?
Yani tamam buraya ve çeşitli yerlere parça parça hikayecikler yazıyorum – daha çok karakterler oluşturuyorum da denebilir. Hayatlarından minik kesitler paylaşıyorum, bir fikir oluşturuyorum.
Peki bu yeterli mi? Sanırım değil..
Bu durumda kitabımın mı yayınlanması gerekiyor “Ben yazarım” diyebilmem için (tabi önce hikayelerimi bir sona kavuşturabilmem, tamamlayabilmem gerek).
Sanırım bu da beni tatmin edecek cevap değil..
Bir soru daha, daha çok kendime sorduğum cinsten, hani Amerikalıların sıkça “I’m thinking out loud” dedikleri türden. Nedir yazar olabilmenin tanımı, hem benim hem de toplum için nedir bunun anlamı..
Bu soruyu sorduğumda aklımda ilk oluşan cevap “Topluma yazdıklarıyla değer katan kişi olmak” oluyor, yani günün sonunda edineceğim “yazar” etiketinden daha çok yazdıklarımın veya yazacaklarımın içeriği beni düşündüren şey. Yayınlanmış bir hikayemin olması, ismimin yanında mesleğim olarak yazar yazmam değil beni tatmin edecek bunu çözümlüyorum yavaş yavaş..
Bu yolculuğa çıkmadan hemen önce aldığım karar buydu, her şeyden önce kendimi çözümlemek. Etrafımdaki insanlardan, kelimelerimle can vereceğim karakterlerden, okuduğum kitapların kahramanlarından yani benim dışımda kalan tüm diğer kişiliklerden önce kendimi çözümlemem gerektiği kanısına varmıştım.
Bu da böyle bir yazı dizisi olacak sanıyorum (zamanla bu “sanıyorum”lar konusunda da derinlere ineceğim), şuana kadar hep hayal kurmayı, hikayeler oluşturmayı, onları anlatmayı ve yazmayı çok sevdiğim için yazar olmak istiyorum derdim. Bunlar hala geçerli nedenlerim olmakla beraber az önce arka kapak dergisinin ocak sayısında “bozbulanık kitap dünyası panoraması” başlıklı bir yazıyı okurken kafamda bir şimşek çaktı. Beni tatmin edecek, hah evet işte bende bir yazar oldum diyebileceğim an ne zamandır, neleri başarırsam tatmin olurum bunu net olarak sormamı sağladı bu yazı.
Birkaç zamandır üzerinde düşünüp duruyor, kafamın içindeki sislerden arınıp cevabı bulamıyordum. İnanıyorum ki zamanla bu hayalim ve kendimle ilgili daha fazla şey öğreneceğim, kendimle başladığım çözümlemeleri karakterlerimin kişiliklerine de yansıtabileceğim.
İşte bu da böyle bir iç dökme olsun gecenin kör saati akla düşüp kaleme alınan..

5 Ocak 2016 Salı

Kimin suçuydu?


Hayat sadece kendisine mi böylesine acımasız, böylesine zalim ve böylesine zordu; yediği her dayakta bunu sorguluyordu Muazzez.  Çocukken hayalini kurduğu hayat bu muydu yani?

Babası otoriter bir adamdı, annesi ise çok sessiz çok çekingen bir kadındı. Annesinin neden bu denli çaresiz olduğunu hiç anlamazdı Muazzez çocukken, babasının annesine vurduğunu hiç görmemişti oysa. Yıllar sonra geçen zaman anlamasını sağlamıştı ne yazık ki..

Kader miydi bu olanlar, anneden kıza geçen bir yazgı mıydı? Olamazdı, olmamalıydı, ve olmuştu.. Babasının bir fiske bile vurmasını gerektirmeden üzerlerinde kurduğu baskı öyle ağırdı ki, çocuk yaşta sevgiyi başka yerlerde araması bundandı ve bunu her şey çok geç olduktan sonra anlamıştı..

Etrafına baktı, iki ay önce televizyonun önünden geçti diye kocasının duvara fırlattığı zamanın izleri hala tam karşısında duruyordu. Zaten rutubetten harap hale gelmiş duvar boyası, çarpmanın etkisiyle iyice dökülmüş omzunun da çıkmasına neden olan bu darbenin izini duvara kazımıştı.

Hemen önünde geçen akşam sırtına vurmak için kullanılan ve artık sallanan zigon sehpa duruyordu. Evin camı yüksekteydi, her bodrum katında olduğu gibi yolun altında kalıyordu camları. Boğuluyormuş gibi hissetti kendini Muazzez.

Bu kadar acı için kimi suçlamalıydı, kendinden başka? Babasının baskıları onu daha on dört yaşındayken Ömer’e itmişti. Ömer ondan dokuz yaş daha büyüktü, babasının yufkacı dükkanında çalışıyordu. Muazzez yufka almak için haftada bir dükkanlarına gittiği sırada tanışmıştı Ömer’le ve delikanlının delici bakışlarından çok etkilenmişti. Oysa delici bakışlar yerine gözlerde şefkat araması gerektiğini bilemiyordu, bildiği tek doğru babasıydı.

Yine de bunu fark edemeyecek kadar toydu; beğenilmek, istenmek onda tarif edemediği bir heyecan duygusu uyandırmıştı, belki de biraz kibir. Gerçekten de güzel bir kızdı, babası bu yüzden liseye devam etmesine izin vermemişti ya. Yemyeşil gözleri vardı, bakanın içini pırıl pırıl eden bembeyaz bir yüzü parlak bir teni vardı. Annesinin temizlik merakının kendisine de geçmesinden olsa gerek mis gibi sabun kokardı her zaman, en güzel parfüm kokularından daha cezbedici gelirdi sabun kokusu Muazzez’in teninde.

Erkek çocukları olan komşuları bir bahaneyle hep kapılarını çalar, bir gün dünür oluruz düşüncesiyle bağı koparmamaya çalışırlardı. Bu durumdan annesinin koltuklarının kabardığını iyi bilen Muazzez, yine de hiç doğrudan bir erkeğin bakışlarını üzerinde hissetmemişti. Bu nedenle de Ömer ona çekici geliyor, kendine engel olamadan ona aşık oluyordu.

Sonrasında her şey çok hızlı gelişmişti, Ömer ailesini göndermiş Muazzez’i babasından istetmişti. Dükkanı olan bir aileden daha iyisini bulamayacağını düşünen babası –biraz da kızının güzelliği arttıkça başına dert açılacağına inandığından- hiç itiraz etmeden ve kızına hiç sormadan vermişti Muazzez’i. O zamanlar buna çok sevinmişti Muazzez, babasının sormamasına bile takılmamıştı kafası. Sorsaydı da cevabı değişmeyecekti nasılsa.

Nefes alamadığını hissetti, oda mı çok havasızdı emin olamadı. İstemsizce eli boğazına gitti sonra da bakışları elindeki ipe kaydı, kocasından gizli üç haftada biriktirdiği yirmi lira ile pazardan almıştı. Satan çocuk abla çok sağlamdır kendini assan çeker demişti, sanki olacakları hissetmiş gibi. İki üst kat komşusu Sevim teyze çocuğu densiz diye azarlamıştı, ama Muazzez acı acı gülümsemekle yetinmişti.

Evet kendisinden başka kimi suçlayabilirdi ki, daha nişanlılarken kendisi olmadan sokağa çıkmasını yasaklayan adamın babasından farklı olacağını uman kendisinden başka kimi suçlayabilirdi? Daha da fenası, ilk tanıştıkları sırada yolda yürürlerken yol soran delikanlıya cevap verdi diye parmaklarını kıracak gibi sıkan adamdan nasıl sevgi umabilmişti?

Sevgi aradığını, şefkate ihtiyacı olduğunu, ruhundaki yaraları dindirecek birini sevmesi gerektiğini bilemeden Ömer’e mahkum etmişti kendini ve bunları bilemeden duvardaki izine bakan açık gözleri ile veda etmişti Muazzez bu hayata…

4 Ocak 2016 Pazartesi

Kalb-i


“Üşüyorum, çok üşüyorum. Ellerimi hissedemiyorum, içim titriyor. Şimdi sıcacık evimde battaniyenin altında olsaydım ah nolurdu..”
 
Karla kaplı kaldırımlardan yürürken içinden bunlar geçiyordu Ayşe’nin, sonra birden aklından geçenlerin ağırlığıyla olduğu yerde durmak zorunda kaldı. Battaniyenin altında kollarında olmak istediği adamın evlenmek üzere olduğu Mert olmayışı içini yakmıştı. Hayalinde o sahneyi bir başkasıyla, bir anlık hata dediği Burak’la paylaşması soluğunu kesmişti, yakınındaki duvara sırtını yasladı hareket edecek hali kalmamıştı.

“Saçmalama kızım, bu da ne demek şimdi !! Hayatında tek bir erkek var, tek güvendiğin tek inandığın var o da Mert !! Sadece Mert !! “ kendi kendine söylenmeye başlamıştı. Eli telefona gitti Mert’i aramak sesini duymak kendine gelmek istiyordu.

Sağ elindeki kendini bile ısıtmayan deri eldivenini çıkarıp telefonun şifresini açtı, ve favorilerin en başında kayıtlı Mert’in üzerine basarak aramayı başlattı. Telefon çalıyor çalıyor ancak bir türlü açılmıyordu, son çalışında telefonun karşısında Ayşe’ye yabancı gibi gelen bir ses cevap verdi;
 
- Efendim hayatım?
 
Ayşe afallamıştı, son zamanlarda gün içinde birbirlerini pek aramazlardı mutlaka bir sebep olması gerekirdi telefonda konuşmak için. Sadece “Günaydın” ve “İyi geceler” demek için arar olmuşlardı birbirlerini.

- Şey, napıyorsun diyecektim canım. Biraz üşüdüm de aklıma sen geldin (Kafasındaki ses “Yalannn” diye bağırıyordu).

- Çalışıyorum aşkım biliyorsun bugün Pazartesi, çok yoğun. Sonra konuşsak?

- (“Ama ben üşümüştüm, sesin ısıtacaktı beni. Hayalime başkasını değil olması gerektiği gibi seni koyacaktım..” demek isterken) Tabi olur hayatım, kolay gelsin sana diyebildi sadece.
 
Derin bir nefes aldı, “Aramamam gerekiyordu zaten çocuğun Pazartesi günleri çok yoğun olduğunu biliyorum şansımı zorluyorum bende” diye geçirdi içinden ve üstünde birikmiş karları silkeleyip yola koyuldu.
 
Bir bankta oturmuş, erguvan rengine bürünmüş İstanbul’u izliyordu şimdi. Aradan aylar geçmişti, bahar gelmiş havaya yeni yeni uyanan doğanın taze kokularıyla kuşların böceklerin cıvıl cıvıl sesleri doluşmuştu. Ayşe kucağındaki kedinin başını okşarken derin derin nefes alıyor, ciğerlerini mutlulukla dolduruyordu.
 
Ogünü anımsadı, sonra gülümsedi. Tüm kötü zamanlar onun için geride kalmıştı artık. Şuan tek ilgilendiği kucağındaki kedi ve yüzüne vuran güneşin yakmayan sıcaklığıydı. Gözlerini kapatmış kafasını geriye doğru vermişti ki yanağında aşkla dolu sıcacık bir buse hissetti.
 
Gözlerini açmadan kocaman gülümsedi, sonra da bankta yanına kurulan Burak’ın kollarına kendini bıraktı. Kalbi olanları zihninden önce çözmüş, Mert’in kendisini uzun zamandır aldattığını ve artık istemediğini hissetmişti. Ve yine kalbi çok uzun zamandır sevilmeyen ve sevmeyi unutan bir kadın olduğunu anlamış, kendini çoktan Burak’a açmıştı. Ayşe’nin bunu fark etmesi biraz geç olmuştu sadece..

Şimdi sadece sıcak bir bahar günü Ayşe, Burak, sarmal bir kedi ve İstanbul boğazı vardı sahnede ve bir de huzur..

25 Aralık 2015 Cuma

Mektup 101 - Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu

Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu
 
Günaydın,
Sanırım henüz burayı kullanmayı tam öğrenemedim.
Sayfalarla mücadele ediyorum ancak tabi ki bugünümün konusu bu değil.
 
Ben bugün, mektuplardan bahsetmek istiyorum. Bir zaafım var; bir edebiyatçının, bir ressamın, sanata veya bilime kendini adamış birine ait mektuplardan oluşturulmuş kitapları gördüğümde almadan ve okumadan duramıyorum.
 
Böylece bu kişilerin gerçek hayatlarından, gerçek kişiliklerinden bir parça gördüğümü en azından daha yakından tanıma şansım olduğunu düşünüyorum. Ruhların bir parçanın izini kendi el yazıları aracılığı ile bu kağıtlara aktardıklarına inanıyorum.
 
Mektuplarla ilk "Bedri Rahmi & Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları" sayesinde tanıştım, ilk tutkuya dönüşmesi böyle oldu. Bu kitabın güzelliği mektupların tek taraflı olmaması idi. Bir çok mektup derlemelerinde tek kişi tarafından yazılan mektuplar kronolojik olarak verilir ve hep karşıdan gelen cevap kısmı soru işareti olarak kalır.
 
Sanırım bu kitap ile tutkuya dönüşmesinin nedeni, bu eksikliğin olmaması idi. Aralarındaki aşk, aile bağları, dostluk, ihanet, maddi zorluklar, karı-koca kavgaları herşey ama aklınıza gelebilecek herşey bu satırlarda can bulmuştu. Bir güzelliği daha, kitabın belli yerlerinde aynı "Çevirmen Notu" gibi ufak notların çiftin tek oğlu olan Mehmet Hamdi Eyüboğlu tarafından düşülmüş olması idi.
 
Bir başka güzelliği ise, kitapta Bedri Rahmi'nin ve kendi gibi ressam olan eşi Eren Eyüboğlu'nun ufak çizimlerine yer verilmiş olması.
 
Karadut şiirini, duymayan pek azdır. Hikayesini de aşağı yukarı biliriz, Bedri Rahmi'nin yasak aşkına verdiği isimdir Karadut ve onun için yazılmıştır bu şiir. Peki ya bu ihanetin, bu yasak aşkın bu çiftin arasında nasıl yankılandığını, ne yaralar açtığını bilir miyiz? İşte hepsi bu mektuplarda gizli, derin bir acı, derin bir aşk.
 
Gerçekten okunması, anlanması, tanınması gereken bir çift Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu. Velakin uyarmak isterim, çünkü kitabı bitirdiğinizde Bedri Rahmi'den nefret eder hale gelebilirsiniz, keza ben gelmiş idim. Çok candan bir aşık olabilir, insanın başını döndüren şiirler yazabilir, mektuplar gönderebilir, resimler çizebilir ancak kesinlikle sadık bir eş, hayat arkadaşı değil.
 
Bugün aslında "Sabahhattin Ali" ve onun mektuplarından bahsedecektim, ancak anlatmaya da kendi yolculuğuma ilk başladığım noktadan başlamam gerektiğini farkettim. Şimdilik kafam karışık, henüz bir uslüp edinebilmiş değilim blog yazarlığı konusunda. Zamanla oturacaktır diye umuyorum.
 
İçerik konusunda da net bir çizgi çizemeyebilirim size, elbetteki ağırlıklı olarak edebiyat üzerine olacak. Sevdiğim yazarlar, okuduğum kitaplardan esinlenerek hissettiklerimi, düşündüklerimi dile getirmeye çalışacağım. Kitap tanıtımı gibi değil de kitabı tanıma, yazanı tanıma, anlama üzerine olsun istiyorum. Umarım ne demek istediğimi anlatabiliyorumdur.
 
 
Özetle, Aşk Mektupları 1937-1950 : Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu'na bir şans veriniz ve okuyunuz efenim :)

 
Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları 1937-1950
 

Mektupların içlerine gizlenmiş çizimlerden bir örnek

Mektupların içlerine gizlenmiş çizimlerden bir örnek daha

Mektupların içlerine gizlenmiş çizimlerden bir başka örnek

Kitapla ilgili en sevdiğim özelliklerden biri, bizzat Mehmet Hamdi tarafından düşülmüş ufak notlar :)