Menu

4 Ekim 2016 Salı

Minik Tesla


Ailemizin yeni minicik, mini minnacık ferdi Tesla bugün geliyor.
Aslında bu tek cümlenin arkasında o kadar uzun bir hikaye var ki.. Ben oldum olası kedileri çok seviyorum; onların o minik burunları, o meraklı bakışları, haylaz koşuşturmaları, pembiş patileri, sevildiklerinde çıkardıkları mır mır sesleri içimi ısıtıyor. Her gördüğüm yerde mutlaka oynarım ben kedilerle, elimi muhakkak bir kez atarım, sevmeye başını okşamaya çalışırım falan.
Ama bilemezsiniz aynı anda ne de çok korkarım ben hayvanlardan, özellikle kedilerden. Isırmalarından, tırmalamalarından, hırçınlaşmalarından.. İşte bunlar hep çocukken hayvanlardan korkutularak büyütülmekten. “Aman dokunma kızım ısırır, sakın dokunma evladım kuduz olursun, bak yüzünü çizer, kolların yara bere içinde kalır” vesaire vesaire.. Sonuç da bu işte, her sevmek istediğinde, içinden sevgi dolup taştığında bile elini uzatırken tereddüt etme durumu.
Tabi ki yıllarca gittim bu korkunun üzerine, en fazla uysal kedileri korkusuzca sevecek kadar da aştım tüm bu endişeleri ama yine de içimde kedi sahiplenip büyütmekle ilgili korkular vardı. Geçenlerde (kurban bayramında hem de tam 10 gün boyunca) bir arkadaşımızın yavru kedisini evimizde misafir ettik ve ısırılma korkumun küçük bir bölümünü böylece yenmiş oldum.
Malumunuz yavru kediler pek bir oyuncu J
Geçen bu 10 günün sonunda kedi bakamayacağımıza, bu işin çok zor olduğuna, evde sürekli hareket halinde ve ilgi isteyen bir canlı ile başa çıkamayacağımıza karar verdik.
Yani, vermiştik J Ta ki ben Tesla’yı görene kadar.
Evet şuana kadar çoktan anlaşıldığı üzere, müstakbel minik oğlumuzun adı Tesla. Kendisi minicik gri bir tekir, benim onu ilk görüp vurulduğum fotoğrafını göreceksiniz hemen aşağıda.

Biz daha canlı canlı tanışamadık, henüz. Bir hafta kadar oldu ailesi olmaya karar vereli, ancak hafta sonunu şehir dışında geçireceğim için bu haftaya ertelemiştik evimize taşınma işini.
Karar verdik vereli araştırmalar yapmaya, evde hem onu hem kendimizi nasıl rahat ettiririz diye planlar yapmaya başladım. Mutfak tezgahından nasıl uzak tutulur, evde çok koku olmaması için hangi kumu hangi tuvalet kabını almak gerekir, kum temizliği ne sıklıkla yapılmalıdır, tırmalama tahtasına nasıl alıştırılır, el ile oynamaması için neler yapmak gerekir hep bunların peşindeyim bu aralar J
Bunun büyük bir sorumluluk olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor, sadece yavruyken değil bütün ömrü boyunca ilgilenmek, onun da insanın kendi çocuğu gibi sevilip sahiplenilmesi gerektiğini bilmek gerekiyor. Şuan en büyük isteğim ona hak ettiği yuvayı ve sevgiyi verebilmek. Çünkü bana göre hayvanlar, özellikle de kediler olağanüstü canlılar.
Şimdi ne mutlu ki bana aileme böyle çok tatlı bir üye daha katılıyor J

P.S: Kedi bakımı için öğrenecek daha çooookk yolum var, bu konuda tecrübeli arkadaşlar var ve paylaşmak isterlerse hiç de hayır demem hani J

25 Eylül 2016 Pazar

Spotlight - Hı evet bir de döndüm tabi :)

Oh be..

Üzerimdeki Oblomovluğu attım ve döndüm. Uzaklarda değildim aslında hep izlemede idim, ancak biraz kafam dağılmış neresinden başlayacağımı bulamadığım bir dönemden geçiyordum.

Neyse ki şimdi üzerimdeki tozu silkeleme vakti. Yani, sanırım :) 

Yazacak belki de çok şey birikti bu süreçte, ancak kalemi kağıdı veya yeni yüzyılımızın getirdileri itibarı ile bilgisayarı klavyeyi elime almadım diyelim. Şimdi de geriye dönüp bu birikmiş olayları yazmak yanlış geliyor, yanlış demeyelim de büyüsü kaçmış gibi hissediyorum diyelim adına.

O yüzden bugün, daha bir iki saat önce izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum; Spotlight.  (Açıkçası filmin adını Türkçe’ye nasıl çevirdiler veya çevirdiler mi buna dair birşey bilmiyorum, internette de birşeyler bulamadım. Bu nedenle yazının kalanında İngilizce ismi ile devam edeceğim). Bilenleriniz, izleyenleriniz olmuştur belki de.

Filmin yönetmeni Tom McCarty, filmin yazarlığını Josh Singer ile paylaşmış. Konusu; kilisede rahipler tarafından “cinsel istismar”a uğramış çocuklara ait davalarının sümen altı edilmiş hikayesinin olaylardan neredeyse otuz yıl sonra bir gazete tarafından ele alınması ve ortaya çıkartılmaya çalışılması.

Filmin en çarpıcı yanlarından biri ise; gerçek olaylardan uyarlanmış olması.

Film 2015 yapımı, ilgilimi daha ilk günden itibaren çekmesine rağmen malesef ki bir türlü fırsat bulup izleyememiştim. Bugüne kısmetmiş.

Tam bu noktada ufak bir parantez açmak istiyorum, ben okunacak kitapların, izlenecek filmlerin, yapılmak istenen ama sırada bekleyen tüm herşeyin aslında en uygun zamanı beklediklerine yani bu beklemenin aslında olması gerektiği gibi gerçekleştiğine inanırım. Üşengeçlik veya fırsat bulamamak gibi görünse de aslında, herşey kendi en doğru zamanını beklemekte gibi gelir bana. 

Neden böyle bir parantez açtığıma gelecek olursak; son bir haftadır “kadınların uğradığı duygusal şiddet/istismar (Terim olarak: Emotional Abuse diye adlandırılan)” üzerine okumalar yapıyorum. Türkiye’de  bu konu üzerine neredeyse hiç çalışma yapılmamış olmasından kaynaklı, sürekli ingilizce kaynaklar bulup, ilgili kitaplara Türkiye’den erişmeye çalışıyorum. Bu konuda ileride daha detaylı bir yazı yazmayı da planlıyorum, şimdinin konusu değil tabi yine de filmin konusu ile benim okumalarım bir noktada kesişiyor; “istismar - abuse”. 

İstismarın türü ne olursa olsun - cinsel, duygusal, psikolojik ve ekomomik- günün sonunda derdimizi anlatacak kimseler bulamıyoruz. Anlatmak istesek bile toplumda gücü olan kişiler tarafından her zaman örtbas ediliyor. Hatta biz, kendimiz bile görmezden gelebiliyoruz bazen ya da kafamızı o anda “şans eseri” diğer yöne çevirmiş olabiliyoruz. 

İşte film tam da bununla ilgili, yıllar boyu görmediklerimiz veya görmek istemediklerimiz veya görmememiz için üstü kişiler veya kurumlar tarafından kapatılanlar hakkında. 

Takip etmesi zor bir film, çok isim geçiyor ve konuşmalarla dolu. Yani aksiyon beklenecek bir film değil. Filmin süresi iki saat ve filmin iki Oscar’ı var ( Best Motion Picture of the Year ve Best Writing).

Film hakkında çok teknik detay veremem, bu konudaki uzman kişi ben değilim. Ancak izlemenizi muhakkak tavsiye ederim, insanı düşünmeye sevk ediyor. Bilmediğimiz ya da bilip de bilincine varamadığımız bir çok şey oluyor etrafımızda. Bu tarz filmler insana bir bakış açısı katıyor diye düşünüyorum.

Şimdilik böyle, daha fazla iç karartmadan kaçıyorum. Umarım geri dönmek için seçtiğim bu ağır konu içinizi çok sıkmamıştır :) 

28 Haziran 2016 Salı

Suya yazı yazmak

Yani kaybolup gitmeyi en başından kabul etmek gerek..
Demek günlerce, gecelerce, saatler boyu, bıkmadan usanmadan, emek emek ördüğün satırların kimseye ulaşmayacak olma ihtimalini, hatta bu olasılığın çok da yüksek olduğunu kabul ederek devam etmek gerek..
Günün birinde geri dönüp baktığında, aslında hiç var olamadığını fark edeceğini bilerek pes etmemek gerek öyleyse..
Ne için yazdığı önemli yazarın ve nasıl ve ne denli sabırlı olduğu ya da bu durumda ne derece duyarsız olduğu?
Evet bana kalırsa duyarsız olmayı öğrenmesi gerek ben yazmak istiyorum diyen kişinin. Elbette topluma, gördüklerine, yazmak istediklerine, anlatmak istediklerine karşı değil. Kendi çocuğu gibi gördüğü ürettiklerine gelen tepkilere – tepkisizliklere karşı duyarsız olmayı öğrenmeli. Yoksa delirir kişi zannımca..
Notos Öykü’nün dördüncü sayısında “Yazar Olabilir miyim” sorusu bir dosya olarak ele alınmış. Bazı genç yazarlara da yer verilmiş bu dosyada.
Hep “Ya sonra?” diyen yanım nedeniyle merak sardı, isimlerine aşina olmadığımız bu “genç yazarlar” şimdi neredeler acaba sorusuna yenik düştüm. Kendimi sorguladım önce, isimlerine bilmediğime göre ya yeteri kadar takip edemiyorum–ki o zaman kendime edebiyat düşkünü demekte çok yersiz bir hak iddia ediyorum- demektir ya da zaman yine acımasız davranmış bu güzel insanlara da..
Maalesef ki ikinci tahmin güçlü bir adaymış, birkaç tanesine baktığımda devam eden birkaç çalışmadan sonra yazın dünyasını bıraktıklarını gördüm. Üzücü..
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır..” diye belirtmiş Semih Gümüş aynı dosyada. Tüm yazdıklarına katılmasam da bu söylediğine yürekten katıldım. Şöyle ki, eserlerini okumayı sevdiklerim arasında çile çekmemiş olan yazar yok gibi bir şey. Sadece “yazarlık” için de geçerli değil bence söylediği, “sanatın herhangi bir dalı ile uğraşmak çilekeş bir yola adım atmaktır” bana göre..
Bu nedenle altını çizdiklerim oldu Semih Gümüş’ün satırlarından, siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum. Paylaşmak istiyorum bu nedenle.
“Genç insan toplumsal ya da siyasal sorumluluk duygusuyla yazarlığa heves etmişse, baştan söylenmelidir ki sonu gelmez.”
“Edebiyat dünya görüşlerinin taşıyıcısı olmaya indirgendiğinde görev duygusunu tetikleyip edebiyat olmaktan da çıkmaya başlar.”
“Demek ki genç yazar şu soruyla yüz yüze gelir: İnsanı, başkalarının daha önce görmediği biçimde görebiliyor ve başkalarının yazmadığı biçimde yazabiliyor muyum?”
“Hayata uzak, insan ilişkilerinde başarısızsam, kendi hayatımı ve iç dünyamı anlattığım başlangıç metinlerinden sonra ne yazacağım?”
“…, sonunda bütün yazdıklarınızın karşılıksız kalabileceğini göze almadan o sokaklara girilmesini önermem.”
“Nasıl olsa yayımlanacak bir yer bulurum, düşüncesi de öldürür genç yazarı. Ya yayınlanmazsa, diye düşünen kazanır orada.”
“Edebiyat dergileri ilk sınav yerleri,..”
“Yazarlık elbette çilekeş bir uğraştır ve yaratıcı yazı, adı üstünde yaratıcılığı, hem de en üst düzeye çıkarmayı amaçlayanlarla alış veriş içinde olabileceğimiz bir dünyaya girmektir. Asıl çetin yol, o dünyanın kapısını araladıktan sonra çıkacaktır karşımıza.”
Tüm bunlar içinde beni en çok zorlayan “toplumsal ya da siyasal duygusuyla yazarlığa heves etmişse” demesi oldu. Nitekim ben kişinin anlatması gereken, satırları arasına saklaması gereken bir mesajı olması gerektiğini savunanlardan ve inananlardanım. Ancak illaki benim anlayamadığım, ya da eksik anladığım bambaşka bir pencereden değerlendiriyor olabilir “edebiyat”ı Semih Gümüş. Bilemedim. Hala düşünmedeyim.
Yalnız sizin görüşlerinizi merak ediyorum, yazmak böyle bir şey midir sizin için de? Bir kağıda en değerli en güzel cümlelerinizi döküp sonra suya bırakmak mıdır?
Alıntılar: Notos Öykü 04 – Yazar Olabilir miyim?

23 Haziran 2016 Perşembe

MERDIVEN - AHMET HAŞİM

Bu sabah uyandığımda aklımda sadece bu şiir vardı. Bu şiirn benim için ironisi çocukluğumdan hatırladığım tek şiir olması ve belki de o yaşlarda okuyuup beğendiğim tek şiir olması.


Bilemedim. Çok karışık hisler besliyorum bu satırlara karşı. İçimde bir yerlere dokunuyor..


MERDİVEN
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Ahmet HAŞİM