Menu

25 Mayıs 2016 Çarşamba

“GÜNÜN VE GÜNCELİN EDEBİYATI” ve “İLHAMİ ALGÖR” ÜZERİNE;


Açık Radyo dinleyeniniz var mıdır bilmem, ancak Açık Radyo’da çok hoş bir program var. İsmi “Günün ve Güncelin Edebiyatı”.

Her Perşembe saat 14.00’da yarım saatlik bir program yapılıyor, programın konukları ise çok değerli yazarlar oluyor. Programın sahibi Seval Hanım aynı zamanda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde doçenttir. Açıkçası ben hiç yüz yüze tanışmadım, ama bu tanışmayı kesinlikle çok isterdim. Hakkında okuduklarım ve sesindeki tını bile bende yanında bir “padawan” olarak hayatımı sürdürme isteği uyandırıyor J

Bir güzelliği daha var bu programın; programı kaçıranlar için Seval Hanım yayına ait kayıtları kendi blogunda paylaşıyor (http://gununveguncelinedebiyati.blogspot.com.tr/) . Böylelikle aslında programı zamanında dinleyemeseniz bile kaçırmamış oluyorsunuz J

Takip edebildiğim kadarı ile en son konuğu İlhami Algör idi. “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” dan tutun da “İkircikli Biricik”e kadar İlhami Algör ile tatlı bir sohbet ile zamanın nasıl uçup gittiğini anlayamadım bile.

Ben çok keyif alıyorum Seval hanım’ın hem programından hem de blogunda paylaştığı kitap yorumlarından, bu nedenle sizlere de tavsiye etmek istedim.

22 Mayıs 2016 Pazar

Neredesin Sen?

Check-in

Hayattayım, merak eden dostlarım için. Fakat neredeyim? Kah orada kah burada, kah Nazım Hikmet’in mezarında kah Tolstoy’un evinde.. Kah uçakta, kah trende sırtımda çanta dolaşmaktayım. Kah ofiste kah sokakta koşturmadayım.

Evet dostlar, bilenlerinizin tahmin ettiği üzere bir süredir Moskova’dayım. Bu nedenledir ki burayı “az biraz” ihmal ettim. Yine de bu aralıkta boş durmadım paylaştıklarınızı mümkün olduğunca takip ettim, bu ülkeyi ve insanlarını, yaşama koşullarını ve hayata bakış açılarını bol bol gözlemledim.

Size hayat koşullarının ne kadar iyi olduğunu, sağlanan imkanların ne kadar güzel olduğunu anlatmak istesem bile hem samimi gelmez hem de uzun uzun yazacağım satırlar sıkıcı gelir. 

Onun yerine sizlere, burada bana kalan ilk zaman diliminde -işyerinden fırsat bulduğum ilk dakikada- Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiğimden bahsedebilirim. Novodeviçi Manastırının hemen yanındaki Novodeviçi Mezarlığında yatıyor Nazım dizi dibindeki son aşkı Vera ile. Anton Çehov’la ve bir çok yazar, şair, düşünür ile birlikte..

 



Arkadaşımla beraber Nazım’ın yanından ayrıldıktan sonra yarım saat taban tepmeyi göze alıp, elimizde birer harita Leo Tolstoy’un yolunu tuttuk sonra mesela. Dedik ki madem ki günü Nazım ile açtık bırakalım bugün ki gezi “edebiyat gezisi” olsun bizim için.

Çok hoş bir evi vardı Tolstoy’un, giriş ücretli 300 ruble (şuan ki kur ile 4 Euro yani 13-15 türk lirası arasında). Tolstoy hakkında çok fazla bilgim yoktu, mesela çok fazla çocuğu olduğunu, “Hacı Murat” isimli bir kitabı olduğunu, ayakkabı yapmayı çok sevdiğini, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen tüm parasını fakir halk ile paylaştığını gibi gibi detaylardan hiç haberim yoktu. Kendime yeni edindiğim hobi gereği -“gittiğim ülkelerden, o ülkenin yazarlarından birinin kitabını yine o ülkenin kendi dilinde alma”- hemen kendime Hacı Murat’ı ediniverdim. Türkiye’ye döndüğümde, derhal kendi dilimde de edineceğim bu kitabı..



Sonra her gün sabah akşam bindiğim metrolarda insanların sürekli ve durmadan, kalabalık demeden ayaktayım demeden kitap okuduklarını gördüm. Ya elektronik kitap var ellerinde ya benim en sevdiğim haliyle mis gibi kokan baskı kitaplar. Biri ikisi değil ya da bir defa iki defa değil her sabah her akşam büyük çoğunlukta böyle olduğunu gördüm hem de mesela.

Yazının buraya kadar olan kısmı güzelleme gibi gelebilir, yazabileceğim negatif deneyimlerim de var elbette; biraz durum biraz gezi yazısı olmasına tam göz yumacakken içimi yine bir hüzün kapladı. Havaalanındayız şuan, yanımıza bir aile geldi. Zannedersem Arap bir aile ya da Orta Doğu’nun bir yerinden bilemiyorum. Benden küçük bir kız ve benden biraz daha büyük bir kadın var adamın yanında. Yanlarında altı çocuk, en büyüğü sekiz yaşında ya var ya yok.

Benden küçük olan kızın önce adamın büyük kızı olabileceğini “umdum”, “ummak istedim”. Oysa incelediğim kadarıyla anladığım, ya da arkadaşımla beraber anladığımız bu kızcağız adamın karısı. Benden birkaç yaş büyük ya var ya yok ablam ise -benim yaşım çok subjektif oldu, şunun adını koyalım yirmi yedi diyelim- beline doladığı kuşak içine yatırdığı bebeği ile durmadan ayakta. Ben mi gözlerinde hüzün görüyorum, dudaklarında burukluk görüyorum da yanlış mı yorumluyorum bilmiyorum. Belki de..

Yine de tek hissedebildiğim mutsuzluk yüzünde. Yanlarındaki çocuklardan dördü kız çocuğu, dört küçücük yürek ve belki on belki on beş yıl sonra bir başkasının ikinci karısı belki üçüncü karısı olacak dört küçücük çocuk. 

Onlar için normal olabilir, toplumları kendi içinde bulundukları zaman ve koşullara göre değerlendirmek gerekir belki.. Ben değerlendiremiyorum, çok açık ve net kız çocuğum olmasından korkuyorum. Böyle bir coğrafyada doğsa onun da benzer bir kaderi paylaşabileceği ihtimali aklıma geldikçe bu dört küçük çocuk için canım yanıyor. 
Yok mudur bunun başka yolu, ya da nedir bunun doğrusu? Onlar adına üzülmek bana düşmez mi yani? Mutlular mıdır acaba? Ya da mutlu olmak diye bir kavram var mıdır bu kadınlar için? Varsa aradıkları mutluluk bu mudur? Sık sık aklıma “Cahillik mutluluktur” diyen arkadaşım geliyor. Öyle midir gerçekten? Yoksa ben oturmuş, kendi sakin köşemde burnu büyüklük mü yapıyorumdur acaba? 

Cevabını hiç bulamayacağım sorular sorduğumu biliyorum, doğrunun ve yanlışın bir olmadığı bir dünyada yaşadığımı da ve yine yazımı hüzünlü bir konuya çevirdiğimin de farkındayım. Yine de bunları yazmadan edemezdim. Beynimi yiyen tüm sorulara kulaklarımı tıkayıp Moskova’nın ne kadar gelişmiş bir şehir olduğundan bahsedemezdim. Affedin..

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)