Menu

19 Mart 2016 Cumartesi

Bu Dünya Benim Memleket


Sanki kapıdan çıktığım saniye kafamın üzerinden kurşunlar uçuşacak, yağmur gibi üzerimize bombalar yağacak gibi hissediyorum..

“Felaket tellallığı yapma”, “kendini hemen korkuya teslim etme”, “abartma” diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Çoğu zaman kendim de şuan hissettiklerime aynen bu cevapları veriyorum, bu kadar kolay korkuya teslim olmayacağıma ikna ediyorum kendimi.

Yine de yer yer içimi bir sıkıntı kaplıyor, bir çeşit korku. Tam şuanda olduğu gibi.. Ölümden korkmak gibi değil de böyle bir mücadelenin içinde olmaktan, insanların insanlıktan çıktıklarını görmekten, kim için ne için savaştığımızı bilemeyecek olmaktan korkuyorum. 

Ortaokul yıllarımda kafama kazınmış olan tarih kafamı kurcalayıp duruyor bugünlerde, 1789 Fransız Devrimi; milliyetçiliğin hayatımızda çok kuvvetli bir şekilde rol oynamaya başladığı zamanlar. Oturup düşünüyorum, milliyetçi olmak hayatımıza ne katıyor sınırlardan, savaşlardan başka? Rica ediyorum kimse yanlış anlamasın söylediklerimi, milliyetçi olmak çok kötüdür demeye çalışmıyorum.

Bugünün ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde sorularım var benim. Daha 2 gün önce “Leyla” isimli bir kitabı bitirdim, Bosna Savaşı içinden çıkıp gelen gerçek olayların aktarıldığı bir kitap. Sırplar, Hırvatlar, Müslümanlar birbiri ile savaşıyor, katlediyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, ölüyor. Neden? 

Toplama kamplarında kadınlar, savaş stratejisi gereği toplu tecavüzlere maruz bırakılıyor, kendi pislikleri içinde yaşamaya zorlanıyor (tuvalet ihtiyaçlarını kaldıkları ahırda bir köşeye yapmak zorunda kalıyorlar), zevk olsun diye kafalarının üzerinde şişe patlatılıyor, bir paket sigara karşılığı askeri genelevlere satılıyorlar. Neden?

Bir yere ait olma hissi çok zayıf bir insan olarak soruyorum, neden? İnsanlıktan çıkmak neden böylesine kolay, neden kitleler halinde bu deliliğe tutuluyoruz insan ırkı olarak, kim ve kimler uğruna öldürdüğümüzü öldürüldüğümüzü bilmeden neden tarihimiz bu kadar kanlı ve neden kanlı olmaya devam ediyor? 

Kafamda deli sorular, bir yere varabildiğim söylenemez. An itibarı ile sadece geleceğin daha kanlı olmasından korkuyorum, okuduğum kitaplarda anlatılanların bu topraklarda yeniden hayata geçmesinden korkuyorum, insanlıktan çıkmış kişilerle tanışmaktan korkuyorum..

Son olarak Barış Manço’nun en sevdiğim şarkılarından birini armağan etmek istiyorum, çünkü ben de onun gibi hissediyorum;

“Tek bir soru hemşerim memleket nire?
Bu dünya benim memleket
Hayır anlamadın hemşerim esas memleket nire
Dedim ya yahu bu dünya benim memleket
Tövbe, tövbe, tövbe”
 
 
 
 

10 Mart 2016 Perşembe

Biz

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Ben her zaman geç kalırım; doğum günlerini kutlamakta, telefon edip geçmiş olsun demekte, dışarıya çıkıp havanın tadını çıkarmakta ve hatta düşündüklerimi söylemekte.. İşte yine öyle oldu, bir koltuğun altına iki karpuz sığmazken maymun iştahlılık edip beşini hatta altısını bir araya sıkıştırmak istersen böyle oluyor işte. Her şeye geç kalıyorsun.

Kendime çok yükleniyor gibi görünebilirim, belki de.. Kim bilir.. Sadece “kadın olmayı” düşündükçe sinirleniyorum bu da kelimelerime, düşüncelerime yansıyor. Evet baya bildiğiniz sinirleniyorum; haklarımı savunmak zorunda olmaktan, kendimi anlatmak zorunda olmaktan, okuduğum haberlerde şiddetin her türlüsüne maruz kalan kadınların hikayelerine içimin ezilmesinden ve yine de bir şey yapamamaktan dolayı sinirleniyorum.

Siz de öyle hissetmiyor musunuz? Ben kendimi bildim bileli “başlarına gelene katlanmak zorunda olan kadınların” hikayelerini dinliyorum, dinledikçe anlam veremiyorum yaşamak zorunda olduklarımıza. Sanırım hep bu dinlediklerimden sebep bir yanım fazlaca asi, söz dinlemez, başına buyruk hatta dağınık. 

8 Mart’ta haber sitelerinde, televizyonlarda, radyolarda kadına karşı şiddetin hat noktalara ulaştığı birçok haber yer aldı. Kocası tarafından terk edilmiş 15 yaşındaki Suriye’li “çocuk gelin”in kendini avcı tüfeğiyle vurduğu bir haber, kocasından boşanmak istediği için eşi tarafından defalarca bıçaklanan kadını anlatan bir başka haber, İzmir Karşıyaka’da terk ettiği eşi tarafından kurşuna dizilen bir kadın daha..

Hangi birine daha çok sinirlendiğime karar veremiyorum. 8 Mart olduğu için bu haberlerin altının daha kalın çizilmesine mi kızmalıyım, canlarından olan zavallı kadınlar için bir şey yapamıyor olmaya mı daha çok kızmalıyım? 

Hele ki tecavüz mağduru kadınlarımızı düşündükçe ve onlara bu acıyı reva gören “hayvan”ların mahkemeler tarafından serbest bırakılmasını, iyi halden indirim almalarını düşündükçe aklım yerinden uğruyor. 

Belki de yazmamam, söylemem gereken söylüyorumdur şuan. Öfkeyle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bilecek yaştayım, yine de içimdeki kadının sesini kısamam. Benim için şu hayatta kıymetli olan, beni ben yapan, bugüne getiren, düşüncelerimi ve kimliği şekillendiren kişileri düşünüyorum. Hayatımdaki üç önemli kadını.. Yaşları, eğitimleri, görgüleri, yaşadıkları birbirinden o kadar farklı iken söylediklerinin aynı olması beni hep düşündürmüştür. 

“Önce oku kızım, önce sen oku ki erkeğin eline bakma. Koca dediğin bulunur, sen yeter ki onun eline bakıp boynun bükük kalma.”

Eminim birçoklarınız duymuştur bu sözleri büyüklerinden, ben de çok duydum ve onları dinlemeye karar verdim. Hiç de pişman olmadım, iyiki beni böyle büyütmüşler. İşte şimdi bu yüzden bu üç güzel kadına borcumu diğer tüm kadınların hikayelerini anlatarak ödemek istiyorum. İçimden sadece kadınların sesini duyurmak, onların yaşadıklarını, hissettiklerini yazmak geliyor.


Yine de, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününüz kutlu olsun henüz tanışmadığım dostlarım, geç kalmış olsam da hep aklımdasınız. 

2 Mart 2016 Çarşamba

Durum Raporu

“Ha bugün ha yarın, ha şimdi ha birazdan, dur yemek yapayım aman dur spordan sonra başlayayım..” Durumumun en temiz özeti bu olsa gerek..

O kadar sevinmiştim ki kendime yeni bir laptop edindiğimde, sanki onunla beraber hayatıma sihirli bir el dokunacak ve ben daha fazla zaman kazanacak ve daha fazla yazabilecektim.

Elbette öyle olmadı. Kafamda bir dolu fikir tilki misali dolaşıyor, bir görünüp bir kayboluyor. Ben kovaladıkça zihnimin gerilerinde kuytulara saklanıp kendi aralarında gülüşüyorlar halime. Seslerini duyuyorum da yazıya dökecek kadar ulaşamıyorum kendilerine.

Tam böyle anlatmak istediğim tarzda bir hikaye gelip beliriyor karşımda, bu sefer de vaktim olmuyor. “Aman diyim gitme kaçma bekle azıcık, hele otur şu köşede bir çay iç” diyorum da nafile hiç dinler mi ki beni? 

“Senin işin bana zaman ayırmak, ben öyle her zaman uğramam adama. Kıymet bilmiyorsun” diyor sevgili tribi atar gibi, sonra da  uçup gidiyor. Garip bir ruh hali ile bırakıyor beni, eski bir dostu görüp tam sohbet koyulaşacakken zamanın bitip eve dönme vakti geldiğini anladığında içini kaplayan tuhaf boşluk gibi birşey.

Ha bu arada unutmadan söylemem gereken birşey daha var, daha çok itiraf diyelim. Kitaplarım da küs bugünlerde bana, onları da ihmal ettim.  Okumaya enerji bulamıyorum desem gücendirir miyim acaba kitap sever dostlarımı? Hayal gücünün enerji istediği nerede görülmüş demeyin, zihnim öyle dolu ki orada yer açıp okuduğumun da keyfini çıkaramadığımı farkettim.

Harper Lee’nin büyük bir heyecanla alıp okumaya başladığım “Tesbih Ağacının Gölgesi” kitabı hala elimde -ki Harper Lee kendime örnek aldığım, idealim olan yazarlardan birisidir - ancak satırlar beni kovaladıkça ben oldum bu sefer kaçan. 

Uzun lafın kısası dostlar; kitaplarımı okumadıkça bir görünüp bir saklanan hikayelerimi de yakalayamıyorum, hikayelerimi yakalayıp satırlara dökemedikçe de başka hiçbir şey yazamaz oluyorum.. Şimdilik de böyle bir kenarda durmuş bekliyorum.  

Öyleyse “Ezginin Günlüğü”ne ait bu satırlar ile bitirelim bu geceyi de;

Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
Atsan atılmaz, satsan satamam
Eksik bir şey mi var, anlayamam
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam

25 Şubat 2016 Perşembe

Yeniden


“Şimdi ben sana nasıl anlatayım ki aşkımı; içimi eriten, kalbimi sıcacık saran bu duyguları nasıl dile getireyim ve gözlerinin içine bakarak bunları sana nasıl söyleyeyim? Düşünüyorum bu ateş kalbime nasıl düştü, ben farketmeden ruhumu nasıl sardı? Sorularım var cevaplarını bulamadığım, sorularım var cevapları çok da önemli olmayan. Tek bir gerçek var içimde, o da sana olan sevgim ve sana ait olan ruhum. Başka bir kelam, başka bir söz yok geriye kalan..”

Zihnindeki bu düşünceler eşliğinde yürüyordu, yağmur damlaları üzerine düşüyor, ıslanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar; damlalara karışıyor ve çoğalıyordu onlarla birlikte. Sevdiği adam yoktu artık, gitmişti. Şimdi yerinde sonsuz bir boşluk, geçmesi mümkün olmayan bir acı ve sabahsız geceler vardı. Aşkta geriye bunlardan başka ne kalıyordu ki?

Ayakları çıplaktı, üzerindeki hırka yağmurdan sırılsıklam olmuştu ve artık damlalar elbisesini de ıslatıyordu. Acıyordu, ağlıyordu, büyüyordu istemeden. Olgunluk kelimesi zihnine geldi birdenbire.. “Anlamsız ve ne kadar boş; büyümek, büyük olmak, olgun olmak bu acılarla hayata devam etmekse ne anlamı vardı ki olgunluğun veya ne önemi? Gözleri olmayacaktı, güldüğünde sol yanağında beliren hafif gamzesi olmayacaktı, kızdığında çatılan kaşları olmayacaktı, uyandığında onu öpen dudakları olmayacaktı. Böylesi bir olgunluk neden istenir ki?”

Yağmur şiddetleniyordu, gök gürültüsü ve şimşek dans ederek ona eşlik ediyordu. Mutluluk dansı değildi bu, sadece acısına eşlik ediyorlardı. Ufukta bir yerlere yıldırım düştü, gözünü kırpmadı bile. Yıldırımın şuan tam onun üzerine düşmesi bile korkutamazdı onu. Zaten asıl ve en vurucu yıldırım onun kalbine düşmüştü çoktan. Yakıp geçmişti, geriye bir yığın kalmıştı. Hıçkırıkları artıyordu, sesi yükseliyordu ve bağırmak ihtiyacı içinde yalpalıyordu artık. Yığılıverdi birden bire olduğu yere, sarsılarak ağlıyordu artık.“Neden, neden böyle oldu?”
 
Doğa ve tabiat ona eşlik ediyordu bu yolculuğunda; gök gürültüsü çığlıkları, yağan yağmur gözyaşları ve düşen yıldırımlar acılarıydı. Kaç dakika veya kaç saat geçmişti, gün bitiyor muydu yoksa başlıyor muydu.. Bilmiyordu ama hıçkırıkları azalmaya, gözpınarları artık kurumaya başlamıştı. Ayağa kalktı, gökgürültüsü ve şimşeklerin uzaklaştığını, yağmurun dinmeye başladığını şaşırarak farketti.

Yorgun adımlarla ilerlemeye başladı, adım atmak istemese de beyni değil vücudu hakimdi artık hareketlerine. Yürüyüşü bir refleksten ibaretti ama yine de ilerliyordu. Yağmur azalsa da dinmiyordu, ıslanıyor muydu acaba? “Hislerimi kaybettim dedikleri bu olsa gerek. İlerde parlayan ışık bile içimi acıtıyor. Gözlerimi yakıyor. Bu yolu bitirmek, sonuna varmak imkansız benim için.”
 
Seyrek seyrek düşüyordu artık damlalar, hareketlerine biraz daha canlılık gelmişti. Gözlerindeki bulanıklık azalmaya başlamış, çevresini görmeye başlamıştı. İlk bahar aylarından fırlamış gibiydi tüm manzara. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçlar, yağmur sonrası taze toprak kokusu, kış uykusundan uyanıp hayata dönen böceklerin sesleri. Etrafı yeşillikler ve hatta moruyla, sarısıyla göz kırpan çiçeklerle doluydu. “Yürüdüğüm bunca zaman boyunca, tüm yol böyle miydi? Ben hep bu yoldamıydım yoksa artık başka bir yerde miyim? Bahar kokularını yeniden alabiliyorum, kuşların ürkek seslerini yeniden duyabiliyorum. Başka bir zaman dilimi mi bu, yoksa bana bahşedilen yeni bir yaşam mı? Kalbim sızlıyor hala, acılarım duruyor kalbimde kendilerine edindikleri yerlerinde. Yine de, gözlerini hatırlamak acı değil, gözyaşı değil tebessüm veriyor artık bana. Yolun sonu hala uzaklarda, ama sanki o sondaki ışık artık umut dolu, daha bir sıcak.. Beni kendisine tüm samimiyetiyle çekiyor şimdi..Geliyorum, yürüyorum, koşuyorum..”