Kaç kişi burayı açıp okuyor, ne düşünüyor, seviyor mu yoksa bu ne saçma şey
mi diyor bilmiyorum. Bir yandan bilmek için yanıp tutuşuyorum öbür yandan deli
gibi korkuyorum.
Yaşadığım ve kendimi bildiğim tüm süreç içerisinde içimde sahip olduğum en
kuvvetli duygu özgür olma dürtüsüydü. Özgür olmalıyım, bir şeyler
değiştirmeliyim, sınırları kabul etmemeliyim, düşüncelerimi ve hareketlerimi
bana sunulan çizgiler içerisinde kısıtlamamalıyım.
Bu dürtü hiçbir zaman hayatımdaki doğrudan yön verici güç olamadı maalesef ki. Hayır
bir saniye, kendime bu denli yüklenemem bu kadarı büyük haksızlık olur.
Düşüncelerim çoğu zaman; içinde bulunduğum zaman ve koşullar açısından
sınırlardan kurtuldu. Hep bir ötesini sorgulamayı başarabildim. Yalnızca buna
uygun davranmayı başaramadım. Sanırım. Yani tamamen.
Birini kırmamak, diğerini üzmemek, bir başkasının yüzüne gülücük
yerleştirebilmek için kendimden ne kadar da çok ödün verdiğimi, günden güne
olmak istediğim kişiden ne kadar uzaklaştığımı, sesimin giderek daha çok
kısıldığını şimdi durup geriye dönüp baktığımda fark ediyorum.
Bu ruh halinin -bolca ödün veren- hala daha üzerimde çok güçlü bir etkisini hissedebiliyorum,
hem de hemen buracıkta bile. Bazen siyasi görüşler, düşünceler, sert tepkiler
paylaşasım geliyor. Hani şu patlamalardan sonra, ya da sokakta aç yatan birini
gördükten sonra, ya da parayla gözü dönmüş insanları gördükten sonra vs vs vs. Hani
olur ya bazen öyle bir şey olur ki ağız dolusu küfretmek, ya da isyan etmek,
kızmak, bağırmak çağırmak gelir içinizden. Öylesi bir şey işte.
Sonra kim olduğunu bilmediğim içinizden birinin alınmasından çekinip yine
vazgeçiyorum seslendirmekten. Kendi sesimi duyurmaktan yine kendim
vazgeçiyorum.
Ne içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü, ne de şahıslara özel bir durumu
baz alarak düşünmüyorum aslında. Olaylara hep hümanist bir gözle baktığımı sanıyorum.
Hoş, hümanistim diye adını koymam da mümkün değil çünkü bazen çok kızdığım
birine “keşke ölse” dediğim oluyor. Demek ki o kadar da insani değilim. Sadece,
nasıl anlatayım bilmiyorum ki insanların bile bile, göre göre harcanmasına, yok
yere öldürülmesine veya ölmesine göz yumamıyorum.
İşte o anlar sesim yükseliyor içimden, kalk diyor değiştiremiyorsan da
dünyayı kalk git bir köşeye yaz bunu. Bir okuyan bir gören olur, nasıl sen
okuduklarınla daha fazla soru soran biri haline geliyorsan belki senin
yazdıklarını da okuyanlar bir soru işareti koyarlar zihinlerine.
Oysa içimdeki diğer ses, ya gönül kırarsan diyor? Ya anlatmak istediğinin
dışında, çok daha farklı anlaşılırsan, çok daha agresif, çok daha kırıcı? Çünkü
çoğunlukla başıma gelen bu.
Örneklemem gerekirse, ananem hastanede yatıyor bir haftadır. Odada onunla
beraber başka iki teyze daha var. Teyzelerden bir tanesi Cumartesi günü
ziyarete gittiğimde su almamı rica etti kendisi inemediği ve refakatçisi
olmadığı için. Parasını vermek istediğinde elbette almadım. Suyu alıp
geldiğimde tekrar teklif etti ve benim tepkim “saçmalama teyze bir suyun parası
mı konuşulur” oldu, yalnız sanırım sesim biraz -nasıl desem sert değil de-
otoriter çıktı. Sonrasında dayımın eşi uyardı, “yaşlı insanlar seni düşündüğün
gibi anlayamayabilirler neden o kadar sert söyledin?” diye.
Ben yine de yanlış yaptığımı düşünmüyorum, ama belki de haklıydı. Daha
tatlı bir dil ile geri çevirebilirdim para verme talebini belki de, kim bilir.
Tüm bunları oturup neden anlattım bilemiyorum, bazen burası istediğim gibi
edebiyat platformu olmaktan çok dertleşme ortamına dönüşebiliyor. Bu ayrımı
yapmayı öğrenmeli miyim yoksa böyle devam mı etmeliyim çok kararsızım.
Sadece okuduklarınızda bazen sert ifadelere, sizi kıracak ters noktalara
denk gelirseniz anlatmak istediklerimin ya da düşüncelerimin kötü niyetli
olmadığını bilmenizi isterim. Bu sadece gördüklerime karşı olan, göğsümde
kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkan isyan duygusundan. Haksızlığa karşı
gözlerimi kapatamadığımdan ve artık içimde bastırdığım sesimi dışarıya özgürce
–olması gerektiği gibi- bırakacağımdan.