Menu

3 Ağustos 2017 Perşembe

Ruh



"Kendinin farkında olan insan özgürdür.
Kendinin bilincindeki insan özgürdür.
Ve bu insan asla sıkılmaz.
Ve hayat sıkılmak için çok kısadır.
Bu hayatta yavaş yavaş demlenir insan.
Ölçülü biçimde adım adım mutluluğa yaklaşır.
Başkaları ne yapıyorsa onu yapmanın,
sırf başkaları yapıyor diye onları taklit etmenin
sonu elbette uyuşukluktur.
İçinden çıkılmaz bir rehavettir.
Hal böyle olursa ruh içini dışarıya boşaltır.
Boşluktur,
Cansızlıktır,
Kayıtsızlıktır
önümüzde duran artık."

Michel de Montaigne

8 Aralık 2016 Perşembe

Oblomovka'da Bir Gece

I was in “Oblomovka” tonight !!! 



İngilizce giriş için üzgünüm ancak yine de demek istiyorum “I was in Oblomovka, Ob-Lo-Mov-Ka!!..”  

Ah bir peri masalının içinde, bir masanın etrafını sarmış farklı kültürlerden gelen insanlarla beraber çok başka, çok özel, çok güzel bir akşam geçirdim bu akşam.. 

Sanki başka bir alemdeydim…

Okurken gözümde canlandırmakta zorlandığım, yaptıklarını anlamakta güçlük çektiğim Oblomov’un Oblomovka’sında, kitabın tam orta yerindeydim…

- Hikayenin Başlangıcı -

Tamam haydi baştan başlayalım nitekim farkındayım bende en az Oblomov kadar anlaşılmazım şuanda. Evet hikaye şöyle efenim;

Burada ara ara yazılarımın arasına da serpiştirdiğim gibi Rusya’ya çok seyahat ediyorum ve elbette yine Rusya’dayım. Tam şuan da dışarda muhteşem bir kar fırtınası var, heryer bembeyaz ve şuan bunu söylüyor olmak bana bile ne kadar tuhaf geliyor olsa da şunu diyebilirim ki -10 derece olmasına rağmen ılık bir hava var dışarıda. Nitekim, -20’leri görünce kar yağışı eşliğindeki -10 oldukça sevimli geliyor insana :)

Öyle ki; her ne kadar şuanda penceremden izlemekle yetinsem de, yarım saat kadar önce donmuş nehrin kıyısında -evet; bir gecede, 6 saat içinde gözümün önünde tüm nehir baya baya dondu- karların arasında yürümenin tadını çıkarıyordum. 

Moskova şehir merkezinin tarihi taş binaları arasında bembeyaz bir örtü, sokakta pek az insan ve bir de siz olduğunuzu hayal edin. Sol yanınızda nehrin donmamış küçücük bir kısmına sığınmış ördek sürüsü, yüzünüze yüzünüze yağsa da teninizde tatlı bir his bırakan kar tanecikleri ve siz. 




- Oblomov ile Göz Göze Gelişimiz -

Öhöm, evet konumuz. Dönelim tabi.

Her neyse bir süredir iş için Rusya’ya sıkça seyahat ediyorum. Bundan önceki seyahatimden -Ağustos- sonra bir akşam üzeri arkadaşımı beklemek için Kadıköy’de zaman öldürürken İş Bankası Yayınevinde, Gonçarov’un Oblomov’u ile göz göze geldik. Bilmem o anda ne oldu bana, içimde beliren ılık bir hissin ardından büyük bir heyecan ile -burada parantez açalım; daha önce bu kitabı hiç duymamıştım, kulağıma bile çalınmamıştı- kitabı edindim ve elimde o anda okumakta olduğum kitabı alelacele bitirip Oblomov’a başladım.



Bilmem içinizde okuyan var mıdır, ama kendisi oldukça zorlayıcı hatta çoğu durumda sıkıcı diyebileceğimiz bir kitap. Hatta o kadar ki, okumaya devam edemeyip yarıda bırakan arkadaşımın sayısı okuyanlardan daha fazla..

Ama benim durumumda; şuan benim en sevdiğim kitaplar arasında diyebilirim. 

Bakmayın öyle ne diyor bu kız diye, aklımı kaçırmadım henüz :)

Bir şekilde kendimi Oblomov’la özdeşleştirdim. Onda olan bazı şeyler bende de vardı ve öyle tatlı da bir kalbe de sahipti ki onu sevmemek mümkün değildi bana soracak olursanız. 

-Oblomovka’da Bir Akşam-

Gelelim bu akşama, yoksa Oblomov’u yazmaya devam edersem bu yazının sonu gelmeyecek. Yine bir iş seyahatinde olduğum ve bütün yıl için planladığımız tüm projeleri başarıyla tamamladığımız için buradaki arkadaşlarımız bir kutlama yemeği organize ettiler; işte bu akşamın peri masalı da böyle başladı.


Gideceğimiz restoranın adının “Oblomov” olduğunu söylediklerinde bu isim tesadüfüne elbetteki çok sevinmiştim. Hatta kitabı okuduğumu ve çok sevdiğimi söylediğimde onlar da çok şaşırdılar. Onlara göre de klasik Rus edebiyatını okumak zor çünkü :) Fakat özellikle Oblomov, sanırım daha bir başka zor. Bilemedim..


Şuan Kadıköy’de de Oblomov adında bir kafe var, bu nedenle ben bu restoran için isimden ötesini beklemiyordum açıkcası; benim için hoş bir tesadüftü sadece. 

Öyle sanıyordum, yanılıyordum, iyiki de yanılıyordum…

Kapıdan girer girmez geldiğimiz binanın en az 100-150 yıllık olduğunu gördüm. Tamam, hala hoş bir tesadüf..

Rusya’da hava çok soğuk olduğu için genelde bir çok binanın, restoranın, kafenin iki girişi oluyor. İlk kapıdan girdikten sonra ufacık bir hol, sonra ikinci kapı. İlk kapıdan girdik; ve hoş bir tasarım. Evet hala normal, çünkü pahalı bir restorandayız. Dizaynın güzel olması beklenen bir şey elbette.

İkinci kapıdan girdik ve ta-ta-ta-tam; vestiyerdeki tatlı mı tatlı amca bizi tamamen ogünlerdeki, yani 1850’lerdeki kıyafetlerden birini giymiş olarak karşıladı. -OMG!!-

Böylece kapıdan girdiğiniz anda, 2016 ilk kapının dışında kalırken kendinizi 1850’lerin atmosferine teslim ediyordunuz. Kim etkilenmez ki bundan??



Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum mekanı; masaları, kullandıkları tabloları, her katın kendine has havasını, garsonların kıyafetlerini, her köşe başında sizi karşılayan piyanoların odaya kattığı güzelliği, odanın duvarlarının dört bir yanını kapladıkları çok kalın ve geniş olmayan ancak çok hoş duran tatlı bir yeşile boyanmış rafları, rafların üzerindeki ogünlerden kalmış kitapların verdiği romantik havayı, sizi içine çeken sıcacık bu ortamı nasıl detaylandırabilirim inanın bilmiyorum.

Orası tam bir Oblomovka’ydı; sadece kişinin rahatı ve mutluluğu için düşünülmüş sıcacık bir yuva havası vardı her katmanında, her detayında, hatta menüsündeki alıntısıyla bile..


Sadece restoranın iç dizaynı değil; az öncede dediğim gibi garsonların kıyafetlerinden, piyanonun başına geçip bize leziz yemeklerin yanında müzik ziyafeti çeken piyanistin seçtiği bestelere, sipariş ettiğimiz her yemeğin Oblomovka ölçülerinde oluşundan yemeğin sonuna doğru bizi ziyarete gelen Oblomov’un Agafia’yasına kadar herşey ama herşey sizi kitabın bir parçası haline getiriyordu.

Bir kitap canavarı, kendi için başka ne isteyebilir ki? Hangimiz sevdiğimiz kitapların kahramanları olmayı dilemedik ki, hayalini kurmadık mı defalarca hikayenin bir parçası olmayı?

İşte benim için bu hayallerin biraz da olsa gerçeğe döndüğü böyle sihirli bir akşam oldu bu akşam..

Sihirli, inanılmaz, bulutların üzerinde, süprizlerle dolu hep hatırlanacak çok hoş bir gece.. 

Bütün sene boyunca, defalarca mesailerde kendimi paraladığım, artık sayısını unuttuğum toplantıların, bu maddeyi yapalım ama diğerini yapamayız diye pazarlık üzerine pazarlık yaptığım, yeri gelip yorgunluktan bithap düşüp hastalıkların pençesine düştüğüm, her seyahat öncesi panikle alışverişlere koştuğum, özellikle bu seyahatim öncesinde -20’de ne yapacağım ben diye günlerce endişeden kafayı yediğim bir sürecin böyle bir nokta ile kapanması..

Sihirden, büyüden, rüyadan başka ne olabilir ki.. 

Teşekkürler evren, bana hayatımın en güzel hediyelerinden birini verdin, çok ama çok teşekkürler..

Oblomov'un Huysuz Uşağı :)

Kitaptaki Agafia'yı canlandırdığını sanıyorum.. Bir Rus adeti olarak bize yolluk için meyveli vodka ikram ederken aceleyle çekebildim fotoğrafı, bulanık olmuş ama olsun :)
 


4 Ekim 2016 Salı

Minik Tesla


Ailemizin yeni minicik, mini minnacık ferdi Tesla bugün geliyor.
Aslında bu tek cümlenin arkasında o kadar uzun bir hikaye var ki.. Ben oldum olası kedileri çok seviyorum; onların o minik burunları, o meraklı bakışları, haylaz koşuşturmaları, pembiş patileri, sevildiklerinde çıkardıkları mır mır sesleri içimi ısıtıyor. Her gördüğüm yerde mutlaka oynarım ben kedilerle, elimi muhakkak bir kez atarım, sevmeye başını okşamaya çalışırım falan.
Ama bilemezsiniz aynı anda ne de çok korkarım ben hayvanlardan, özellikle kedilerden. Isırmalarından, tırmalamalarından, hırçınlaşmalarından.. İşte bunlar hep çocukken hayvanlardan korkutularak büyütülmekten. “Aman dokunma kızım ısırır, sakın dokunma evladım kuduz olursun, bak yüzünü çizer, kolların yara bere içinde kalır” vesaire vesaire.. Sonuç da bu işte, her sevmek istediğinde, içinden sevgi dolup taştığında bile elini uzatırken tereddüt etme durumu.
Tabi ki yıllarca gittim bu korkunun üzerine, en fazla uysal kedileri korkusuzca sevecek kadar da aştım tüm bu endişeleri ama yine de içimde kedi sahiplenip büyütmekle ilgili korkular vardı. Geçenlerde (kurban bayramında hem de tam 10 gün boyunca) bir arkadaşımızın yavru kedisini evimizde misafir ettik ve ısırılma korkumun küçük bir bölümünü böylece yenmiş oldum.
Malumunuz yavru kediler pek bir oyuncu J
Geçen bu 10 günün sonunda kedi bakamayacağımıza, bu işin çok zor olduğuna, evde sürekli hareket halinde ve ilgi isteyen bir canlı ile başa çıkamayacağımıza karar verdik.
Yani, vermiştik J Ta ki ben Tesla’yı görene kadar.
Evet şuana kadar çoktan anlaşıldığı üzere, müstakbel minik oğlumuzun adı Tesla. Kendisi minicik gri bir tekir, benim onu ilk görüp vurulduğum fotoğrafını göreceksiniz hemen aşağıda.

Biz daha canlı canlı tanışamadık, henüz. Bir hafta kadar oldu ailesi olmaya karar vereli, ancak hafta sonunu şehir dışında geçireceğim için bu haftaya ertelemiştik evimize taşınma işini.
Karar verdik vereli araştırmalar yapmaya, evde hem onu hem kendimizi nasıl rahat ettiririz diye planlar yapmaya başladım. Mutfak tezgahından nasıl uzak tutulur, evde çok koku olmaması için hangi kumu hangi tuvalet kabını almak gerekir, kum temizliği ne sıklıkla yapılmalıdır, tırmalama tahtasına nasıl alıştırılır, el ile oynamaması için neler yapmak gerekir hep bunların peşindeyim bu aralar J
Bunun büyük bir sorumluluk olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor, sadece yavruyken değil bütün ömrü boyunca ilgilenmek, onun da insanın kendi çocuğu gibi sevilip sahiplenilmesi gerektiğini bilmek gerekiyor. Şuan en büyük isteğim ona hak ettiği yuvayı ve sevgiyi verebilmek. Çünkü bana göre hayvanlar, özellikle de kediler olağanüstü canlılar.
Şimdi ne mutlu ki bana aileme böyle çok tatlı bir üye daha katılıyor J

P.S: Kedi bakımı için öğrenecek daha çooookk yolum var, bu konuda tecrübeli arkadaşlar var ve paylaşmak isterlerse hiç de hayır demem hani J

25 Eylül 2016 Pazar

Spotlight - Hı evet bir de döndüm tabi :)

Oh be..

Üzerimdeki Oblomovluğu attım ve döndüm. Uzaklarda değildim aslında hep izlemede idim, ancak biraz kafam dağılmış neresinden başlayacağımı bulamadığım bir dönemden geçiyordum.

Neyse ki şimdi üzerimdeki tozu silkeleme vakti. Yani, sanırım :) 

Yazacak belki de çok şey birikti bu süreçte, ancak kalemi kağıdı veya yeni yüzyılımızın getirdileri itibarı ile bilgisayarı klavyeyi elime almadım diyelim. Şimdi de geriye dönüp bu birikmiş olayları yazmak yanlış geliyor, yanlış demeyelim de büyüsü kaçmış gibi hissediyorum diyelim adına.

O yüzden bugün, daha bir iki saat önce izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum; Spotlight.  (Açıkçası filmin adını Türkçe’ye nasıl çevirdiler veya çevirdiler mi buna dair birşey bilmiyorum, internette de birşeyler bulamadım. Bu nedenle yazının kalanında İngilizce ismi ile devam edeceğim). Bilenleriniz, izleyenleriniz olmuştur belki de.

Filmin yönetmeni Tom McCarty, filmin yazarlığını Josh Singer ile paylaşmış. Konusu; kilisede rahipler tarafından “cinsel istismar”a uğramış çocuklara ait davalarının sümen altı edilmiş hikayesinin olaylardan neredeyse otuz yıl sonra bir gazete tarafından ele alınması ve ortaya çıkartılmaya çalışılması.

Filmin en çarpıcı yanlarından biri ise; gerçek olaylardan uyarlanmış olması.

Film 2015 yapımı, ilgilimi daha ilk günden itibaren çekmesine rağmen malesef ki bir türlü fırsat bulup izleyememiştim. Bugüne kısmetmiş.

Tam bu noktada ufak bir parantez açmak istiyorum, ben okunacak kitapların, izlenecek filmlerin, yapılmak istenen ama sırada bekleyen tüm herşeyin aslında en uygun zamanı beklediklerine yani bu beklemenin aslında olması gerektiği gibi gerçekleştiğine inanırım. Üşengeçlik veya fırsat bulamamak gibi görünse de aslında, herşey kendi en doğru zamanını beklemekte gibi gelir bana. 

Neden böyle bir parantez açtığıma gelecek olursak; son bir haftadır “kadınların uğradığı duygusal şiddet/istismar (Terim olarak: Emotional Abuse diye adlandırılan)” üzerine okumalar yapıyorum. Türkiye’de  bu konu üzerine neredeyse hiç çalışma yapılmamış olmasından kaynaklı, sürekli ingilizce kaynaklar bulup, ilgili kitaplara Türkiye’den erişmeye çalışıyorum. Bu konuda ileride daha detaylı bir yazı yazmayı da planlıyorum, şimdinin konusu değil tabi yine de filmin konusu ile benim okumalarım bir noktada kesişiyor; “istismar - abuse”. 

İstismarın türü ne olursa olsun - cinsel, duygusal, psikolojik ve ekomomik- günün sonunda derdimizi anlatacak kimseler bulamıyoruz. Anlatmak istesek bile toplumda gücü olan kişiler tarafından her zaman örtbas ediliyor. Hatta biz, kendimiz bile görmezden gelebiliyoruz bazen ya da kafamızı o anda “şans eseri” diğer yöne çevirmiş olabiliyoruz. 

İşte film tam da bununla ilgili, yıllar boyu görmediklerimiz veya görmek istemediklerimiz veya görmememiz için üstü kişiler veya kurumlar tarafından kapatılanlar hakkında. 

Takip etmesi zor bir film, çok isim geçiyor ve konuşmalarla dolu. Yani aksiyon beklenecek bir film değil. Filmin süresi iki saat ve filmin iki Oscar’ı var ( Best Motion Picture of the Year ve Best Writing).

Film hakkında çok teknik detay veremem, bu konudaki uzman kişi ben değilim. Ancak izlemenizi muhakkak tavsiye ederim, insanı düşünmeye sevk ediyor. Bilmediğimiz ya da bilip de bilincine varamadığımız bir çok şey oluyor etrafımızda. Bu tarz filmler insana bir bakış açısı katıyor diye düşünüyorum.

Şimdilik böyle, daha fazla iç karartmadan kaçıyorum. Umarım geri dönmek için seçtiğim bu ağır konu içinizi çok sıkmamıştır :)