Menu

25 Nisan 2016 Pazartesi

Nazım Hikmet Ran ve Ben


Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

Edebi kişiliğini, başarılarını, değerlerini eleştirecek değilim buna dilim dahi uzanmaz. Yine de sevemedim ben Nazım’ı, Kalbinin Kızıl Saçlı Bacısı’na yaptıklarından ötürü.

Ruhunun derinliklerinde yatanları anladığım, aşka aşık bir ruh olduğunu kavradığım zamanlar oldu da; Piraye’nin gözlerinden bakan biri olarak –ve Piraye bile affetmişken- ben affedemedim.

Bugün Nazım Hikmet Ran ile ilgili iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi Tuna Serim’in kaleminden “Kalbimin Kızıl Saçlı Bacısı Piraye” isimli kitabı.

Ben, bayıldım..





Okurken çok zorlandım. Zorlanmam; akıcı olmamasından değil –aksine inanılmaz akıcı-, zorlanmam kızgınlığımdan. Hem çok büyük bir aşk Nazım’ın ki hem çok alçak bir adam. Koca bir adam olmasına rağmen bir çocuk bencilliğinde, sadece ve sadece “çok sevilmenin” peşinde bir ruh.

Yine de Nazım’ı sevenlerin ve daha yakından tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Mutlaka ve ısrarla tavsiye edebilirim.


Bugünün ikinci Nazım konusuna gelecek olursak; o da Cem Karaca. Çok severim hakikaten, bayılırım dinlemeye, hiç de sıkılmam. Ayrıca kendisi bana Nazım’ı sevdirendir.

“Ceviz Ağacı” ile başladı Cem karaca kulağıma üflemeye Nazım’ı; 

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul'a” 

“Çok Yorgunum” ile devam etti; 

“Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın” 

Velâkin altın vuruşu “Herkes Gibisin” ile yaptı; 

“Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi taa içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin

 Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin”

İşte bu nedenle diyorum ki dostlar. 

Nazım Hikmet sevmem Piraye’den ötürü..
Nazım Hikmet severim Cem Karaca’dan ötürü..

 

15 Nisan 2016 Cuma

Ben, Bugün

Bugün neler oluyor. Anlatmaya çalışalım..

Günün en yoğun ve en uzun kısmını tek bir cümle ile geçmek istiyorum. Tüm gün çılgınlar gibi çalıştım.

Haftayı böyle kapatamayacağımı anlayınca (ve özellikle yarın yapacağım mesaiyi de düşünerek) atladım geldim Kadıköy’e. Tam şuan da Kadıköy Caferağa Spor Salonunun karşısındaki kitap-kafede oturmuş portakal suyumu yudumlayıp bu satırları yazıyorum.

Ancak daha bu kısıma gelmemize çok var…

Kadıköy’e inince aylak aylak dolaşmaya başladım. Önce Beşiktaş iskelesinin hemen üzerindeki Deniz Yıldız’ı Kafe-Rest düştü aklıma. Adımlarımı oraya yönlendirdim, manzaraya karşı oturma hayali içimi sevinçle doldurduğundan tüm kalabalığın üzerime üzerime gelmesini pek umursamadım.

Yürürken önümde genç bir kızın dibine yapışmış onunla beraber yürüyen Greenpeace’ten Yüz yüzeci bir çocuğu gördüm, içimden geçirdim beni çevirse “Ben zaten destekçiyim” diyip kandırır mıyım yoksa “hayır istemiyorum” diye tersler miyim, yoksa tamam “hadi gel destekçi oluyorum” diye sevindirir miyim? Çok düşünmeden yoluma devam ettim.

Oraya varınca bir de ne göreyim, yerinde yeller esiyor. En son ne zaman dikkat etmişim ya da tersinden söyledim kapandığını nasıl farkedememişim şaştım açıkcası.. Yani ayıp bana, güya her hafta sonu düşer yollarım buraya. Moda’dan mezun biri olarak kendimi çok ayıpladım, sormayın gitsin.

Öyleyse dedim adımları çevir Kadıköy çarşı tarafına, her ne kadar o korkunç kalabalığın içine girmek istemesem de reflekslerim beni ışıklardan karşıya geçirdi. Böyle acaba Mephisto’ya mı otursam yoksa biraz daha yürüsem mi derken birisi hemen yanımda beliriverdi. Dedi “Unicef’i biliyor musunuz?”

Gülsem mi yürüyüp gitsem mi?

Gülümsemeyi seçtim, zira hayatımın artık eski olan bir döneminde, bir yıl boyunca bende aynı onlar gibi sokaklarda birilerine “çocukları” anlatıyordum.

-Evet tabi tanıyorum, ben de sizlerdendim. 

O kadar tatlıydı ki şaşkınlığı, görmeniz lazım. Ne yapacağını bilemedi, normalde olduğu gibi artık ezbere bildiği akışında mı devam etsin yoksa benimle daha rahat davranıp sohbet etsin karar veremedi. 

-Peki ne düşünüyorsunuz projelerimiz hakkında? dediğinde,
-Boşver projeleri, hadi destekçi olayım; diyiverdim. 

Bir şaşkınlık dalgası daha geçti gözlerinden, yazık kıyamam tüm gün kimse ne dinlemiş ne destekçi olmak istemiş. Bilirim o duyguyu, çok yakından hemde. Orada en saf duygularla sokağın ortasında tanımadığın birinden bir diğerine koştururken; kimsenin seninle aynı duyguları paylaşmadığını düşünür yıkılırsın. Öyle ya, “kimse sevmez mi çocukları” ya da “kendinden olmayan çocukları önemsemez mi insanlar” der kalbinin derinliklerinden bir ses.

Biraz daha sohbet ettik, sonra teşekkür kartımı alıp bıraktım onları orada. Sevinmişlerdi, şans getireceğime belki başka birkaç destekçi daha bulabileceklerini umuyorlardı ben bıraktığımda. Umarım da bulurlar.

Tarım işçileri için bir proje başlatmışlar, tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Adana’da. Aileleriyle beraber işçi olacak çocuklar için kaldıkları konteynırların, çadırların yakınına derslikler kurmuşlar. Derslerinden geri kalmamaları için ek dersler veriliyormuş, doğum belgesi olmayanlar için bürokratik yardımlar yapmaya çalışıyorlarmış.



Düşündüm de otuz lirayı birazdan şuan oturduğum kafede içtiğim kahve ve yediğim kurabiye için ödeyeceğim. Tek seferde ve sadece bir saat oturduğum için. O yüzden şimdi iyiki o sokaktan geçtim diyorum. Belki birilerine ulaşır, bir çocuğa umut olur o sınıflar kimbilir.

Neden uzattın lafı bu kadar derseniz, çocuklar benim yumuşak karnım. Zamanında Unicef için ben de sokaklarda çalışırken aklımda olan sadece çocuklardı; bu işi günün sonunda elde ettiğim cep harçlığım için değil -çünkü başka yarı zamanlı işlerde çok daha fazlasını kazanabilirdim- benim ulaşamadığım çocuklara belki bu sayede yardımlar ulaşmasına katkı sağlıyorumdur diye gönül rahatlığıyla -4 derece altında bile yapıyordum. 

Bu nedenle uzattım konuyu; çocuklar bilmez ırkçılığı, bilmez savaşı, bilmez açlığı, yokluğu, açgözlülüğü, çaresizliği.. Biz zamanla öğretiriz onlara yalanı, korkuyu, kini, zalimliği, parayı, gücü.. Sebep de sonuç da biz büyükler..


Not: Ben niye günlük güneşlik yazılar yazamıyorum ya, eninde sonunda mutlaka bir sosyal mesaja bağlıyorum. Üzerinde durmayın. Şuan mutluyum, en azından o sokaktaki güzel iki genç sevinçliler, bende gönül rahatlığıyla oturdum dergimi okuyorum :)

12 Nisan 2016 Salı

Ruhuma dokunan ezgileriyle, Evgeny Grinko

Bazı sesler vardır sizi düşünmeye, hissetmeye iter. Bazı tonlar, notalar vardır kalbinize en derininden, en ummadığınız yerden dokunur.

Evgeny Grinko..

İşte öyle biri, bir kısmınız tanıyor bile olabilir belki. Kim olduğunu sorsanız belki ben de çok şey anlatamayabilirim. Karışık biraz. 

Rus olduğunu ve Valse isimli parçası ile Türkiye’de oldukça dinlendiğini söyleyebilirim. Benim gidebildiğim ama onun gelebildiği 3 konseri oldu İstanbul’da sanıyorum. Kendi ülkesinde bilinirliği çok yok zannediyorum, zira ben Moskova’daki arkadaşların yalancısıyım. Sorduğumda bilmiyorlardı.

Parçaların tamamı ona mı ait? İnanın bilmiyorum, belki benim bilmediğim klasik eserleri de çalıyordur ama benim kendi iç dünyama soracak olursanız ona ait. En azından dinlediğimde beni ona ait kılabiliyor.

Evgeny ile tanışıklığımız biraz gerilere, 3 yıl öncesine uzanıyor. Vals’i göndermişti çok sevdiğim bir dostum bak sen seversin diye. 

Sevdim evet, günlerce durmadan usanmadan ara vermeden dinledim. O kadar çok dinledim ki, o zamanlar daha henüz bilmediğim ama kalbimin çoktan farkında olduğu “gelecekteki” ayrılığım ve bu şarkı için bir hikaye bile yazdım. Sanki kelimeler kendiliğinden dökülüverdi yüreğimden sayfalara.

Birkaç gün sonra Серенада - Serenad isimli şarkısını keşfettim. Sonrasında benim için en anlamlı eserlerinden biri bu oldu. 

Ardından devam eden zaman içerisinde her dinlediğimde yüreğimin en ücra köşelerine dokunmaya devam etti bu güzel insan, keşfettim ki sanat sanattan doğar. Onu dinledikçe içimden daha çok yazmak, daha çok üretmek geldi. Anladım ki sadece ben değilim böyle düşünen.

Mabel Matiz de zannedersem benim gibi hissetmiş olacak ki, Vals’e sözler yazmış albümüne eklemiş. En sevdiğim iki müzisyen bir araya gelmiş anlayacağınız. 

Henüz dinleyememiş olsam da bir arkadaşım da benim Vals için yazdıklarımdan esinlenerek bir beste hazırlamış, dinlemek için sabırsızlansam da henüz beklemedeyim.

Şimdi yine Evgeny dinliyorum, tam şuan da. Yine o bilindik dokunuşlarıyla ulaşıyor bana, kulağıma acı tatlı sözler fısıldıyor hem geçmişten hem gelecekten. Günün birinde tanışabilme umudu taşıyor yüreğime ve eski bir dosta selam gönderme, özlendiğini -ki kendisi bunu bilmese de- hatırlama vesilesi oluyor bana. 

Not: Aşağıda tüm bahsi geçen parçaları bulabilirsiniz, umarız siz de seversiniz.

Beni ilk yakalayan şarkısı.
Hemen ardından favorim olan hala da en sevdiklerimden biri olan parçası.

Hayatımı değiştiren, bambaşka bir mutluluk getiren parçası -Henüz paylaşmamış olsam da hikayesini daha sonra paylaşırım bakarsınız :) 


Ve son olarak şuan da dinlemekte olduğum parça. Bu parça ismi “Polyushka Polye” imiş ve orjinalinde bir Rus marşı imiş. Ama o kadar farklı ki orjinalinden, dinlemek isteyenler için aşağıda orjinal halini de paylaşıyorum :)


11 Nisan 2016 Pazartesi

Öyle işte


Kaç kişi burayı açıp okuyor, ne düşünüyor, seviyor mu yoksa bu ne saçma şey mi diyor bilmiyorum. Bir yandan bilmek için yanıp tutuşuyorum öbür yandan deli gibi korkuyorum.

Yaşadığım ve kendimi bildiğim tüm süreç içerisinde içimde sahip olduğum en kuvvetli duygu özgür olma dürtüsüydü. Özgür olmalıyım, bir şeyler değiştirmeliyim, sınırları kabul etmemeliyim, düşüncelerimi ve hareketlerimi bana sunulan çizgiler içerisinde kısıtlamamalıyım.

Bu dürtü hiçbir zaman hayatımdaki doğrudan yön verici güç olamadı maalesef ki. Hayır bir saniye, kendime bu denli yüklenemem bu kadarı büyük haksızlık olur. Düşüncelerim çoğu zaman; içinde bulunduğum zaman ve koşullar açısından sınırlardan kurtuldu. Hep bir ötesini sorgulamayı başarabildim. Yalnızca buna uygun davranmayı başaramadım. Sanırım. Yani tamamen.

Birini kırmamak, diğerini üzmemek, bir başkasının yüzüne gülücük yerleştirebilmek için kendimden ne kadar da çok ödün verdiğimi, günden güne olmak istediğim kişiden ne kadar uzaklaştığımı, sesimin giderek daha çok kısıldığını şimdi durup geriye dönüp baktığımda fark ediyorum.

Bu ruh halinin -bolca ödün veren- hala daha üzerimde çok güçlü bir etkisini hissedebiliyorum, hem de hemen buracıkta bile. Bazen siyasi görüşler, düşünceler, sert tepkiler paylaşasım geliyor. Hani şu patlamalardan sonra, ya da sokakta aç yatan birini gördükten sonra, ya da parayla gözü dönmüş insanları gördükten sonra vs vs vs. Hani olur ya bazen öyle bir şey olur ki ağız dolusu küfretmek, ya da isyan etmek, kızmak, bağırmak çağırmak gelir içinizden. Öylesi bir şey işte.

Sonra kim olduğunu bilmediğim içinizden birinin alınmasından çekinip yine vazgeçiyorum seslendirmekten. Kendi sesimi duyurmaktan yine kendim vazgeçiyorum.

Ne içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü, ne de şahıslara özel bir durumu baz alarak düşünmüyorum aslında. Olaylara hep hümanist bir gözle baktığımı sanıyorum. Hoş, hümanistim diye adını koymam da mümkün değil çünkü bazen çok kızdığım birine “keşke ölse” dediğim oluyor. Demek ki o kadar da insani değilim. Sadece, nasıl anlatayım bilmiyorum ki insanların bile bile, göre göre harcanmasına, yok yere öldürülmesine veya ölmesine göz yumamıyorum.

İşte o anlar sesim yükseliyor içimden, kalk diyor değiştiremiyorsan da dünyayı kalk git bir köşeye yaz bunu. Bir okuyan bir gören olur, nasıl sen okuduklarınla daha fazla soru soran biri haline geliyorsan belki senin yazdıklarını da okuyanlar bir soru işareti koyarlar zihinlerine.

Oysa içimdeki diğer ses, ya gönül kırarsan diyor? Ya anlatmak istediğinin dışında, çok daha farklı anlaşılırsan, çok daha agresif, çok daha kırıcı? Çünkü çoğunlukla başıma gelen bu.

Örneklemem gerekirse, ananem hastanede yatıyor bir haftadır. Odada onunla beraber başka iki teyze daha var. Teyzelerden bir tanesi Cumartesi günü ziyarete gittiğimde su almamı rica etti kendisi inemediği ve refakatçisi olmadığı için. Parasını vermek istediğinde elbette almadım. Suyu alıp geldiğimde tekrar teklif etti ve benim tepkim “saçmalama teyze bir suyun parası mı konuşulur” oldu, yalnız sanırım sesim biraz -nasıl desem sert değil de- otoriter çıktı. Sonrasında dayımın eşi uyardı, “yaşlı insanlar seni düşündüğün gibi anlayamayabilirler neden o kadar sert söyledin?” diye.

Ben yine de yanlış yaptığımı düşünmüyorum, ama belki de haklıydı. Daha tatlı bir dil ile geri çevirebilirdim para verme talebini belki de, kim bilir.

Tüm bunları oturup neden anlattım bilemiyorum, bazen burası istediğim gibi edebiyat platformu olmaktan çok dertleşme ortamına dönüşebiliyor. Bu ayrımı yapmayı öğrenmeli miyim yoksa böyle devam mı etmeliyim çok kararsızım.

Sadece okuduklarınızda bazen sert ifadelere, sizi kıracak ters noktalara denk gelirseniz anlatmak istediklerimin ya da düşüncelerimin kötü niyetli olmadığını bilmenizi isterim. Bu sadece gördüklerime karşı olan, göğsümde kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkan isyan duygusundan. Haksızlığa karşı gözlerimi kapatamadığımdan ve artık içimde bastırdığım sesimi dışarıya özgürce –olması gerektiği gibi- bırakacağımdan.