Menu

2 Ocak 2019 Çarşamba

Yuva Arıyoruz !


Fotoğrafta meraklı gözleriyle ortaya çıkan bu minik beyin adı Tırmık, en azından benim verdiğim ismiyle. Kendisine yuvasını açacak bir aile arıyoruz. İsmine aldanmayın; çok sevimli, çok sıcakkanlı, çok sosyal bir kedi.

Hikayesi kendisi kadar sevimli değil malesef ki.. Uzun gelebilir ancak sonuna kadar okumanızı rica ederim..

Yazın sonu gibi karşı apartmanımızın kapısında 3 kardeş olarak doğdular, anneleri terk ettiği için ogünden sonra komşular bir araya gelip bir şekilde büyüttük. 2 ay kadar önce kardeşlerden biri kayboldu. Kalan 2 kardeş, birbirlerine sarılıp uyuyarak kışı atlatmaya çalışırlarken ikisi birden çok hastalandılar.

Kardeşlerden birinin gözü kan çanağına dönüp neredeyse tamamen kapanacak hale gelince veterinere götürdük, en az 10-12 günlük bir tedavi öngördü veteriner. Bu fotoğrafta gördüğünüz bey de kardeşinden virüs kapmış meğerse ve birkaç gün sonra onunda gözleri akmaya başladı.

Bu sefer daha erken davrandık ve tedavisi için damla ve bağışıklık sistemi için aşı vermeye başladık. Sürekli hapşuruyor, koku alamadığı için yemek yiyemiyordu. Yaş mama ile desteklemeye çalıştık, kendini biraz toparladı.

Ancak iyileşmesinde hep iki ileri bir geri yaşıyoruz. Sokakta olduğu için soğukta çok üşüyor ve tam iyileşti/iyileşiyor derken birkaç gün sonra tekrar hapşurmaya, gözleri akmaya başlıyor. Aslında bünyesi çok güçlü bir kedi, sadece tam olarak iyileşebilmek için soğuk havaların şerrinden korunabileceği sıcak bir yuvaya ihtiyacı var.

Veterinere yatırdığımız kedinin durumu çok daha ağır olduğu için biz ikinci kedimiz olarak evimize aldık, bu yüzden de Tırmık’ın hem tek kalmaması hem iyileşebilmesi için yuva arıyoruz.
Onun iyileşmesi için tek ihtiyacı sıcak bir yuva ve sevilmek.

Karnı aç olsa bile yemekten önce sevilmeyi isteyen, mır mır mırlayan, oyun oynamayı seven, insana çok alışık, sokakta olmasına rağmen tertemiz, çok çabuk öğrenen yaklaşık 7 aylık akıllı bir oğlan.

Eğer ona bakabileceğinizi düşünüyorsanız veya bakabileceğini düşündüğünüz bir arkadaşınız var ise lütfen benimle iletişime geçin. Onu yuvasına kabul eden asla pişman olmayacaktır, size bunu gönülden inanarak söyleyebilirim.

Not: Duygusal olarak çok bağlandık Tırmık’la, o yüzden sadece onu gerçekten ailesinin bir parçası gibi kabul edebilecek olan birine sahiplendirmek istiyoruz. Böyle biri bize de dost olacağı için, bir süre iletişimde kalmak ve takip edebilmek istiyoruz.






9 Aralık 2018 Pazar

Uçsun Turnalar

“Yüzün çarpıksa, aynayı suçlama.” 
Rus Atasözü

“Kimi zaman çok zeki olmak, aptal olmaktan beterdir” 
Müfettiş, Gogol

Çok yoruldum, durup kendi sesimi duymaya bile vaktim olmadı bu hafta. Ne büyük kayıp. 

Çalışmak” kelimesinin altını ne de kötü dolduruyoruz ya da hayatı ne de yanlış yorumluyoruz. Zamanın en kıymetli armağan olduğunu unutmaya meyilimiz o kadar kuvvetli ki, ondan geriye birşey kalmıyor.

Tatil dediğimiz kısacık bir haftada bile herşeyi yapmış olmaya çalışmaktan yine kendimizi dinlemeyi unutuyoruz. Oysa ne güzel şeydir üretmek; domates, salatalık bile üretiyor olsak. Emeğin ve alın terinle elde ettiğin ne kıymetli.

Bunlar hep Beyaz Yaka sancıları. Çalışıyor, fakat üretmiyoruz. Toplanıyor, saatlerce konuşuyor ama dinlemiyoruz. Sekiz, dokuz hatta bazen on iki saatimizi ofiste geçiriyor ama içimizdeki üretme duygusunu doyuramıyoruz. Pazartesi’den Cuma’ya gün sayıyor, hafta sonu zamanı durdurmak istiyoruz. 

Oysa ömrümüzden haftalar, aylar geçiyor farketmiyoruz ya da “Zaman ne kadar hızlı geçiyor” cümlesinin içine hapsedip görmezden geliyor, içini boşaltıyoruz.

Elbette bu işin tek bir doğrusu, yanlışı yok. Sadece ben kendime yakıştıramıyorum; tüm içgüdülerimi görmezden gelip koca hafta içinde sadece bir saati bile kendime, düşünmeye, ruhumu zenginleştirmeye ayırmadığım için.

2 Aralık 2018 Pazar

Hayatları Birleştiren Kareler

Hava soğuk, denizden keskin bir rüzgar esiyor, parmaklarımı artık hissedemiyorum. Kemiklerime kadar soğuğun varlığını hissediyorum, tüm bedenim soğuğun bu acımasızlığına teslim olmak istiyor, pır pır atan kalbim hariç. Yıllardır kendimden esirgediğim, hep ikinci, üçüncü sıraya attığım hatta çoğunca sıraya bile almadığım fotoğrafçılık hevesim kontrolü en sonunda ele almış durumda.

Şimdi eve kapanıp battaniye altına saklanmanın gerektiği bu havaya rağmen sıra bu işi öğrenmekte. Kadıköy sokaklarında geziyoruz, her birinin elinde birer fotoğraf makinesi acemi fotoğraf meraklılarından oluşan biraz şapşal biraz sempatik, kesinlikle çekingen bir avuç insan. 

Sabah yarım saatlik pozlama şu demek ve buradan ayarlanır, yok efendim enstantene bu anlama gelir ve şu tuşla belirlenir eğitiminden sonra eğitmen “Her fotoğraf bir hikayedir, insanlarla tanışmak ve çevrenizi genişletmek için bir fırsattır. O yüzden habersiz dahi fotoğraflarını çekseniz insanların yanlarına gidin ve izinlerini isteyip, çektiğiniz fotoğrafı gösterin hatta gönderin. Hoş bir anı olur” dedi.

Eğitmen bunları söylerken öylesine sempatikti ki hep birlikte güldük, üstünde fazla durmadık bu sözlerin. Hepimiz bir an önce sokaklara dökülüp deklanşöre basmak ve hayattan kareler yakalamak istiyorduk. Fotoğrafın birleştirici gücünden habersizdik hatta hiç ilgilenmiyorduk bile.

Sahilde çekecek ilginç kareler arıyorum, sağda iki eğitmenin etrafına da kümelenmişler. Vapura yetişmek için sağdan soldan sürekli insanlar geçiyor. Rüzgar esiyor, içim biraz daha titriyor. Martılar vapurların etrafında simit peşinde uçuşuyorlar. Az ileride Haydarpaşa’nın katledilmiş silueti duruyor, içimden onu çekmek gelmiyor - acı bir tesadüf eseri, yandığı sırada vapurla önünden geçtiğim o anı hatırlıyorum. İzlemesi en acı anlardan biriydi benim için. Hiç unutamayacağım bir acı. 

Sonra onu görüyorum, elindeki fotoğraf makinesiyle tam olarak neler yapabileceğini bilemediğinden mücadele eden ve belki güzel bir kare yakalarım diye çırpınan benim gibi bir acemi. Öyle de güzel duruyor ki, içimden diyorum işte tamam an bu an, aradığın kare bu kare. 

Kendi kendime diyorum ki “seninle aynı duyguları paylaşıyor, heyecanlı, çekingen, meraklı ve güzelliği yakalamanın peşinde.”


Çektikten sonra yanına gidiyorum, fotoğrafı gösteriyorum. İznini istiyorum, çalıştığım şirkette düzenlenen fotoğraf yarışmasına bu fotoğrafla katılmak istediğimi söylüyorum. Çok şaşırıyor, fotoğrafı ona da göndermemi istiyor, mailini veriyor ve sonucu onunla da paylaşmamı istiyor. Konuşmaya başlıyoruz.

Hemşire olduğunu, fotoğraf çekmeyi öğrenmek istediğini anlatıyor. Uzun uzun sohbet edemiyoruz, görevimiz çekebildiğimiz kadar çok fotoğraf çekmek. Bu nedenle görevimize odaklanıyoruz. Kısacık sohbetimizin ardından eğitmenin sözü geliyor aklıma, fotoğraf çekmenin sadece  doğru an, doğru ışıkta deklanşöre basmak ve kimsenin anlam görmediği bir anda sıradan olmayan bir detayı yakalamaktan ibaret olmadığını anlıyorum. 

Neden onca yıl -abartmadan söylüyorum ki bu tutkumu tam on yıl erteledim- bilinçdışı bir güçle bu tutkuya kulak vermediğimi de anlıyorum. Belli bir bilinç düzeyine gelmiş olmasaydım belki de fotoğrafın hayatları birleştiren gücünün bugünki gibi farkına varamazdım. 

Her zaman yürekten inanmışımdır evrende herşeyin olması gereken bir zamanı olduğuna ve o an geldiğinde bu anın tadını tam anlamıyla çıkartmak gerektiğine. Şimdi de çektiğim fotoğrafların daha çok insanın hayatına temas edebilmemi sağlayabilmesini diliyorum. Çektiğim her karenin anlatılacak bir hikayesi olmasını yürekten istiyorum. 

22 Kasım 2018 Perşembe

Kitaplar ve Ben

Ne zaman bir rahatlamaya ihtiyaç duysam kendimi, ya kütüphanede, ya kitapevinde ya da online kitap alışveriş sitelerinde buluyorum.

Canlı canlı kitaplara dokunabiliyorsam benden mutlusu yok o anda yeryüzünde. Dokunduğumda; yazarının, konusunun ne olduğunu bilmesem bile, sanki kitapla özel bir bağ kuruyoruz gibi hissediyorum. Tabi tüm kitaplarla olmuyor bu, yine de dokunarak kitap seçmek benim için çok önemli.

Oblomov örneğin, Kadıköy'deki Türkiye İş Bankası yayınevi satış noktasına uğramıştım. Çok net hatırlıyorum, hafif yağmurlu bir gündü; bir omzumda laptop diğerinde çanta kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi yayınevine attım. Bilenler vardır belki, küçücük bir dükkan aslında, hele de içeride üç-beş kişiden fazla varsa kapasitesinin üstünde yolcuyla giden bir metrobüste yolculuk yapıyormuş gibi hissedebilir insan kendini. Sadece istediğin kitaba ulaşıp çıkmak istersin oradan, kalıp kitapları incelemek biraz eziyete dönebilir hatta. Ama söz konusu kitaplar olunca benim için eziyet diye bir durum söz konusu olamamıştı tabi ki.

Raflardaki kitaplara dokunarak neler var diye bakarken, Oblomov'un eli elime değdiğinde sanki minik bir kelebek uçuştu içimde. Bu duyguyu tarif edemeyebilirim, dokunsal duyusu kuvvetli olanlar belki daha iyi anlayabilir beni. Fiziksel bir elektriklenme, midede bir kıpırtı, heyecan belirtisi, yüz kızarması, el uyuşması gibi şeyler değil o anda olanlar. Resmen beden ve ruh ikileminde, ruhun kontrolü ele aldığı belki de cisim bulduğu bir andı o an.

Tarifsiz bir mutluluk hissettiğimi hatırlıyorum, yorgun bir gün, stresli bir iş sonrası, yağmur altında omzumdaki tüm yüklerle de birlikte çökmüş olmam gerekirken kendimi kuşlar gibi özgür hissettiğimi hatırlıyorum.

Söylemeye gerek yok sanırım, Oblomov şuan en sevdiğim kitaplardan. Sadece dokunduğumda hissettiklerimden değil elbette, Oblomov'un Oblomov'luğundan da dolayı en sevdiklerimden biri :)

Üniversitede okurken kütüphaneye atardım hergün kendimi derslerden sonra. Sadece raflardaki kitaplara elimi sürebilmek, onların arasında olduğumu bilmek bile mutluluk verirdi bana.

Hayal dünyasına açılan büyülü bir kapı gibiydi kütüphanem benim için. Mesela Pazar günleri öğleden sonra açılırdı ve ben saatler öncesinde gider kar, kış, yaz, yağmur demeden kapısının önünde beklerdim ki ilk giren ben olabileyim. 

Şimdi de işlerden bunaldığımda, biraz rahatlamaya ihtiyaç duyduğumda kendimi bir kütüphaneye ya da kitapevine atamadığım zamanlarda, soluğu kitap alışveriş sitelerinde veya kitap bloglarında alıyorum. Tadı elbette aynı değil -kesinlikle değil-, yine de biraz bulunduğum andan ve ortamdan soyutlanıp kitapların dünyasına dönmüş gibi hissediyorum.

Evet dokunamıyorum belki; fakat var olduklarını bilmek, farkında olmak bile bir tutam nefes veriyor sanki bana. Kabus gibi bir günün ortasında çöldeki vaha gibi geliyor. Akşam eve gittiğimde kapısını aralayabileceğim hayal dünyamın fragmanını izlemek gibi.

Şimdi düşündüğümde hatırlıyorum da üniversitenin kütüphanesinde, çıkıştaki masada oturan esmer, kıvırcık saçlı, güleryüzlü kontrol görevlisi -eskiden teknoloji bu kadar ilerlemiş değildi, kütüphaneden izinsiz kitap alıp almadığımızı çantamıza bakarak kontrol ederlerdi- en çok özendiğim insanların başında geliyordu. Bir yandan kitap okur bir yandan işini yapar, aslında çok sade bir hayat yaşardı.

Bense eğitimimin tüm vaad ettiklerine rağmen hep o kadına özenirdim, onun yerine oturmuş çalışıyormuş gibi hayal ederken kendimi yakaladığım ne çok olmuştu. Benim için en ideal meslek oydu o zamanlar.

Hoş hatta belki hala bile öyledir kim bilir, bazen hala kendimi onun yerinde hayal ettiğim olduğuna göre...