Menu

2 Aralık 2018 Pazar

Hayatları Birleştiren Kareler

Hava soğuk, denizden keskin bir rüzgar esiyor, parmaklarımı artık hissedemiyorum. Kemiklerime kadar soğuğun varlığını hissediyorum, tüm bedenim soğuğun bu acımasızlığına teslim olmak istiyor, pır pır atan kalbim hariç. Yıllardır kendimden esirgediğim, hep ikinci, üçüncü sıraya attığım hatta çoğunca sıraya bile almadığım fotoğrafçılık hevesim kontrolü en sonunda ele almış durumda.

Şimdi eve kapanıp battaniye altına saklanmanın gerektiği bu havaya rağmen sıra bu işi öğrenmekte. Kadıköy sokaklarında geziyoruz, her birinin elinde birer fotoğraf makinesi acemi fotoğraf meraklılarından oluşan biraz şapşal biraz sempatik, kesinlikle çekingen bir avuç insan. 

Sabah yarım saatlik pozlama şu demek ve buradan ayarlanır, yok efendim enstantene bu anlama gelir ve şu tuşla belirlenir eğitiminden sonra eğitmen “Her fotoğraf bir hikayedir, insanlarla tanışmak ve çevrenizi genişletmek için bir fırsattır. O yüzden habersiz dahi fotoğraflarını çekseniz insanların yanlarına gidin ve izinlerini isteyip, çektiğiniz fotoğrafı gösterin hatta gönderin. Hoş bir anı olur” dedi.

Eğitmen bunları söylerken öylesine sempatikti ki hep birlikte güldük, üstünde fazla durmadık bu sözlerin. Hepimiz bir an önce sokaklara dökülüp deklanşöre basmak ve hayattan kareler yakalamak istiyorduk. Fotoğrafın birleştirici gücünden habersizdik hatta hiç ilgilenmiyorduk bile.

Sahilde çekecek ilginç kareler arıyorum, sağda iki eğitmenin etrafına da kümelenmişler. Vapura yetişmek için sağdan soldan sürekli insanlar geçiyor. Rüzgar esiyor, içim biraz daha titriyor. Martılar vapurların etrafında simit peşinde uçuşuyorlar. Az ileride Haydarpaşa’nın katledilmiş silueti duruyor, içimden onu çekmek gelmiyor - acı bir tesadüf eseri, yandığı sırada vapurla önünden geçtiğim o anı hatırlıyorum. İzlemesi en acı anlardan biriydi benim için. Hiç unutamayacağım bir acı. 

Sonra onu görüyorum, elindeki fotoğraf makinesiyle tam olarak neler yapabileceğini bilemediğinden mücadele eden ve belki güzel bir kare yakalarım diye çırpınan benim gibi bir acemi. Öyle de güzel duruyor ki, içimden diyorum işte tamam an bu an, aradığın kare bu kare. 

Kendi kendime diyorum ki “seninle aynı duyguları paylaşıyor, heyecanlı, çekingen, meraklı ve güzelliği yakalamanın peşinde.”


Çektikten sonra yanına gidiyorum, fotoğrafı gösteriyorum. İznini istiyorum, çalıştığım şirkette düzenlenen fotoğraf yarışmasına bu fotoğrafla katılmak istediğimi söylüyorum. Çok şaşırıyor, fotoğrafı ona da göndermemi istiyor, mailini veriyor ve sonucu onunla da paylaşmamı istiyor. Konuşmaya başlıyoruz.

Hemşire olduğunu, fotoğraf çekmeyi öğrenmek istediğini anlatıyor. Uzun uzun sohbet edemiyoruz, görevimiz çekebildiğimiz kadar çok fotoğraf çekmek. Bu nedenle görevimize odaklanıyoruz. Kısacık sohbetimizin ardından eğitmenin sözü geliyor aklıma, fotoğraf çekmenin sadece  doğru an, doğru ışıkta deklanşöre basmak ve kimsenin anlam görmediği bir anda sıradan olmayan bir detayı yakalamaktan ibaret olmadığını anlıyorum. 

Neden onca yıl -abartmadan söylüyorum ki bu tutkumu tam on yıl erteledim- bilinçdışı bir güçle bu tutkuya kulak vermediğimi de anlıyorum. Belli bir bilinç düzeyine gelmiş olmasaydım belki de fotoğrafın hayatları birleştiren gücünün bugünki gibi farkına varamazdım. 

Her zaman yürekten inanmışımdır evrende herşeyin olması gereken bir zamanı olduğuna ve o an geldiğinde bu anın tadını tam anlamıyla çıkartmak gerektiğine. Şimdi de çektiğim fotoğrafların daha çok insanın hayatına temas edebilmemi sağlayabilmesini diliyorum. Çektiğim her karenin anlatılacak bir hikayesi olmasını yürekten istiyorum. 

22 Kasım 2018 Perşembe

Kitaplar ve Ben

Ne zaman bir rahatlamaya ihtiyaç duysam kendimi, ya kütüphanede, ya kitapevinde ya da online kitap alışveriş sitelerinde buluyorum.

Canlı canlı kitaplara dokunabiliyorsam benden mutlusu yok o anda yeryüzünde. Dokunduğumda; yazarının, konusunun ne olduğunu bilmesem bile, sanki kitapla özel bir bağ kuruyoruz gibi hissediyorum. Tabi tüm kitaplarla olmuyor bu, yine de dokunarak kitap seçmek benim için çok önemli.

Oblomov örneğin, Kadıköy'deki Türkiye İş Bankası yayınevi satış noktasına uğramıştım. Çok net hatırlıyorum, hafif yağmurlu bir gündü; bir omzumda laptop diğerinde çanta kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi yayınevine attım. Bilenler vardır belki, küçücük bir dükkan aslında, hele de içeride üç-beş kişiden fazla varsa kapasitesinin üstünde yolcuyla giden bir metrobüste yolculuk yapıyormuş gibi hissedebilir insan kendini. Sadece istediğin kitaba ulaşıp çıkmak istersin oradan, kalıp kitapları incelemek biraz eziyete dönebilir hatta. Ama söz konusu kitaplar olunca benim için eziyet diye bir durum söz konusu olamamıştı tabi ki.

Raflardaki kitaplara dokunarak neler var diye bakarken, Oblomov'un eli elime değdiğinde sanki minik bir kelebek uçuştu içimde. Bu duyguyu tarif edemeyebilirim, dokunsal duyusu kuvvetli olanlar belki daha iyi anlayabilir beni. Fiziksel bir elektriklenme, midede bir kıpırtı, heyecan belirtisi, yüz kızarması, el uyuşması gibi şeyler değil o anda olanlar. Resmen beden ve ruh ikileminde, ruhun kontrolü ele aldığı belki de cisim bulduğu bir andı o an.

Tarifsiz bir mutluluk hissettiğimi hatırlıyorum, yorgun bir gün, stresli bir iş sonrası, yağmur altında omzumdaki tüm yüklerle de birlikte çökmüş olmam gerekirken kendimi kuşlar gibi özgür hissettiğimi hatırlıyorum.

Söylemeye gerek yok sanırım, Oblomov şuan en sevdiğim kitaplardan. Sadece dokunduğumda hissettiklerimden değil elbette, Oblomov'un Oblomov'luğundan da dolayı en sevdiklerimden biri :)

Üniversitede okurken kütüphaneye atardım hergün kendimi derslerden sonra. Sadece raflardaki kitaplara elimi sürebilmek, onların arasında olduğumu bilmek bile mutluluk verirdi bana.

Hayal dünyasına açılan büyülü bir kapı gibiydi kütüphanem benim için. Mesela Pazar günleri öğleden sonra açılırdı ve ben saatler öncesinde gider kar, kış, yaz, yağmur demeden kapısının önünde beklerdim ki ilk giren ben olabileyim. 

Şimdi de işlerden bunaldığımda, biraz rahatlamaya ihtiyaç duyduğumda kendimi bir kütüphaneye ya da kitapevine atamadığım zamanlarda, soluğu kitap alışveriş sitelerinde veya kitap bloglarında alıyorum. Tadı elbette aynı değil -kesinlikle değil-, yine de biraz bulunduğum andan ve ortamdan soyutlanıp kitapların dünyasına dönmüş gibi hissediyorum.

Evet dokunamıyorum belki; fakat var olduklarını bilmek, farkında olmak bile bir tutam nefes veriyor sanki bana. Kabus gibi bir günün ortasında çöldeki vaha gibi geliyor. Akşam eve gittiğimde kapısını aralayabileceğim hayal dünyamın fragmanını izlemek gibi.

Şimdi düşündüğümde hatırlıyorum da üniversitenin kütüphanesinde, çıkıştaki masada oturan esmer, kıvırcık saçlı, güleryüzlü kontrol görevlisi -eskiden teknoloji bu kadar ilerlemiş değildi, kütüphaneden izinsiz kitap alıp almadığımızı çantamıza bakarak kontrol ederlerdi- en çok özendiğim insanların başında geliyordu. Bir yandan kitap okur bir yandan işini yapar, aslında çok sade bir hayat yaşardı.

Bense eğitimimin tüm vaad ettiklerine rağmen hep o kadına özenirdim, onun yerine oturmuş çalışıyormuş gibi hayal ederken kendimi yakaladığım ne çok olmuştu. Benim için en ideal meslek oydu o zamanlar.

Hoş hatta belki hala bile öyledir kim bilir, bazen hala kendimi onun yerinde hayal ettiğim olduğuna göre...

25 Eylül 2018 Salı

Edebiyatın En Samimi Türü - Mektuplar

Edebiyatta mektup türünün yeri bir başkadır benim için. Yazar ve şairlerin, ya da ressamların, müzisyenlerin, sanatla uğraşan ve kalbime dokunan kim varsa onların aralarındaki mektuplar bana hep bu kişilerin iç dünyalarına açılan bir kapı gibi gelmiştir.

Günümüzde bu türün kaybolmasına gerçekten çok üzülüyorum, kısa mesajlar, fotoğraf altına yazılan birkaç satır veya yüz kırk karaktere sıkıştırılmış kısa cümleler sevdiğim yazarlar tarafından bile paylaşılsa bana aynı tadı vermiyor.

Yazara ulaşmak demek, benim için telefonumun ucunda olmasından daha çok onun iç dünyasına ulaşabilmek demek; hayatını, neler yaşadığını, onu neyin yazmaya ya da resim yapmaya ya da aslında en temelde üretmeye neyin ittiğini, içinde kopan fırtınaları, yazarken neler hissettiğini kısacası gerçekte kim olduğunu öğrenebilmek demek. Bir dedektif gibi satırlar arasında izini sürmek demek.

Bu yüzdendir ki, mektup türünde basılmış bir kitap gördüğümde almadan duramam. Burada da keyifle okuduğum ve benim gibi meraklılara aynı mutluluğu vereceğini düşündüğüm kendi kısa listemi –aslında en sevdiklerimi paylaşmak istiyorum.


1. Sabahattin Ali – Canım Aliye Ruhum Filiz




“Çok Sevgili Aliye’ciğim

Ben de senin mektubunu alınca sevincimden yerimden sıçrayacaktım. Demek artık birleşmemiz bir gün meselesi oldu. Beni düşündüğünü gösteren satırların kalbimin sana karşı olan bağlarını bir kat daha kuvvetlendirdi. Benim için dünyada herşey sensin. Bunun için benim de herşeyim senindir.”


Aliye Ali, Sabahhattin Ali’nin biricik aşkı; Filiz Ali’de bir tanecik kızıdır. Bu kitapta, başta Aliye’ye yazılan aşk dolu satırlar, sonra da her yazdığı mektupta kızını da asla unutmayan baba sevgisi dolu satırlarla insanın yüreğini bir kez daha fethediyor  Sabahattin Ali. En zoru da birbirlerinden bunca ayrı kalmış olmalarını bilmek. 

Sabahhattin Ali benim okuduğum en naif yazar olmanın yanında, bu mektuplarla gönlümde bir aile babası, bir sevgi insanı olmasıyla da taht kurdu. Yazdıklarının bir tesadüf olmaması ne güzel. 

2. Orhan Veli Kanık – Yalnız Seni Arıyorum



 


“Sen benim için daima tek varolan şeysin. Dikkat et, en çok demiyorum, tek diyorum. Senden başka hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyim olmasını da istemiyorum.”




Ah, ne büyük aşk, ne umutsuz bir vaka Orhan Veli ile Nahit Hanım. Koca bir sevdanın belgesi bu mektuplar. Nahit Hanım yani Nahit Gelenbevi için Ankara ve İstanbul’da öğretmenlik yapmış, sanat dünyasının anası ve hakkında defalarca şiirler yazılmış (Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın) “Rönesans gibi kadın” diyebiliriz. Nasıl ve neden bu kadar sevilmiş bilemiyorum, ama hayatı sanat dünyasının içinde geçmiş ve bugün o hayranlıkla okuduğumuz tüm yazarlar, tüm şairler onun sofrasının konuklarıymış.

Mektuplara dönecek olursak, mektuplar Orhan Veli’nin içinde yaşadığı derin yoksulluğun  ve yine de Nahit Hanım’a duyduğu aşkın büyüklüğünün kanıtı niteliğinde.

28 Mart 1947 “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum”

2 Ekim 1947 “İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim?”

25 Kasım 1947 “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir dde yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim.”

Bu satırlar Orhan Veli’nin çektiği parasızlığın, yoksulluğunun sarsıcı örnekleri, göstergeleri olmakla birlikte sizi yanıltmasın; kitap Nahit’e duyduğu aşkın en büyük kanıtı aşkla dolu satırlarla bezeli. Şiirleri ve sevdası onun ekmeği, suyu.


3. Vincent Van Gogh – Theo’ya Mektuplar





“Çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben –bir hiç, ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası alçağın alçağı biri. Pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

Yaşamdaki amacım bu işte; ancak, her şeye karşın, bunun temelinde öfkeden çok sevgi, tutkudan çok sükunet yatıyor.”

Vincent Van Gogh ve Theo’ya Mektuplar hakkında söylenecek ve söyleyebileceğim o kadar çok şey var ki, kendimi zor tutuyorum sayfalar dolusu yazmamak için.

900’den fazla resim üretmesine rağmen, yaşadığı süre boyunca sadece birini satabilen Van Gogh benim için üretmeye duyduğu büyük tutkuyla ve karşılaştığı onca zorluğa, dışlanmışlığa, yalnızlığına rağmen vazgeçmemiş, iyi bir insan olma özelliğini hiç kaybetmemiş olmasıyla kalbimde hep özel bir yere sahip.

Bu mektuplar da onun yaşadıklarının, çalkantılarının, bitmeyen umutlarının, ağır depresyonlarının aslında satırlara yansıyan kalbinin yazılı ispatı.

Son Söz


Bu 3 kitap benim mektup türünde en sevdiklerim. Her biri için söyleyecek daha bir çok sözüm var, büyüsünü bozmamak için bu kadarla tutmaya çalışacağım şimdilik. 

Bu tür için listem çok daha uzun olmasına rağmen lafı çok uzatıp yazıyı içinden çıkılmaz bir hale getirmek istemiyorum. Sadece son olarak aşağıya birkaç tane daha ekliyorum –içerik bilgileri olmasa da. Dilerseniz daha sonra onları da bir başka yazı da detaylandırırım J

  • Bedri Rahmi / Eren Eyüboğlu – Aşk Mektupları (Mektup 101 - Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu)
  • Cemal Süreya – On Üç Günün Mektupları
  • Sait Faik Abasıyanık – Karganı Bağışla
  • Franz Kafka – Milena’ya mektuplar



3 Ağustos 2017 Perşembe

Ruh



"Kendinin farkında olan insan özgürdür.
Kendinin bilincindeki insan özgürdür.
Ve bu insan asla sıkılmaz.
Ve hayat sıkılmak için çok kısadır.
Bu hayatta yavaş yavaş demlenir insan.
Ölçülü biçimde adım adım mutluluğa yaklaşır.
Başkaları ne yapıyorsa onu yapmanın,
sırf başkaları yapıyor diye onları taklit etmenin
sonu elbette uyuşukluktur.
İçinden çıkılmaz bir rehavettir.
Hal böyle olursa ruh içini dışarıya boşaltır.
Boşluktur,
Cansızlıktır,
Kayıtsızlıktır
önümüzde duran artık."

Michel de Montaigne