Menu

22 Kasım 2018 Perşembe

Kitaplar ve Ben

Ne zaman bir rahatlamaya ihtiyaç duysam kendimi, ya kütüphanede, ya kitapevinde ya da online kitap alışveriş sitelerinde buluyorum.

Canlı canlı kitaplara dokunabiliyorsam benden mutlusu yok o anda yeryüzünde. Dokunduğumda; yazarının, konusunun ne olduğunu bilmesem bile, sanki kitapla özel bir bağ kuruyoruz gibi hissediyorum. Tabi tüm kitaplarla olmuyor bu, yine de dokunarak kitap seçmek benim için çok önemli.

Oblomov örneğin, Kadıköy'deki Türkiye İş Bankası yayınevi satış noktasına uğramıştım. Çok net hatırlıyorum, hafif yağmurlu bir gündü; bir omzumda laptop diğerinde çanta kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi yayınevine attım. Bilenler vardır belki, küçücük bir dükkan aslında, hele de içeride üç-beş kişiden fazla varsa kapasitesinin üstünde yolcuyla giden bir metrobüste yolculuk yapıyormuş gibi hissedebilir insan kendini. Sadece istediğin kitaba ulaşıp çıkmak istersin oradan, kalıp kitapları incelemek biraz eziyete dönebilir hatta. Ama söz konusu kitaplar olunca benim için eziyet diye bir durum söz konusu olamamıştı tabi ki.

Raflardaki kitaplara dokunarak neler var diye bakarken, Oblomov'un eli elime değdiğinde sanki minik bir kelebek uçuştu içimde. Bu duyguyu tarif edemeyebilirim, dokunsal duyusu kuvvetli olanlar belki daha iyi anlayabilir beni. Fiziksel bir elektriklenme, midede bir kıpırtı, heyecan belirtisi, yüz kızarması, el uyuşması gibi şeyler değil o anda olanlar. Resmen beden ve ruh ikileminde, ruhun kontrolü ele aldığı belki de cisim bulduğu bir andı o an.

Tarifsiz bir mutluluk hissettiğimi hatırlıyorum, yorgun bir gün, stresli bir iş sonrası, yağmur altında omzumdaki tüm yüklerle de birlikte çökmüş olmam gerekirken kendimi kuşlar gibi özgür hissettiğimi hatırlıyorum.

Söylemeye gerek yok sanırım, Oblomov şuan en sevdiğim kitaplardan. Sadece dokunduğumda hissettiklerimden değil elbette, Oblomov'un Oblomov'luğundan da dolayı en sevdiklerimden biri :)

Üniversitede okurken kütüphaneye atardım hergün kendimi derslerden sonra. Sadece raflardaki kitaplara elimi sürebilmek, onların arasında olduğumu bilmek bile mutluluk verirdi bana.

Hayal dünyasına açılan büyülü bir kapı gibiydi kütüphanem benim için. Mesela Pazar günleri öğleden sonra açılırdı ve ben saatler öncesinde gider kar, kış, yaz, yağmur demeden kapısının önünde beklerdim ki ilk giren ben olabileyim. 

Şimdi de işlerden bunaldığımda, biraz rahatlamaya ihtiyaç duyduğumda kendimi bir kütüphaneye ya da kitapevine atamadığım zamanlarda, soluğu kitap alışveriş sitelerinde veya kitap bloglarında alıyorum. Tadı elbette aynı değil -kesinlikle değil-, yine de biraz bulunduğum andan ve ortamdan soyutlanıp kitapların dünyasına dönmüş gibi hissediyorum.

Evet dokunamıyorum belki; fakat var olduklarını bilmek, farkında olmak bile bir tutam nefes veriyor sanki bana. Kabus gibi bir günün ortasında çöldeki vaha gibi geliyor. Akşam eve gittiğimde kapısını aralayabileceğim hayal dünyamın fragmanını izlemek gibi.

Şimdi düşündüğümde hatırlıyorum da üniversitenin kütüphanesinde, çıkıştaki masada oturan esmer, kıvırcık saçlı, güleryüzlü kontrol görevlisi -eskiden teknoloji bu kadar ilerlemiş değildi, kütüphaneden izinsiz kitap alıp almadığımızı çantamıza bakarak kontrol ederlerdi- en çok özendiğim insanların başında geliyordu. Bir yandan kitap okur bir yandan işini yapar, aslında çok sade bir hayat yaşardı.

Bense eğitimimin tüm vaad ettiklerine rağmen hep o kadına özenirdim, onun yerine oturmuş çalışıyormuş gibi hayal ederken kendimi yakaladığım ne çok olmuştu. Benim için en ideal meslek oydu o zamanlar.

Hoş hatta belki hala bile öyledir kim bilir, bazen hala kendimi onun yerinde hayal ettiğim olduğuna göre...

25 Eylül 2018 Salı

Edebiyatın En Samimi Türü - Mektuplar

Edebiyatta mektup türünün yeri bir başkadır benim için. Yazar ve şairlerin, ya da ressamların, müzisyenlerin, sanatla uğraşan ve kalbime dokunan kim varsa onların aralarındaki mektuplar bana hep bu kişilerin iç dünyalarına açılan bir kapı gibi gelmiştir.

Günümüzde bu türün kaybolmasına gerçekten çok üzülüyorum, kısa mesajlar, fotoğraf altına yazılan birkaç satır veya yüz kırk karaktere sıkıştırılmış kısa cümleler sevdiğim yazarlar tarafından bile paylaşılsa bana aynı tadı vermiyor.

Yazara ulaşmak demek, benim için telefonumun ucunda olmasından daha çok onun iç dünyasına ulaşabilmek demek; hayatını, neler yaşadığını, onu neyin yazmaya ya da resim yapmaya ya da aslında en temelde üretmeye neyin ittiğini, içinde kopan fırtınaları, yazarken neler hissettiğini kısacası gerçekte kim olduğunu öğrenebilmek demek. Bir dedektif gibi satırlar arasında izini sürmek demek.

Bu yüzdendir ki, mektup türünde basılmış bir kitap gördüğümde almadan duramam. Burada da keyifle okuduğum ve benim gibi meraklılara aynı mutluluğu vereceğini düşündüğüm kendi kısa listemi –aslında en sevdiklerimi paylaşmak istiyorum.


1. Sabahattin Ali – Canım Aliye Ruhum Filiz




“Çok Sevgili Aliye’ciğim

Ben de senin mektubunu alınca sevincimden yerimden sıçrayacaktım. Demek artık birleşmemiz bir gün meselesi oldu. Beni düşündüğünü gösteren satırların kalbimin sana karşı olan bağlarını bir kat daha kuvvetlendirdi. Benim için dünyada herşey sensin. Bunun için benim de herşeyim senindir.”


Aliye Ali, Sabahhattin Ali’nin biricik aşkı; Filiz Ali’de bir tanecik kızıdır. Bu kitapta, başta Aliye’ye yazılan aşk dolu satırlar, sonra da her yazdığı mektupta kızını da asla unutmayan baba sevgisi dolu satırlarla insanın yüreğini bir kez daha fethediyor  Sabahattin Ali. En zoru da birbirlerinden bunca ayrı kalmış olmalarını bilmek. 

Sabahhattin Ali benim okuduğum en naif yazar olmanın yanında, bu mektuplarla gönlümde bir aile babası, bir sevgi insanı olmasıyla da taht kurdu. Yazdıklarının bir tesadüf olmaması ne güzel. 

2. Orhan Veli Kanık – Yalnız Seni Arıyorum



 


“Sen benim için daima tek varolan şeysin. Dikkat et, en çok demiyorum, tek diyorum. Senden başka hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyim olmasını da istemiyorum.”




Ah, ne büyük aşk, ne umutsuz bir vaka Orhan Veli ile Nahit Hanım. Koca bir sevdanın belgesi bu mektuplar. Nahit Hanım yani Nahit Gelenbevi için Ankara ve İstanbul’da öğretmenlik yapmış, sanat dünyasının anası ve hakkında defalarca şiirler yazılmış (Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın) “Rönesans gibi kadın” diyebiliriz. Nasıl ve neden bu kadar sevilmiş bilemiyorum, ama hayatı sanat dünyasının içinde geçmiş ve bugün o hayranlıkla okuduğumuz tüm yazarlar, tüm şairler onun sofrasının konuklarıymış.

Mektuplara dönecek olursak, mektuplar Orhan Veli’nin içinde yaşadığı derin yoksulluğun  ve yine de Nahit Hanım’a duyduğu aşkın büyüklüğünün kanıtı niteliğinde.

28 Mart 1947 “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum”

2 Ekim 1947 “İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim?”

25 Kasım 1947 “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir dde yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim.”

Bu satırlar Orhan Veli’nin çektiği parasızlığın, yoksulluğunun sarsıcı örnekleri, göstergeleri olmakla birlikte sizi yanıltmasın; kitap Nahit’e duyduğu aşkın en büyük kanıtı aşkla dolu satırlarla bezeli. Şiirleri ve sevdası onun ekmeği, suyu.


3. Vincent Van Gogh – Theo’ya Mektuplar





“Çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben –bir hiç, ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası alçağın alçağı biri. Pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

Yaşamdaki amacım bu işte; ancak, her şeye karşın, bunun temelinde öfkeden çok sevgi, tutkudan çok sükunet yatıyor.”

Vincent Van Gogh ve Theo’ya Mektuplar hakkında söylenecek ve söyleyebileceğim o kadar çok şey var ki, kendimi zor tutuyorum sayfalar dolusu yazmamak için.

900’den fazla resim üretmesine rağmen, yaşadığı süre boyunca sadece birini satabilen Van Gogh benim için üretmeye duyduğu büyük tutkuyla ve karşılaştığı onca zorluğa, dışlanmışlığa, yalnızlığına rağmen vazgeçmemiş, iyi bir insan olma özelliğini hiç kaybetmemiş olmasıyla kalbimde hep özel bir yere sahip.

Bu mektuplar da onun yaşadıklarının, çalkantılarının, bitmeyen umutlarının, ağır depresyonlarının aslında satırlara yansıyan kalbinin yazılı ispatı.

Son Söz


Bu 3 kitap benim mektup türünde en sevdiklerim. Her biri için söyleyecek daha bir çok sözüm var, büyüsünü bozmamak için bu kadarla tutmaya çalışacağım şimdilik. 

Bu tür için listem çok daha uzun olmasına rağmen lafı çok uzatıp yazıyı içinden çıkılmaz bir hale getirmek istemiyorum. Sadece son olarak aşağıya birkaç tane daha ekliyorum –içerik bilgileri olmasa da. Dilerseniz daha sonra onları da bir başka yazı da detaylandırırım J

  • Bedri Rahmi / Eren Eyüboğlu – Aşk Mektupları (Mektup 101 - Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu)
  • Cemal Süreya – On Üç Günün Mektupları
  • Sait Faik Abasıyanık – Karganı Bağışla
  • Franz Kafka – Milena’ya mektuplar



3 Ağustos 2017 Perşembe

Ruh



"Kendinin farkında olan insan özgürdür.
Kendinin bilincindeki insan özgürdür.
Ve bu insan asla sıkılmaz.
Ve hayat sıkılmak için çok kısadır.
Bu hayatta yavaş yavaş demlenir insan.
Ölçülü biçimde adım adım mutluluğa yaklaşır.
Başkaları ne yapıyorsa onu yapmanın,
sırf başkaları yapıyor diye onları taklit etmenin
sonu elbette uyuşukluktur.
İçinden çıkılmaz bir rehavettir.
Hal böyle olursa ruh içini dışarıya boşaltır.
Boşluktur,
Cansızlıktır,
Kayıtsızlıktır
önümüzde duran artık."

Michel de Montaigne

8 Aralık 2016 Perşembe

Oblomovka'da Bir Gece

I was in “Oblomovka” tonight !!! 



İngilizce giriş için üzgünüm ancak yine de demek istiyorum “I was in Oblomovka, Ob-Lo-Mov-Ka!!..”  

Ah bir peri masalının içinde, bir masanın etrafını sarmış farklı kültürlerden gelen insanlarla beraber çok başka, çok özel, çok güzel bir akşam geçirdim bu akşam.. 

Sanki başka bir alemdeydim…

Okurken gözümde canlandırmakta zorlandığım, yaptıklarını anlamakta güçlük çektiğim Oblomov’un Oblomovka’sında, kitabın tam orta yerindeydim…

- Hikayenin Başlangıcı -

Tamam haydi baştan başlayalım nitekim farkındayım bende en az Oblomov kadar anlaşılmazım şuanda. Evet hikaye şöyle efenim;

Burada ara ara yazılarımın arasına da serpiştirdiğim gibi Rusya’ya çok seyahat ediyorum ve elbette yine Rusya’dayım. Tam şuan da dışarda muhteşem bir kar fırtınası var, heryer bembeyaz ve şuan bunu söylüyor olmak bana bile ne kadar tuhaf geliyor olsa da şunu diyebilirim ki -10 derece olmasına rağmen ılık bir hava var dışarıda. Nitekim, -20’leri görünce kar yağışı eşliğindeki -10 oldukça sevimli geliyor insana :)

Öyle ki; her ne kadar şuanda penceremden izlemekle yetinsem de, yarım saat kadar önce donmuş nehrin kıyısında -evet; bir gecede, 6 saat içinde gözümün önünde tüm nehir baya baya dondu- karların arasında yürümenin tadını çıkarıyordum. 

Moskova şehir merkezinin tarihi taş binaları arasında bembeyaz bir örtü, sokakta pek az insan ve bir de siz olduğunuzu hayal edin. Sol yanınızda nehrin donmamış küçücük bir kısmına sığınmış ördek sürüsü, yüzünüze yüzünüze yağsa da teninizde tatlı bir his bırakan kar tanecikleri ve siz. 




- Oblomov ile Göz Göze Gelişimiz -

Öhöm, evet konumuz. Dönelim tabi.

Her neyse bir süredir iş için Rusya’ya sıkça seyahat ediyorum. Bundan önceki seyahatimden -Ağustos- sonra bir akşam üzeri arkadaşımı beklemek için Kadıköy’de zaman öldürürken İş Bankası Yayınevinde, Gonçarov’un Oblomov’u ile göz göze geldik. Bilmem o anda ne oldu bana, içimde beliren ılık bir hissin ardından büyük bir heyecan ile -burada parantez açalım; daha önce bu kitabı hiç duymamıştım, kulağıma bile çalınmamıştı- kitabı edindim ve elimde o anda okumakta olduğum kitabı alelacele bitirip Oblomov’a başladım.



Bilmem içinizde okuyan var mıdır, ama kendisi oldukça zorlayıcı hatta çoğu durumda sıkıcı diyebileceğimiz bir kitap. Hatta o kadar ki, okumaya devam edemeyip yarıda bırakan arkadaşımın sayısı okuyanlardan daha fazla..

Ama benim durumumda; şuan benim en sevdiğim kitaplar arasında diyebilirim. 

Bakmayın öyle ne diyor bu kız diye, aklımı kaçırmadım henüz :)

Bir şekilde kendimi Oblomov’la özdeşleştirdim. Onda olan bazı şeyler bende de vardı ve öyle tatlı da bir kalbe de sahipti ki onu sevmemek mümkün değildi bana soracak olursanız. 

-Oblomovka’da Bir Akşam-

Gelelim bu akşama, yoksa Oblomov’u yazmaya devam edersem bu yazının sonu gelmeyecek. Yine bir iş seyahatinde olduğum ve bütün yıl için planladığımız tüm projeleri başarıyla tamamladığımız için buradaki arkadaşlarımız bir kutlama yemeği organize ettiler; işte bu akşamın peri masalı da böyle başladı.


Gideceğimiz restoranın adının “Oblomov” olduğunu söylediklerinde bu isim tesadüfüne elbetteki çok sevinmiştim. Hatta kitabı okuduğumu ve çok sevdiğimi söylediğimde onlar da çok şaşırdılar. Onlara göre de klasik Rus edebiyatını okumak zor çünkü :) Fakat özellikle Oblomov, sanırım daha bir başka zor. Bilemedim..


Şuan Kadıköy’de de Oblomov adında bir kafe var, bu nedenle ben bu restoran için isimden ötesini beklemiyordum açıkcası; benim için hoş bir tesadüftü sadece. 

Öyle sanıyordum, yanılıyordum, iyiki de yanılıyordum…

Kapıdan girer girmez geldiğimiz binanın en az 100-150 yıllık olduğunu gördüm. Tamam, hala hoş bir tesadüf..

Rusya’da hava çok soğuk olduğu için genelde bir çok binanın, restoranın, kafenin iki girişi oluyor. İlk kapıdan girdikten sonra ufacık bir hol, sonra ikinci kapı. İlk kapıdan girdik; ve hoş bir tasarım. Evet hala normal, çünkü pahalı bir restorandayız. Dizaynın güzel olması beklenen bir şey elbette.

İkinci kapıdan girdik ve ta-ta-ta-tam; vestiyerdeki tatlı mı tatlı amca bizi tamamen ogünlerdeki, yani 1850’lerdeki kıyafetlerden birini giymiş olarak karşıladı. -OMG!!-

Böylece kapıdan girdiğiniz anda, 2016 ilk kapının dışında kalırken kendinizi 1850’lerin atmosferine teslim ediyordunuz. Kim etkilenmez ki bundan??



Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum mekanı; masaları, kullandıkları tabloları, her katın kendine has havasını, garsonların kıyafetlerini, her köşe başında sizi karşılayan piyanoların odaya kattığı güzelliği, odanın duvarlarının dört bir yanını kapladıkları çok kalın ve geniş olmayan ancak çok hoş duran tatlı bir yeşile boyanmış rafları, rafların üzerindeki ogünlerden kalmış kitapların verdiği romantik havayı, sizi içine çeken sıcacık bu ortamı nasıl detaylandırabilirim inanın bilmiyorum.

Orası tam bir Oblomovka’ydı; sadece kişinin rahatı ve mutluluğu için düşünülmüş sıcacık bir yuva havası vardı her katmanında, her detayında, hatta menüsündeki alıntısıyla bile..


Sadece restoranın iç dizaynı değil; az öncede dediğim gibi garsonların kıyafetlerinden, piyanonun başına geçip bize leziz yemeklerin yanında müzik ziyafeti çeken piyanistin seçtiği bestelere, sipariş ettiğimiz her yemeğin Oblomovka ölçülerinde oluşundan yemeğin sonuna doğru bizi ziyarete gelen Oblomov’un Agafia’yasına kadar herşey ama herşey sizi kitabın bir parçası haline getiriyordu.

Bir kitap canavarı, kendi için başka ne isteyebilir ki? Hangimiz sevdiğimiz kitapların kahramanları olmayı dilemedik ki, hayalini kurmadık mı defalarca hikayenin bir parçası olmayı?

İşte benim için bu hayallerin biraz da olsa gerçeğe döndüğü böyle sihirli bir akşam oldu bu akşam..

Sihirli, inanılmaz, bulutların üzerinde, süprizlerle dolu hep hatırlanacak çok hoş bir gece.. 

Bütün sene boyunca, defalarca mesailerde kendimi paraladığım, artık sayısını unuttuğum toplantıların, bu maddeyi yapalım ama diğerini yapamayız diye pazarlık üzerine pazarlık yaptığım, yeri gelip yorgunluktan bithap düşüp hastalıkların pençesine düştüğüm, her seyahat öncesi panikle alışverişlere koştuğum, özellikle bu seyahatim öncesinde -20’de ne yapacağım ben diye günlerce endişeden kafayı yediğim bir sürecin böyle bir nokta ile kapanması..

Sihirden, büyüden, rüyadan başka ne olabilir ki.. 

Teşekkürler evren, bana hayatımın en güzel hediyelerinden birini verdin, çok ama çok teşekkürler..

Oblomov'un Huysuz Uşağı :)

Kitaptaki Agafia'yı canlandırdığını sanıyorum.. Bir Rus adeti olarak bize yolluk için meyveli vodka ikram ederken aceleyle çekebildim fotoğrafı, bulanık olmuş ama olsun :)